Geçmiş Ümmetlerin Yok Oluşu ve Kalıntıları
13.2. Hz. Nuh (A.S.)’Un Ümmeti
Hem Kur’ân-ı Kerîm’in ifadeleri hem İncil’deki kayıtlardan, Hz.
Nuh’un ümmetinin bugün Irak olarak bildiğimiz topraklarda yaşamış olduğu
kesinleşmiştir. Babil’in tarihî kalıntılarında bulunan eski belgeler de bu
tesbiti doğrulamaktadırlar. Bazı kitabelerde, Kur’ân-ı Kerim’de ve Tevrat’ta yer
alan, ve Musul’da geçtiği bildirilen tufan olayına benzer bir olaya da
rastlanıyor. Ayrıca, Kürdistan ile Ermenistan’ın eski tarihleri ile, nesillerden
nesillere geçen rivâyetlerde de, tufan vak’ası ayrıntılı şekilde anlatılmıştır.
Bu kayıtlara göre, tufandan sonra Hz. Nuh’un gemisi Musul yakınlarına gelerek
durmuştu. Musul’un kuzeyinde İbn-i Ömer adası çevresinde ve Türkiye toprakları
içinde bulunan Ağrı dağında da Nuh’un gemisi ve diğer kalıntılarının
bulunduğuna dair hâlâ çeşitli açıklamalar yapılıyor. Nahcivan halkı arasında
hala yaygın olan inanca göre Musul’un temelini Hz. Nuh (a.s.) atmıştı.
13.2.1. Büyük Bir
Kasırga ve Sel İle İlgili Tarihi Kayıtlar
Hz. Nuh’un kıssasına benzer efsâne ve rivâyetler Yunan, Mısır,
Hindistan ve Çin gibi hemen hemen bütün eski medeniyetlerin literatüründe yer
almıştır. Ayrıca, Birmanya, Malezya, Batı Hint Adaları, Avustralya, Yeni Gine ve
Avrupa ile Amerika’nın çeşitli bölgelerinde de Hz. Nuh tufanına benzer
hikâyeler yaygın şekilde bilinmektedir. Demek ki, bu olay, bütün insan soyunun
bir tek bölgede yaşadığı bir sırada meydana gelmiş ve daha sonra insanların
çeşitli gruplarının dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmalarıyla oralara kadar
çeşitli hatıra, rivâyet ve efsâneler gibi ulaşmıştır. Dünyanın hemen hemen
bütün kavimleri, geçmiş tarihlerine baktığında büyük ve müthiş bir tufandan
bahsedildiğini görürler. Aradan geçen yüzyıllar bu olayın asıl mahiyetini,
yerini, zamanını ve bazı unsurlarını değiştirmiştir. İnsanların hayal gücü ve
anlatım tarzı da bunları bambaşka şekle sokmuştur.
Hazreti Nuh (a.s.)’un gemisinin demirlendiği Cudi dağı,
Kürdistan bölgesinde, İbn-i Ömer adasının kuzeyinde bulunuyor. İncil’de bu
geminin durduğu yerin Rus-Türk sınırındaki Ağrı dağı (Ararat) olduğu beyan
edilmiştir. Aynı isimde bir sıradağı da vardır, ki Ermenistan yaylasından
başlayarak güneyde Kürdistan’a kadar uzanıyor. Cudi dağı işte bu dağlar
silsilesinin bir dağıdır ve bugün de aynı isimle meşhurdur. Kadim tarih
kitaplarında geminin durduğu yer Cudi olarak kaydedilmiştir. Nitekim, Hz.
Îsa’nın doğumundan 250 yıl önce Babil’in bir rahibi (Berasus) eski Keldani
rivayetlerine dayanarak yazdığı Babil tarihinde Nuh’un gemisinin Cûdî dağına
yanaşarak durduğunu beyan etmiştir. Aristo’nun öğrencilerinden Abydenus ta
kendi eserinde bunu doğrulamıştır. Buna ilâveten, kendi devrinin durumunu
anlatırken, Irak’ta pek çok kişide bu geminin parçalarının bulunduğunu ve
bunların sulara karıştırılarak hastalara verildiğini ve şifa dağıtıldığını
yazmıştır.
13.2.2. Nûh
Kavminin Kötü Yola Sapması
Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Nuh’un kavmiyle ilgili yer alan kayıtlara
bakılırsa bu milletin ne Allah’ı inkâr ettiği, ne Allah’tan habersiz olduğu, ne
de Allah’a ibadetten kaçındığına tanık olunur. Nûh kavminin en büyük suçu
Allah’a ortaklar koşmasıydı. Allah’ın yanında diğer bazı varlıkların da
tanrısal sıfatlar taşıdığı ve ibadete layık olduğu inancı, bu millette diğer
bazı bozuklukların ortaya çıkmasına sebep oldu. İnsanların yarattığı tanrıları
temsil etmek için toplum içinde imtiyazlı bir zümre beliriverdi. Bu zümre dini,
siyasi ve iktisadî iktidar ve kontrolün odak noktası haline geldi ve kendi
iktidarını korumak için İnsanlar arasında eşitsizlik, haksızlık ve
adaletsizliği yerleştirmenin yanı sıra fesâd ve zulmü arttırdı ve her türlü
ahlâksızlığı körükledi.
