HZ. MUHAMMED (A.S)’İN PEYGAMBERLİĞİNİN ZARURETİ VE BUNUNLA İLGİLİ DELİLLER

42197



Üçüncü Bölüm: HZ. MUHAMMED (A.S)’İN PEYGAMBERLİĞİNİN ZARURETİ VE BUNUNLA İLGİLİ
DELİLLER



3.1. GEÇMİŞTEKİ PEYGAMBERLERDEN SONRA HZ. MUHAMMED (A.S.)’E PEYGAMBERLİK
VERİLMESİNİN SEBEPLERİ



3.1.1. Araplar Öteden Beri Bir Peygambere İhtiyaç Duyuyorlardı



3.1.2. “Açık Bir Delil”in Gereği



3.1.3. Hz. Muhammed (a.s.)’in Arabistan’da Doğmasının Hikmeti



3.2. HZ. MUHAMMED (A.S.)’İN PEYGAMBERLİĞİNİ AKIL PLÂNINDA TARTIŞMAK



3.2.1. Bin Dört Yüz Yıl Önceki Dünya



3.2.2. Arabistan’da Durum



3.2.3. Kişiliği ve Karakteri



3.2.4. Zihnî ve Ruhi Dünyasında Değişiklik



3.2.5. Kurtuluş Çağrısı



3.2.6. Halkın Tepkisi



3.2.7. Baskı ve Zulme Karşı Direniş



3.2.8. Tutum ve Davranışındaki İkinci Büyük Değişiklik



3.2.9. Güzel Ahlâk



3.2.10. Yeni Bir Çağ Açan



3.2.11. Çok Yönlü Şahsiyet



3.2.12. Çevresini Aşan Bir Şahsiyet



3.2.13. Tarihi Oluşturan Şahsiyet



3.3. HZ. MUHAMMED’İN PEYGAMBERLİĞİ LEHİNDE KUR’AN’IN İLERİ SÜRDÜĞÜ DELİLLER



3.3.1. Ümmiliğin Nübüvvet İle İlgisi



3.3.2. Nübüvvet’ten Önceki Yaşantısı da Bir Delildir



3.3.3. Kur’ân-ı Kerim Mu’cizevî Bir Kelâm ve Peygamberliğin Delilidir



3.4. HZ. PEYGAMBER’İN DOĞUŞUYLA İLGİLİ TEVRAT VE İNCİL’İN NAKLETTİĞİ HABERLER



3.4.1. Hz. Îsa’nın Meşhur Bir Sözü



3.4.2. Tevrat’ın Nakilleri



3.4.3. İncil’de Hz. Muhammed’in Peygamberliğine İlişkin Haberler



3.4.3.1 “Muhammed” ile “Ahmed”



3.4.3.2. Hz. Mesih, Hz. İlyas ve “O Nebi”



3.4.3.3. Yuhanna İncil’inde Geçen İbareler



3.4.3.4. Yukarıda Geçen İbarelerin Anlamı



3.4.3.5. Dünyanın Lideri Olacak



3.4.3.6. “Munhamanna”



3.4.3.7. Necaşi’nin Şehadeti



3.4.3.8. Barnabas İncili



3.4.3.9. Barnabas İncili Hakkında Bazı Temel Bilgiler



3.4.3.10. Hıristiyanlar Neden Barnabas İncili’ne Karşı Çıkıyor?



3.4.3.11. Barnabas İncili’nde Yer Alan Açık işaret ve Haberler



3.4.4. Üç Şüphe’nin Giderilmesi

 

Üçüncü Bölüm: HZ. MUHAMMED (A.S)’İN
PEYGAMBERLİĞİNİN ZARURETİ VE BUNUNLA İLGİLİ DELİLLER

3.1. GEÇMİŞTEKİ PEYGAMBERLERDEN SONRA
HZ. MUHAMMED (A.S.)’E PEYGAMBERLİK VERİLMESİNİN SEBEPLERİ

“Ve gerçek şudur ki, geçmiştekilerden sonra Kitabın vârisi
olanlar ıstıraplı bir şüphe içinde bulunuyorlar” (Şûra; 15)

