Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Geçmiş Ümmetlerin Yok Oluşu ve Kalıntıları

13.11. Eshâb-ür Rass

Eshâb-ür Rass’dan, önce Furkan suresinde, (âyet: 38) daha sonra
Kâf suresinde (âyet; 12) bahsedilmiştir. Her iki yerde de bunların,
peygamber­leri tekzip eden ve yalanlayan milletlerden biri olduğu buyurulmuş,
diğer herhangi bir ayrıntı verilmemiş veya bir kıssa anlatılmamıştır.[23]

Arap
tarihlerinde ve coğrafya kitaplarında Er-Rass isminde iki yer bu­lunduğu
belirtilmiştir. Bunlardan biri Necd’de, diğeri kuzey Hicaz’dadır. Necd’in
Er-Rass’ı daha meşhur olup, cahiliyye devrinde yazılmış olan şiir­lerde bu isme
arada sırada rastlanıyor. Ne var ki, Kur’ân-ı Kerîm’de zikri geçen milletin bu
Rass’lardan hangisine ait olduğunu kestirmek mümkün değildir. Rass ahalisi
hakkında güvenilir herhangi bir kaynakta ayrıntılı bilgi de yoktur. Bu milletin
yalnızca kendi peygamberini kuyuya attığı ke­sinlikle söylenebilir. Kur’ân-ı
Kerîm’de yapılan kısa işaretten anlaşılıyor ki, Allah’ın kitabının indiği sırada
A’raplar herhalde Eshâb-ı Rass’ın hikâyelerini biliyorlardı, ama bu hikâye ve
rivayetler daha sonra herhangi bir kitap veya tarihi eserde muhafaza edilemedi.



 




[1]
Burada, uzun
müddet kavmini ıslâh etmeye çalıştıktan sonra önemli herhangi bir basan elde
edemeyen, aksine çalışmaları sürekli kösteklenen, yoluna yeni yeni engeller
çıkarılan, hayatı çekilmez hale getirilen, her türlü baskı, zulüm ve
işkenceye maruz kalan, cesareti büsbütün kırılan ve hiçbir ümit ışığı
görülmeyen Hz. Nuh’un, nihayet Allah’a yalvarıp kavmi için yaptığı beddua
kastedilmiştir. Hz. Nuh’un sözleri şunlardı: “Ben mağlûbum yardım et diye
Rabbi’ne yalvardı.” (Kamer, 10). “Ey Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden bir tek
kişi bırakma.” (Nûh; 26).



[2]
Hz. Nûh
(as.) ile cahil ve inatçı kavmi arasında asırlarca devam eden amansız
tartışma, çekişme ve mücadelede de ne yazık ki Allah’ın peygamberi yenik
düşmüştü. Kur’ân-ı Kerim bu mücadelenin çeşitli safhalarını ayrıntılı
şekilde bize aktarmıştır. Ankebût suresine göre bu mücade­le tam 950 yıl
sürdü. (Âyet; 14). Hz. Nûh bu müddet içinde çeşitli nesillerin vaziyetini
yakından görmüş oldu. Hiçbirinde ıslâh kabiliyeti ve Allah’a yönelme arzusu
yoktu. Aralarından iyi ve iman­lı birinin çıkma ümidi kalmamıştı. Artık Hz.
Nuh şu neticeye varmıştı. “Eğer onları bırakırsam, kullanın saptırırlar. Ve
ancak facia ile kâfir doğururlar.” (Nûh; 27). Cenab-ı Allah da Hz. Nuh’un bu
görüşüne katıldı ve kendi sonsuz bilgisine dayanarak şunları söyledi: “Nuh’a
‘kavmin­den iman edenlerden başkası asla inanmayacaktır. Onların yaptığı
şeylerden dolayı tasalan­ma’ diye vah yolundu.” (Huda: 36).



[3]
“Ahkâf”,
Hıkf ın çoğuludur. Bunun anlamı, yükseklikte dağ kadar olmayan kum
tepele­ridir. Fakat, coğrafyaya göre, bu, Arap çölünün güneyindeki ıssız
bölgenin adıdır.