13.2.3. Hz.
Nuh’un, Kavminin Islahı İçin Yaptıkları
“Ve onlar (halkı kandırmak için) büyük hilelere başvurdular.”
(Nûh; 22)
Burada hilelerden, Nûh kavminin hâkim tabakası ile din
adamlarının, halkı, Hz. Nuh’tan uzak tutmak ve onun talimatına uymamasını
sağlamak için çevirdiği düzenler kasdedilmiştir. Meselâ, onlar diyordu ki, Nûh,
sizler gibi alelâde bir insandır, ona vahiy geldiğini nasıl kabul edebiliriz?
(Bk: Hûd; 27), Nuh’u, halktan olanlar ve aşağı sınıftakiler hiç düşünmeden
Allah’ın peygamberi olarak kabul etmektedir. Halbuki, Nuh’un söyledikleri
azıcık önemli ve değerli olsaydı eşraf ve soylular O’na ilk önce iman ederlerdi,
(Hûd; 27), “… Eğer Allah dileseydi, melek indirirdi…” (Mü’minûn; 24), Eğer
bu şahıs (Nûh) Allah tarafından gönderilmiş olsaydı, hazinesi olacaktı, gaipten
haberi olurdu ve melekler gibi her türlü ihtiyaçlardan müstağni olurdu. (Hûd;
31), Nûh ve taraftarları hangi üstünlüğe ve fazilete sahiptirler ki sözleri
dinlensin? (Hûd; 27), Bu adam (Nûh) aslında size hâkim olmak istiyor (Mü’minûn;
24) ve bu adam bir “Cin’in etkisindedir, ki o O’nu divâne haline getirmiştir (Mü’minun;
25).
Hz. Nûh aleyhisselâm, ümmetinin durumunu değiştirmek için. uzun
süre çabaladı durdu, ama muhaliflerinin ördüğü yalan ve hileler ağı öylesine
kaimdi ki çabalarının çoğu boşa gitti. Nihayet Cenâb-ı Allah’a yalvarmak zorunda
kaldı, “ya Rabbi, bu kâfirlerden hiçbirini canlı bırakma. Zira bunlardan birini
bile canlı bırakırsan, evlâtları senin kullarını yine kötü yola
sürükleyeceklerdir ve soylarından çıkan herkes nankör ve itaatsız olacaktır.”[1]
13.2.4. Azâb
Hz. Nuh (a.s.)’un duası Allah tarafından kabul olundu[2]
ve Nûh kavmine büyük bir azap indi. Kur’ân-ı Kerim’de açık ifadelerle anlatılan
olay şöyle başlamıştır. Tufan, bir fırından su fışkırmasıyla başladı. Sonra
yerden de su fışkırmaya başladı. Aynı zamanda gökten bardaktan boşalırcasına
yağmur yağmaya başladı. Hûd suresinde sadece fırından su fışkırmasından
bahsedilmiştir. Biraz ilerde yağmura da işaret edilmiştir. Fakat, Kamer
suresinde bu husus daha etraflıca belirtilmiştir: “Bunun üzerine biz de, göğün
kapılarını akan sulara açtık. Böylece yeride kaynaklar halinde coşturduk.
Nihayet (gökten yağan ve yerden fışkıran iki su,) takdir olunan miktara erişti.
(Âyet; 11-12). Burada şu noktaya da dikkat etmek gerek. Kur’ân-ı Kerim’de
‘fırın’ için kullanılan “tennur” kelimesi üzerinde elif lâm vardır. Bu demek
oluyor ki, Cenab-ı Allah, tufanın başlaması için belli bir fırını
görevlendirmişti. Bu fırın, belirlenen gün ve saatte Allah’tan işaret alır
almaz su fışkırtmaya başladı ve böylece “kasırga fırını” adıyla meşhur oldu.
13.2.5. Tufan
Evrensel Nitelikte miydi?
Tufan’ın evrensel bir mahiyette mi yoksa mahalli nitelikte mi
olduğu henüz kesin değildir, İsrail oğullarının rivâyetlerine bakılırsa bu
cihanşümûl bir tufandı ve bütün yeryüzünü kaplamıştı (Bk: Doğum, VII, 1824).
Fakat Kur’ân-ı Kerîm’de böyle bir ifadeye rastlanmıyor. Kur’an’da yer alan
işaretler, daha sonraki insan soyunun Nûh tarafından kurtarılanlardan geldiğini
göstermektedir. Fakat bu husus, tufanın bütün dünyayı kapladığı anlamına gelmez.