Her peygamber ve onu takip eden diğer peygamberlerin devri
geçtik­ten sonra, Kitabullah son nesillere gelinceye kadar bir hayli tahrife
uğra­mış ve bu nedenle İnsanlar, kitaba inanmakta tereddüt etmişlerdi. Allah’ın
kitapları hakkında insanların bu tutumu şöyle açıklanabilir. Tevrât ile İn­cil
eski hüviyetlerini tamamıyla kaybetmişlerdi. Bu kitapların ne muhteva ne de
dilleri korunabilmişti. Allah’ın kelâmı, tefsir, te’vil, tarihi ve semavi
rivayetler, efsaneler ve din adamlarının farklı yorumlarıyla tanınmaz hale
gelmişti. Tercümeleri o kadar kabul gördü ve yayıldı ki asılları ortadan
kayboldu. Bu kitaplarla ilgili tarihi vesika ve deliller de ya iyice muhafaza
edilmedi ya da kasten ortadan kaldırıldı. Sonuçta, ellerdeki nüshaların Hazreti
Musa veya Hazreti Îsa’nın Allah’ın kelâmı olarak insanlara takdim ettikleri
nüshaların aynısı olup olmadığını tesbit etmek de zorlaştı. Bunun yanı sıra,
azizler, rahipler, din ve bilim adamları bu kitaplarla ilgili olarak din,
ilâhiyat, felsefe, hukuk, fizik, psikoloji ve sosyal bilimleri ilgilendiren
öylesine karmaşık tartışmalar açtı ve ideoloji ile doktrinler ortaya attılar ki,
İnsanlar için doğru yolu bulmak büsbütün güçleşti. Allah’ın kitabı asıl şekli ve
güvenilir haliyle ortada bulunmadığı için insanların, Hak ile Batıl’ı ayırt
edecek bir belge veya kaynağa başvurmaları tamamıyla imkan­sızlaştı.

Arabistan’a Hak dininin ışıkları ilk defa, tarihten önce yaşamış
olan Hz. Hûd (a.s.) ve Hz. Salih (a.s.) sayesinde girmişti. Daha sonra Hz.İbrahim
(a.s.) ve Hz. İsmail (a.s.)in devri başladı. Bu iki peygamber, Hz. Mu­hammed
(a.s.)’den yaklaşık 2500 yıl önce yaşamışlardı. Hz. Muhammed (a.s.)dan önce
Hicaz topraklarına gönderilen en son peygamber ise Hz. Şuayb (a.s.) idi.

3.1.1. Araplar
Öteden Beri Bir Peygambere İhtiyaç Duyuyorlardı

“Bunlar yemin ederek diyorlardı ki, kendilerine bir uyarıcı,
korkutu­cu gelirse, dünyanın her milletinden daha dindar ve dürüst
olacaklardır.” (Fâtır; 42)

Arabistan halkı ve özellikle Kureyşliler, Hz. Peygamber’in
nübüvve­tinden önce Yahudiler ile Hıristiyanların bozuk ahlâkını görerek işte
böyle yakınıyorlardı. Aynı konuya En’âm suresinde de değinilmiştir:

“Bu kitabın gelmesinden sonra artık siz diyemezsiniz ki, bu
kitap biz­den önceki iki topluluğa verilmişti ve bizim onların ne okuduğundan
ha­berimiz yoktu. Artık siz diyemezsiniz ki, Kitap bize nâzil olsaydı, biz
on­lardan daha dindar ve yüksek ahlâklı olacaktık.” (En’âm; 156-157)

Saffât sûresinde de aynı konuya şöyle değinilmektedir.

“Bunlar daha önce diyorlardı ki, keşke bizde geçmiş kavimlerin
zikri (kitabı) olsaydı biz Allah’ın güzide kulları olacaktık.” (Sâffât; 167-169)

3.1.2. “Açık Bir
Delil”in Gereği

“Ehli kitap ve müşriklerden kâfir olanlar, kendilerine Allah’tan
açık bir delil, (yani) kutsal kitapları okuyan bir peygamber gelmedikçe kendi
(küfürlerinden) vazgeçmeyeceklerdi”. (Beyyine; 1-2)