[4]
Tafsilat
için bak.

a) Arabia and The Isles, Harold Ingrams, Londra, 1946.

b) The Unveiling of Arabia, R. H. Kirman, Londra, 1937.

c) The Empty Quarter, Philby, Londra, 1933



[5]
Azib’in
çarşamba günü geldiğine dair rivâyetler vardır. Bu sebeplen dolayıdır ki,
müslü­manların bazı gruplarında çarşamba günü uğursuz bir gün olarak kabul
ediliyor ve o gün hiçbir şe­ye başlanmamasına dikkat ediliyor. Bu hususta,
kaynaklan zayıf olan bazı hadisler de halk arasın­da meşhurdur. Meselâ, İbn
Merdûye ile Hatip Bağdâdî’nin eserlerinde şu hadise rastlanıyor: “Ayın son
çarşambası, uğursuzluğu devam eden, uğursuz bir gündür.” İbn Cevzi bu hadise
“Mevzu” demiştir. İbn Recep bu hadisin doğru olmadığını söylemiştir. Hâfız
Sehâvi’ye göre, bu hadisin bütün kaynakları zayıftır. Aynı şekilde, çarşamba
uğursuzlar günüdür.” Bazı diğer hadis­lerde, çarşamba günü seyahata
çıkılmaması, alışveriş yapılmaması, tırnakların kesilmemesi, hasta ziyaret
edilmemesi gibi öğütler bulunuyor. Ayrıca cüzzam ve sedef gibi hastalıkların
çarşamba gü­nü başladığı inancı da vardır. Fakat bu hadis ve rivâyetler
zayıf olup, bunlara iman edilmemesi en uygun yoldur. Nitekim meşhur âlim ve
araştırmacı, muhakkik Menâvi şunları yazmaktadır: “Çar­şamba gününü kötü ve
uğursuz olarak kabul etmek ve falcılar gibi inançlar taşımak, haram, çok
haramdır. Çünkü, bütün günler Allah’ın günleridir. Belli bir gün ne faydalı
ne de zarar­lıdır.” Allâme Alûsî de şunları kaydetmiştir: “Bütün günler
birdir. Çarşamba diye ayırım yap­mak doğru değildir. Gece ve gündüz arasında
tek bir ân bile kimse için uğursuz ve zararlı olamaz. Cenab-ı Allah her gün
ve her zaman kulları için müsait ve müsait olmayan şartlar yaratmaktadır.”



[6]
Hicaz’ın
kuzeyinde, Rabığ’dan Ukba’ya ve Medine ile Hayber’den Tayma ve Tebûk’a
ka­dar uzanan bütün bölge bugün de Semûd harabeleriyle doludur. Bundan 1350
yıl önce, Kur’ân’ın inişi sırasında buranın harabeleri herhalde daha
belirgin ve iyi durumda idiler.



[7]
Tebûk savaşı
sırasında, müslümanlar buralardan geçerken bazıları bu harabeler arasında
geziyorlardı. Hz. Peygamber (a.s.) bunları toplayarak bir konuşma yaptı. Bu
konuşmada Hz. Peygamber (a.s.), Semûd kavminin korkunç sonu hakkında
müslümanlara bilgi verdi, belgeye Allah’ın azabının indiğini hatırlattı ve
buranın gezilecek bir yer olmayıp ibret yeri olduğunu söyledi ve
müslümanların buradan çabuk geçmelerini öğütledi.



[8]
Bir milletin
umumi isteği ve rızasıyla yapılan bir günâh, her ne kadar ferdî veya kişisel
gözükse de, milli bir günahtır ve ceza’da bütün millete verilir. Sadece bu
değil. Kur’ân-ı Kerîm’e güre, bir milletin içinde bir günah alenen yapılıyor
ve kimseden çıt çıkışıyorsa, bu da milli bir günâhtır.



[9]
Hz. İbrahim
(a.s.)’in ateşe atılmasıyla ilgili kayıtları görmek için Kur’ân-ı Kerîm’in
şu sûre ve âyetlerine bakılmalıdır: (Enbiyâ; 68-70, Ankebut; 24 ve Sâffât;
97-98).