Eski devirlerde insanların yerleşim bölgelerinin küçük olduğunu biliyoruz. Belki
de sadece Nûh tufanında etkilenen bölge o zamanın bilinen dünyasıydı ve Hz.
Âdem’in bütün evlâtları Irak ve çevresinde yaşıyordu. Eğer tufan sadece bu
topraklarda yaşayanları yok etmişse, o zamanki ölçülere göre bütün dünyayı ve
insanlığı yok etmiş sayılır. Tufandan sonra, Nuh’un gemisindeki İnsanlar
zamanla çeşitli bölge ve ülkelere dağılmış olabilirler. Bu görüşü doğrulayan iki
nokta vardır. Birincisi, Dicle ile Fırat arasındaki topraklarda büyük bir
kasırga ve selin koptuğu, hem tarihi verilerle hem harabelerle ve hem de
jeolojik çalışmalarla sabittir. Fakat bütün yeryüzünü tesiri altına alan
cihanşümûl bir fırtına, kasırga veya sel felaketinin belirtileri yoktur.
İkincisi, dünyanın hemen hemen bütün milletlerinde, hatta Avustralya’ya, Yeni
Gineye ve Amerika’ya kadar uzanan bölgelerde, büyük bir tufan ile ilgili hikâye
ve rivayetler meşhurdur. Bundan çıkan sonuç şu: Bütün bu ülkelerin insanlarının
ataları Hz. Nûh (a.s.) zamanında tufanın geldiği sırada bir tek bölgede
yaşıyorlardı, ama tufandan sonra dünyanın çeşitli bölgelerine dağılarak yeni
yeni yerleşim merkezleri kurdular.
13.2.6. Nuh’un
Gemisi Bir İbret Nişanesi Olmuştur
“Ve gemiyi âlemlere bir ibret kıldık.” (Ankebût; 15).
Bu ayet tefsir edilirken, geminin değil, tufanın, İnsanlar için
ibret nişanesi yapıldığı manası da çıkarılabilir. Fakat hem burada hem Kamer
suresinin 115. ayetinde bu hususta kullanılan ifade gösteriyor ki, İnsanlar için
ibret nişanesi bizzat Nuh’un gemisiydi ve şimdi de olmaya devam ediyor.
Bilindiği gibi, bu geminin çeşitli dağların tepesinde, özellikle Ağrı dağının
tepesinde bulunmasına dair binlerce yıldan beri rivâyet ve efsaneler halk
arasında dolaşmaktadır. Bu gemi, tufandan hemen sonraki yıllarda ve günümüzde
de dünyada büyük bir ilâhî azâbın vuku bulduğu, böyle bir azâbın büyük bir insan
kitlesini yok ettiği ve Allah’ın buyruklarına uymayanların ağır biçimde
cezalandırıldıklarını insanlara hatırlatmıştır. İbn-i Cerîr, Kamer suresinin
tefsirini yaparken ayrıca İmam Buhari, İbn Ebi Hâtim ve Abdürrezzak da “Katâde’nin
şu rivâyetini nakletmişlerdir.
Hz. Peygamber (a.s.)’in sahabeleri henüz sağ iken, müslümanlar
Irak’ın fethi sırasında El-Cezire’ye (İbn-i Ömer adasına) gittiğinde Cûdî
dağında (ve bir rivayete göre Bakırda köyü yakınlarında) bir gemi gördüler.
Zamanımızda da Ağrı dağı üzerinden uçakla geçerken bir gemiye benzer iskeletin
görüldüğü ve bunun araştırılması için dağın tepesine çeşitli araştırmacı ve
dağcı ekiplerin gittiğini gazete, dergi ve radyolardan öğreniyoruz.
Kur’ân-ı Kerîm’e göre, Âd kavminin oturduğu yerin adı Ahkâftı[3]
ki, Hicaz ile Yemen ve Yemame arasında bir bölgedir. Âd kavmi, buradan çıkarak
Yemen’in batı kıyılarından Irak’a kadar uzanan bütün bölgeye hâkim olmuşlardı.
Bu kavmin adı ve sanı tarihten silinmiştir. Ancak Arap yarımadasının güneyinde
bazı harabelerin kendilerine ait olduğu söyleniyor. Buralarda bir yerde Hz. Hûd
(a.s.)’un bir kabri olduğu da belirtiliyor. 1837 de bir İngiliz yetkilisi, James
R. Wellested, Hısn-ı Gurab adlı yerde, Hz. Hûd’un adının geçtiği bir kitabe
bulmuştu. Bu kitabenin yazısından, bunun Hz. Hûd’un taraftarları tarafından
hazırlandığı anlaşılıyor.

Nuh Kavminin Yaşadığı Bölge ve Cudi Dağı Çevresi