Demek oluyor ki, kâfirlerin küfürlerini terk etmelerinin tek
çaresi, bir peygamberin kesin delillerle gelip, neyin doğru neyin yanlış
olduğunu açıkça kendilerine anlatmasıydı. Bu demek değil ki, bu parlak ve açık
delillerin gelmesiyle kâfirlerin hepsi bir anda küfrü terk edeceklerdi. Bu
ko­nuyu şöyle izah etmek lâzımdır: Açık bir delilin yokluğunda müşrik ve
kâfirlerin acıklı durumlarından kurtulmaları büsbütün imkânsızdı. Fakat delilin
gelmesiyle onlardan bazısı için kurtuluş yolu açılmış olacaktı. Kü­fürlerinden
vazgeçmeyen ve hatalarında ısrar edenlerin sorumluluğu ise kendilerine ait
olacaktı. Hiç olmazsa, bundan böyle Allah’ın kendilerine hidayet yolu
göstermediğini öne süremezlerdi. Kur’an-ı Kerim’de bu hu­sus muhtelif
vesilelerle muhtelif şekillerde dile getirilmiştir. Meselâ, Nahl sûresinde,
“doğru yolu gösterme sorumluluğu Allah’a aittir” denilmiştir. (Ayet; 9). Leyl
sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Yol göstermekten Ben sorumluyum” (âyet; 12).
Nisâ sûresinde şu satırlara rastlanır: “(Ey nebi), Nuh ve daha sonraki
peygamberler gibi senin tarafına vahiy gönderdik. Bu peygamberler müjde vermek
ve haber vermekle mükellef kılınmışlar­dı. Böylece bu peygamberlerin gelişinden
sonra insanların Allah’a şikayet edebilecekleri herhangi bir sebep kalmasın”
(âyet; 165). Şu âyetlere de dikkat edelim:

“Ey Ehli Kitab, Benim Peygamber’im, Resul’lerin silsilesi uzun
müd­det durduktan sonra, size hakikati izah etmek için gelmiş bulunuyor. Bun­dan
böyle, bize müjde ve haber veren herhangi biri gelmediğini iddia edemezsiniz.
Onun için bakın, size müjde ve haber veren gelmiştir”. (Maide; 19)

“Önceleri kitapla şereflendirilmiş olanlar arasında uyuşmazlık
ol­madı, ama daha sonra onlara (doğru yolun) açıklaması geldi”. (Beyyine; 4)

Demek, bundan evvel Ehl-i Kitab’ın doğru yoldan saparak çeşitli
grup ve topluluklara ayrılmalarının sebebi, Allah’ın kendilerine açık bir delil
ve işaret göndermemesi veya doğru yolu göstermemesi değildi. Bu­nun aksine,
kitap sahipleri Allahu Teâlâ’dan doğru bilgi ve hidayetin gel­mesinden sonra
kötü yola saptılar. Bu itibarla, sapıklıklarının sorumluluğu tamamıyla
kendilerine aitti. Aynı şekilde bunların kutsal kitapları tahrif edildiği için
gerçek değer ve anlamlarını yitirmiş, yol gösterici özellikle­rinden yoksun
kalmışlardı. Bunun üzerine, Cenab-ı Hak kendi Peygam­ber’ini açık ve parlak bir
delil olarak onlara gönderdi ve bu Peygamber’in vazifeleri arasında semavi
kitapları düzeltmek, asıl şekillerine sokmak da vardı. Böylece Allah’ın hücceti,
yani son delili de verilmiş oldu. Kur’an-ı Kerim’de bu husus Bakara; 213-253,
Al-i İmran; 19, Maide; 44, Yunus; 93, Şura; 13-15, Casiye; 16-18 sûrelerinde
etraflıca ele alınmıştır.

Peygamberlerin bir millete gönderilmesinin maksadı ve gayesi,
bir resûl veya peygamber olmaksızın, doğru yolu bulmalarına hiçbir imkân
olmadığı için, onların doğru yolu bulmalarına yardımcı olmaktır. Bir
pey­gamberin varlığı onun nübüvvetinin bir delilidir. Peygamber’in başlıca
va­zifesi, geçmişteki kutsal kitapların akıbetine uğramamış ve yanlış itikat ve
ananelerin ilâve edilmesi ile değerini kaybetmemiş olan Allah’ın doğru ve gerçek
kitabını ümmetine iletmektir.