[10]
Bu da
Kur’ân-ı Kerîm’de zikrolunan mucizelerden biridir. Bu mucizelere inanmayan
söz­de aydın kişilere bir tavsiyemiz var. Kendilerini İslâmiyet’i kabul
etmek için zorlamasınlar. İslâm’ı ya olduğu gibi kabul etsinler ya da İslâm
camiasından çıksınlar. Bu hususta gereksiz te’vil ve baha­neler ileri
sürmesinler. Mucizelerin hikmeti ve önemini daha önceki bölümlerde
açıkladık. Bunlara râğmen bazıları, bunları imanın bir parçası olarak kabul
etmiyorlarsa, lütfen İslâm’ı değiştirmeye ve modernleştirmeye çalışmasınlar.
Kimsenin Kur’ân-ı Kerîm’i de değiştirmeye hakkı yoktur.



[11]
Cenab-ı
Allah, sadece İbrahim ve evlâtlarım kurtarmadı, onlara peygamberler arasında
üstün mevki ve mertebe de verdi. Nitekim Bakara sûresinde şöyle dedi: “Ben
seni İnsanlar üzeri­ne İmam (rehber) yapacağım” (Âyet; 124). Gerçeklen de
bugün dünyada müslümanların dışında yahudi ve Hıristiyanlar da Hz. İbrahim’e
büyük hürmet gösteriyor ve bağlılıklarını bildiriyorlar.



[12]
Bu hususta
Kur’ân-ı Kerîm’in bir âyeti şöyledir: Münafıklara ve kâfirlere Nûh, Âd,
Semûd ve İbrahim kavimlerinin, Medyen ve Mü’tefike’ler ahalisinin haberleri
gelmedi mi?” (Tevbe; 70).



[13]
Yahudilerin
tahrif ettikleri İncil’de, Hz. Lût (a.s.)’ın şahsiyeti ve karakterine
sürülen leke­ler arasında kendisinin Hz. İbrahim (a.s.) ile kavga edip
Sodom’a gitmesi de yer almıştır. (Doğum, Bölüm: XIII, âyet: 1-12). Fakat
Kur’ân-ı Kerîm bu yanlış ifadeyi yalanlıyor. Kur’ân’ın ifadesine gö­re, Hz.
Lût, Cenab-ı Allah tarafından peygamber yapılarak söz konusu bölgeye
gönderilmişti ve görevi oranın sapık halkına hidâyet yolunu göstermekti.



[14]
Kur’ân-ı
Kerim (Neml suresinden anlaşılıyor ki, Hüdhüd, Hz. Süleyman’a, Sebe’
halkının durumunu anlattığı sırada bu millet güneşe tapıyordu. Arap gelenek
ve törelerinden de Sebe’nin ilk dininin güneşe tapmak olduğu ortaya çıkıyor.
Nitekim İbn İshâk bazı ulemaya dayanarak, Sebe halkının, adı Abd Şems
(Güneş’in kulu veya Güneşe tapan) ve lakâbı Saba olan bir kişinin soyun­dan
geldiğini beyan etmiştir. İsrail oğullarının rivayetleri de bunu
doğrulamaktadır. Bunlara göre, Hüdhüd, Hz. Süleyman (a.s.)’ın mektubunu
götürdüğü zaman, Sabâ melikesi güneşe tapmaya ha­zırlanıyordu. Hüdhüd bunun
üzerine mektubu Melike’nin önüne alıverdi.



[15]
Tarih
kitaplarından, çok eski çağlardan beri, Sebe kavminin bütün sapıklığına
rağmen bir bölümünün, diğer tanrıları reddedip tek bir Tanrı’yı tanıdıkları
anlaşılıyor. Yemen’den çıkarılan ki­tabelere göre de böyle bir grubun
varolduğu belli oluyor. M.Ö. 650 dolaylarında hazırlanmış olan ve yeni
keşfedilen kitabelerde Sabâ’lıların, Gök tanrısına adanmış bazı tapınaklar
bulundurdukları kayıtlıdır. Tek tanrıya inanan kişiler çok uzun süre
varlıklarını sürdürebildiler. Nitekim, MS. 378 yılına ait olduğu tesbit
olunan bir kitabede de Gök tanrısının adına rastlanıyor. Hatta M.S. 645’le
yazılmış olan bir kitabede yeryüzü ve göklerin hakimi olan Allah’tan yardım
istenmiştir. M.S. 458’e ait olan bir başka kitabede ise bu tanrının adı
“Rahman” olarak geçmiştir.