3.1.3. Hz.
Muhammed (a.s.)’in Arabistan’da Doğmasının Hikmeti

Dünya coğrafyasını alın, gözden geçirin. Kuş bakışı bir gözlem
bile, bütün dünyada peygamberlik için Arabistan’dan daha uygun bir yer olma­dığı
ve olamayacağının anlaşılması için yeterlidir. Arabistan, Asya ile Af­rika’nın
tam ortasında olup Avrupa’ya da çok yakındır. Özellikle, orta çağ­larda
Avrupa’nın pek çok uygar uluslarının genellikle Avrupa’nın güne­yinde
yaşadıkları göz önünde bulundurulursa, Arabistan’ın stratejik önemi
kendiliğinden ortaya çıkar. Güney Avrupa’nın Arabistan’a uzaklığı Hindistan’ınki
kadardı.

O çağın tarihini okuyun. Göreceksiniz ki peygamberlik için Arap
milletinden daha uygun bir millet yoktu. O zamana kadar pek çok mil­let şan ve
şöhret kazanmış, sonra muhtelif zaaflara kapılarak tarih sahne­sinden
silinmişlerdi. Arap milleti ise genç ve dinç olup, benliğini henüz kazanmamıştı.
Medeniyet ve kültür diğer kavimleri yozlaştırmış, henüz uygarlığın meyvesini
tadamadığı için, rahata ve lükse alışamamış, dolayı­sıyla, uygarlığın
zararlarından da etkilenmemişti. Altıncı yüzyılın Arap’la­rı medeniyetin zararlı
tesirlerinden uzak kalmış, pek çok meziyetlere sa­hiptiler. Onlar cesurdu,
yiğitti, mertti, cömertti, doğru sözlüydü ve vaatle­rini yerine getirirlerdi.
Düşünceye saygılı, hür ve hürriyet sever, namuslu ve haysiyetli insanlardı..
Namusları için canlarım feda etmekten çekin­miyor, sade ve basit hayat sürüyor
ve her türlü lüksten kaçınıyorlardı. Şüphesiz onların bazı kötü tarafları da
vardı. Çünkü yaklaşık olarak 2500 seneden beri onlara herhangi bir peygamber
gelmemişti. Durumlarını düzeltecek onlara iyi ahlâk ve medeniyetin kurallarını
öğretecek bir lider de yoktu. Asırlardan beri çölde yaşadıkları için çeşitli
batıl inanç ve hura­feleri kabul etmişlerdi. Cehalete öylesine saplanmışlardı ki
onları adam etmek kolay değildi. Fakat yine de asıl cevherleri yok olmamıştı.
Fevkalâde kuvvetli ve kabiliyetli bir lider ve büyük bir dahi onlardaki bu
cevheri bulup, pekâla emsalsiz bir millete dönüştürebilirdi. Böyle üs­tün
yetenekli bir önderin öğretisiyle, çöldeki bu bedeviler dünyaya mey­dan
okuyabilecek ve büyük bir ideal uğruna dünyayı hakimiyetleri altına alabilecek
güçteydiler. Gerçekten, cihan Peygamberi’nin (a.s.) talimatının her tarafa
yayılması için işte böyle genç ve dinamik bir millete ihtiyaç vardı.

Sonra Arapçaya bakın. Bu dili öğrenir, dilin edebi hazinesini
bilirse­niz, ilâhi emir ve buyrukların en ince noktalarına kadar ulvi bir ifade
ile anlatılması ve insanların kalbinde heyecan ve dehşet yaratılması için
bun­dan daha uygun bir lisan olmayacağına kani olursunuz. Arapça ile çok de­rin
ve bilimsel konular, birkaç kelime ve cümleyle ifade edilebilir. Sonra, bu
cümlelerde öyle büyük hitabet ve tesir gücü var ki, bunlar dinleyicinin yüreğine
adeta bir ok gibi işler. Bazen ifadeler öylesine tatlı ve yumuşak olur ki,
cazibesine kapılmanız işten bile değildir. Bazen Arapçayı duyunca bir musiki
dinlediğinizi hissedersiniz. Doğrusu, Kur’an-ı Kerim gibi yüce bir kitap için
böyle bir dile ihtiyaç vardı.

İşte bu sebeplerden dolayıdır ki Allahu Teâlâ, iki cihan
Peygambe­ri’nin biseti için Arabistan’ı seçti.

Bir millet asırlarca cehalet, dalâlet, geri kalmışlık ve
ahlâksızlığın ba­tağında kıvranıyor. Birden bire Allah’ın rahmetiyle o millete
bir lider ve önder doğuyor ve hemşehrilerini doğru yola çağırıyor. Bu lider,
yanında getirdiği Allah’ın kitabıyla milletini gaflet uykusundan uyandırıp
cehalet, batıl inanç ve evhamı bırakıp Allah’ın yolunu takip etmeleri için ikna
et­meye çalışıyor.

Ama bu milletin akılsız ve ahmak insanlarıyla çıkarları
tehlikeye gi­ren kabile reisleri bu yeni lidere şiddetle karşı çıkıyor ve
kendisini başarı­sız kılmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Yıllar geçtikçe
bu kötü niyetli insanların kin, nefret ve düşmanlığı had safhaya ulaşıyor ve en
nihayet ye­ni lideri öldürmeye karar veriyorlar.

Tam bu sırada, Allahu Teâlâ bu bedbin ve kinci insanları sert
bir şe­kilde ikaz ediyor ve diyor ki: “Sakın, budalalığınızla bir şeyin
halledilece­ğini sanmayın. Sanmayın ki sırf bu yüzden sizi yola getirmekten
vazgeçe­ceğim. Yüzyıllardan beri içinde bulunduğunuz bataklıktan sizi
kurtarma­yacağım hissine kapılmayın. Rahmetimin gereğinin bu olduğunu mu
sanı­yorsunuz? Hiç düşündünüz mü, Allah’ın rahmetine sırt çevirip batıl
inançlarda ısrar etmeniz sizi nereye götürecek? Sizi ne gibi bir akibet
bek­liyor, hiç düşünmeye çalıştınız mı?”

 3.2. HZ. MUHAMMED (A.S.)’İN
PEYGAMBERLİĞİNİ AKIL PLÂNINDA TARTIŞMAK

3.2.1. Bin Dört
Yüz Yıl Önceki Dünya

Bir an için gözlerinizi kapayın ve 1400 yıl önce dünyanın
durumunu gözünüzün önüne getirmeye çalışın. Bu nasıl bir dünya idi?

İnsanlar arasındaki haberleşme ve ulaşım araçları yok denecek
kadar azdı. Milletler ve ülkeler arasındaki ilişkiler son derece yetersizdi.
İnsanların bilgisi ne kadar sınırlıydı!.. Düşünceleri çok eksikti! Tersine batıl
inançları ve evhamı o kadar çoktu! Cehalet ve bilgisizliğin karanlığı, ilim ve
faziletin aydınlığını alabildiğince zayıflatmıştı! Dünyâda ne telgraf vardı, ne
telefon. Ne radyo vardı, ne tren veya uçak. Ne matbaa vardı, ne yayınevleri. Ne
çok okul vardı, ne de üniversite. Ne gazete ve dergiler çı­kardı ne de kitaplar
yayınlanırdı. O çağın bir âlimi ve düşünürünün bilgisi ve bilgi kaynakları
bugünkü yazar ve bilim adamından çok daha sınırlıy­dı. O devirde yüksek tabakaya
ait bir soylunun hayat seviyesi bugünkü bir işçiden daha düşüktü. O devrin en
aydın kişisinin görüşleri bugünkü belki de en kültürsüz insanın görüşlerinden
daha eksikti. Bugün herkesin bildiği şeyler geçmişte yıllarca süren, araştırma
ve incelemenin sonunda öğreni­lebilirdi. Bugün küçük bir çocuğun kısa sürede
edindiği bilgiler, o devir­lerde yüzlerce kilometrelik yolculuk ve bazen ömür
boyu süren inceleme­lerin sonunda zorlukla elde edilebilirdi. Bugün evham ve
hurâfe olarak bi­linenler, o çağda birer “gerçek”ti. Bugün medeniyetten uzak ve
vahşi ola­rak adlandırdığımız pek çok hareket, eskiden yaşantının birer
parçasıydı­lar. Bugün vicdanımızın nefretle karşıladığı bazı ahlâki saplantı ve
adet­ler, o devirde en ufak bir tiksinti uyandırmazdı. İnsanın düşünceleri o
ka­dar alçalmıştı ki, olağanüstü, Mu’cizevi, garip, örf ve adetlere aykırı ve
şa­şırtıcı olmayan bir şeyin varlığı veya büyüklüğüne inanmazdı.