[16]
Saba
(Sebe’) halkı öylesine büyük bir felâkete uğradı ve dağıldı ki bu dağılma
bir simge halini aldı. Nitekim bugün dahi Araplar bir millet veya zümrenin
mahvoluşunu Sabâlılarınkine benzeterek anlatırlar. Sabahlara verilen
nimetler bir bir Allah tarafından geri alınmaya başlayınca, bu kavim çeşitli
gruplara ayrılarak Arabistan’ın çeşitli bölgelerine dağılmaya başladılar.
Gassanlılar Ürdün ve Şam’a yerleştiler, Evs ve Hazrec Medine’nin yolunu
tuttular. Hüzâ’a, Cidde’ye gitti, Ezd kabilesi de Umman’a yerleşti. Diğer
kabileler de dağıldı. Kısacası Saba kavmi tamamıyla tarihe karıştı.



[17]
Tarihçi
Yakût, “Mu’cem ul Buldan” isimli eserinde diyorki Eyke, Tebûk’un kadîm
is­midir. Tebûk’lular da kendi şehirlerinin isminin bir zamanlarda Eyke
olduğuna inanıyorlar.



[18]
Kur’ân-ı
Kerîm’de Hz. Yunus isminden başka O’ndan “Zünnun” veya “balık sahibi” olarak
da söz edilir. Kendisine balık sahibi denilmiştir. Bu demek değil ki kendisi
balık avlar ve satardı. Aksine, bir defasında Allah’ın izniyle bir balık
tarafından yutulduğu için kendisine bu lakap verilmiştir. (Bk: Sâffât; 42)



[19]
Bk: Yunus
suresi, âyet; 98, Enbiya suresi; âyetler: 87-88 ve Sâffât; âyetler: 139-148
ve Kalem; âyetler: 48-50.



[20]
Bu konuya
“Tefhim-ul Kur’ân”, Cilt: IVde Sâffât sûresinin tefsirinde ayrıntılı bir
şekil­de değinilmiştir.



[21]
Bu yakınma,
Hz. Davûd’un ağzından yapılmıştır. “Onlar, Allah’ın emrettiği gibi bu
mil­letleri temizlemediler, aksine onlarla bir olup onların işini yapmaya
başladılar. Onların putlarına tapmaya taşladılar, ki bunlar kendileri için
ayak bağı oluverdi. Onlar kendi erkek çocuklarını şey­tanlar için kurban
etmeye başladılar. Masum İnsanlar, yani kendi erkek çocuk ve kızlarının
kanını akıttılar. Bunun için Allah’ın kahrı üzerlerine geldi. Allah kendi
mirasından nefret etmeye başladı. Onları başka kavimlere esir düşürdü ve
onlara düşman olanlar onlara hâkim oldular.” (Zebûr: Bö­lüm 106: âyetler:
34-41).



[22]
Ayrıntılı
bilgiler için Bk: Tefhîm-ül Kur’ân, c. I, Âl-i İmrân sûresinin tefsiri, Nisâ
sûresinin tefsiri, C. III, Enbiya sûresi ve Mü’minûn sûresinin tefsirleri.



[23]
Eshâb-ur
Rass hakkında şimdiye kadar güvenilir ve inanılır araştırmalar
yapılamamıştır. Bazı müfessirler bu hususta bazı rivâyetler anlatıyorlarsa
da bunlar tatmin edici değildir. Bu kav­min sadece kendi peygamberlerini
kuyuya atarak öldürdüğü kesin olarak ifade edilebilir. Rass, Arapçada kuyuya
veya kapalı kuyuya denilir. Bu münasebetle kendilerine “kuyu sahipleri’
denil­miştir. (Tefhîm-ul Kur’ân, Furkan Ssûresi, c: III).

İlgili Makaleler