3.2.2.
Arabistan’da Durum

Bu karanlık çağda, dünyanın bir köşesinde karanlık biraz daha
faz­laydı. O çağın medeniyet seviyesine göre Arabistan en alt sırada yer
alı­yordu. Çevresindeki ülkelerde meselâ, İran, Bizans imparatorluğu ve
Mı­sır’da bilim, teknoloji, uygarlık ve kültür hiç olmazsa belli bir düzeyde
idi. Ancak büyük sahra ve çöller yüzünden Arabistan bu medeni ülkelerden hayli
kopuktu. Arap tacirleri develeriyle aylarca yolculuk ederek bu ülke­lere gidip
mal satar veya oralardan mal satın alırdı. Bu ticaret kafileleri­nin tek amacı
alış-veriş olduğu için, Arap tüccarları ülkelerine dönünce ilim ve kültür
türünden çok az şeyi yanlarında getirirlerdi. Arabis­tan’da ne bir okul vardı ne
de kütüphane, İnsanlar ne okuma yazma ile il­gileniyorlar ve ne de başkalarından
bir şey öğrenmeye gayret ediyorlardı. Bütün ülkede okuma yazma bilenlerin sayısı
parmakla sayılacak kadar az­dı. Bu okumuş kişiler de öylesine âlim ve bilgin
sayılmazdı. O devrin ilim ve kültüründen hemen hemen yoksundular. Şüphesiz,
güçlü bir dile sahip­tiler. Bu dilde her türlü derin konular ifade edilebilirdi.
Araplar edebiyat ve özellikle şiire de çok meraklıydılar. Ne var ki bize gelen
edebiyat ör­neklerinden haklarında, sağlıklı bir karar vermemize imkân yoktu.
Zira, ilk bakışta zevklerinin pek iyi olmadığı, ilgilerinin de sınırlı olduğunu
se­zebiliriz. Bu edebiyat örnekleri, medeniyet ve kültürlerinin çok düşük
se­viyede olduğunu, düşünce ve hayal güçlerinin pek yüksek olmadığını örf ve
adetlerinin ne kadar ilkel olduğunu, ahlâk kurallarının ne kadar bozul­duğunu,
kısacası, ne kadar cehalet içinde olduklarını açıkça ortaya koyu­yor.

Arabistan’da bir hükümet düzeni, hatta bir siyaset düzeni yoktu.
Dev­let kavramı da kabile gelenekleri arasında kaybolup gitmişti. Her kabile
özerkti. Bütün ülkede bir anayasa ve belli başlı kanunlar bulunmadığı için bir
hukuk devleti tasavvuru hemen hemen hiç yoklu. Her yerde orman ka­nunu
uygulanıyordu demek daha doğru olur. Yasa ve kurallar, güçlü olan­dan ve kaba
kuvvetten yanaydılar, kim daha güçlüyse başkasının hakları­na tecavüz eder, mal
ve mülküne konardı. Bir Arap bedevisi için kabile­sinden olmayan bir kişiyi
öldürmekten ve malını gasbetmekten daha do­ğal bir şey yoklu.

Ahlâk ve kültür ile ilgili düşünce ve kavramları garip ve son
derece ilkeldi. Temiz ile pis, helâl ile haram, câiz ile câiz olmayan arasındaki
far­kı hiç bilmezlerdi. Pislik içinde yaşarlardı. Hareketleri vahşiydi. Zina,
ku­mar, içki, soygun, cinayet ve kan dökmek Arapların günlük yaşantısının
ayrılmaz parçaları haline gelmişti. Çıplaklık ayıp değildi. Ulu orta çıplak
dolaşma bir adetti. Kadınları bile çıplak vaziyetle Kâ’be’yi tavaf ederlerdi.
Kızlarını, başkalarına vermemek gibi cahilane bir düşünce ile, doğar doğ­maz
canlı canlı gömerlerdi. Araplarda, babalarının ölümünden sonra üvey anneleriyle
evlenmek de bir gelenek idi. Yemek yemek, konuşmak ve gi­yinmek konusunda da en
basil kurallara riayet etmezlerdi.

Dinî inançlarına gelince, Araplar’ın durumu, o çağın diğer
milletleri­nin içinde bulunduğu cehalet ve dalaletin derin karanlığından pek
farklı değildi. Putperestlik, ruhlara tapma ve yıldızlara tapma, kısacası,
Allah’a inanmanın dışında ne kadar çok inanç ve ibadet aklınıza gelebilirse
hepsi o çağın insanlarında vardı. Eski çağ peygamberlerinin öğretileri hakkında
doğru dürüst hiçbir bilgileri yoktu. Araplar yalnız Hz. İbrahim (a.s.) ile Hz.
İsmail (a.s.)ın ataları olduğunu bilirlerdi. Fakat bu baba-oğul
peygam­berlerinin dininin en olduğunu ve kime ibadet ettiklerini bilmezlerdi. Ad
ve Semud’un öyküleri de yaygındı. Fakat bunlarla ilgili olarak Arap
tarih­çilerin kaleme aldıkları hikâyelerde Hz. Salih (a.s.) ve Hz. Hûd (a.s.)un
ta­limatına hiç rastlayamazsınız. Araplar, Yahudi ve Hıristiyan vatandaşları
vasıtasıyla Beni İsrail Peygamber’lerinin hikâyelerini de az çok öğrenmiş­lerdi.
Ama bu bilgiler fevkalâde yüzeyseldi. Bunların ne olduğunu öğren­mek isteyenler
müslüman müfessirlerin İsrail Oğullarının rivayetleri hak­kında anlattıklarına
göz atabilirler. Bu kayıtlardan, Arap’ların İsrail Oğul­larının Peygamberleri
hakkında ne kadar sınırlı ve yanlış bilgilere sahip oldukları açıkça
anlaşılıyor.

İşte böyle bir devirde ve böyle bir memlekette bir insan
doğuyor. He­nüz küçükken annesi, babası ve dedesi vefat ediyorlar. Şartların bu
kadar ağır ve imkânların bu kadar sınırlı olduğu bir dönemde bir Arap çocuğu,
hakkı olduğu aile himayesinden de mahrum kalıyor. Biraz büyüyünce be­devi
çocuklarla çobanlığa başlıyor. Gençliğinde ticaretle meşgul oluyor. Yukarıda
özelliklerini sıraladığımız bir ortamda yetişiyor. Herhangi bir âlim veya vâizin
yanında da görülmüyor. Zâten o devrin Arabistan’ında âlim kabilinden kimse
yoklu. Evet, birkaç defa Arabistan’ın dışına çıkma fırsatını buluyor ama
yolculuğu sadece Şam’a kadar uzanıyordu. Bu yol­culuk da o dönemde Arap
tacirlerinin yaptığı ticari seyahatlerden farklı değildir. Şimdi bir an için
Resul-ü Ekrem’in bu ticari yolculuklar sırasında bir iki kez bilgi ve kültür
kaynaklarından yararlandığını farzetsek bile, bu şekilde bölük pörçük elde
edilen bilgi ve gözlemin gayet yüzeysel ve sı­nırlı olduğunu söyleyebiliriz. Bu
tür parça parça ve acil durumlarda elde edilen bilgiyle kimsenin kişiliği
değişemez. Bu noksan bilgilerin, bir kişi­yi çevresinden koparacak ve hatta
kendisini bambaşka bir insan yapacak çapta olduğunu söylemek abestir. Okuması
yazması olmayan bir bedeviyi, sadece bir ülke değil, bütün dünyanın ve bir çağın
değil, bütün çağların li­deri ve önderi yapacak bilgilerin bu tür ayak üstü
sohbetlerle elde edilece­ğini sanmak gerçekten saflıktır. Kendisinin
yabancılardan” bir ölçüde bilgi alış-verişinde bulunduğunu kabul etsek bile, bu
bilgi ile kimsenin o çağda bilemediği herhangi bir emsalini göremediği ve halta
hiçbir yerde bulun­mayan din, ahlâk, medeniyet ve kültürün en alâsını sunacak ve
şahsen temsil edecek ve yaşayacak hale gelmesine inanmak zordur.

3.2.3. Kişiliği
ve Karakteri

Sadece Arabistan’ın değil, bütün dünyanın o zamanki halini bir
defa daha gözünüzün önüne getirin ve bunun karşısında şu hususlara dikkat edin.
Söz konusu kişinin hangi şartlar altında doğduğuna, ailesinin nasıl olduğuna,
çocukluğunun nasıl bir çevrede geçtiğine, gençliğinde ne yaptı­ğına ve kimlerle
haşir neşir olduğuna. Daha ilk bakışta kendisinin bam­başka bir insan olduğuna
kanaat getirirsiniz. Ondan daha yüksek ahlâklısı ve temiz karakterlisi yoktur.
Hiçbir zaman yalan söylemez. Doğru sözlü­lüğüne bütün millet şahittir. En ezeli
düşmanı bile falanca yerde veya za­manda, yalan söylediğini iddia edemez.
Kimseye kötü sözler söylemez. Kimse O’nun şu veya bu vesile ile küfür
söylediğini veya müstehcen şey­ler konuştuğunu ileri süremez. Her türlü insanla,
her konuda görüşür ama kimse ile ağız kavgası yaptığı, sert konuştuğu
söylenemez. Dili sert değil, yumuşak ve tatlıdır. Öylesine tatlı dillidir ki
O’nunla konuşan ve sohbet eden kişi olgunluğuna hayran kalır. Kimseye kötü
muamele yapmaz, kim­senin hakkını çiğnemez. Yıllarca ticaretle meşgul olmasına
rağmen bir de­fasında bile birinin parasını yediği veya para yüzünden kavga
çıkardığı vaki olmamıştır. Beraber çalıştığı herkes dürüstlüğüne inanmıştır.
Öylesi­ne doğru sözlü ve ilişkileri dürüst olan bir insandır ki, herkes O’na
“emin” lakabını takmıştır. Dürüstlüğüne o kadar inanılıyor ve güveniliyor ki
düş­manları bile para ve kıymetli eşyalarını O’na emanet ediyorlar. Her tarafta
hayasızlık ve çıplaklık almış yürürken, kendisi çocukluğundan beri her zaman
uygun kıyafette bulunmuş, hayalı davranmıştır. Ahlâksızlık yanın­dan bile
geçmemiştir. İçkiye dokunmaz, kumar oynamaz, görgüsüz ve kültürsüz İnsanlar
arasında temizlik ve erdemliliğin timsâlidir. Laubalilik­ten nefret eder.
Temizlik ve taharet hayranıdır. Yumuşak kalbli ve merha­metlidir, herkesin
derdini paylaşır. Başkaları için acı ve eziyet çeker. Çev­resi, vahşilerle
doluyken kendisi şiddet ve kan dökülmesinden nefret eder. Aşiretler arasındaki
kavgalardan uzak durur, şahsi ve ailevi çatışmalara katılmaz, hatta bunları
tasvip de etmez. Herkes putlara taparken, O akıl ve mantıkla hareket eder. O’na
göre, gökler ile yeryüzü arasında tapılacak hiçbir şey yoktur. Hiçbir yaratığın
önünde eğilmez. Putlara kurban verme­yi veya putlara adanan hediye ve
yiyecekleri kabul etmez. Gönlü her türlü şirke ve mahluklara tapılmasına razı
olmaz. Kısacası, bu insan alacakaran­lıkta etrafını aydınlatan bir kandil ve âdi
taşlar arasında göz kamaştırıcı bir elmas gibidir.

3.2.4. Zihnî ve
Ruhi Dünyasında Değişiklik

Yaklaşık kırk yıl böylesine temiz ve dürüst bir hayat süren bu
insanın ömründe büyük bir değişiklik ve devrim meydana gelir. Çevresindeki
ka­ranlıktan canı sıkılır. Çevresindeki cehalet, ahlâksızlık, kötülük,
düzensiz­lik, şirk ve putperestlik denizinden bir anda kurtulmak ister. Bu çevre
ve ortam, O’nun tabiatına hiç uymaz. Nitekim bu pislik dolu dünyasından
bunalarak sessiz ve sakin yerlere gider, dağlar ve tepelerde huzur ve sükûnu
aramaya çalışır. Bu hareketini sık sık tekrarlar. Günlerce dağlarda ve
ma­ğaralarda hakikati arar. Oruç tutarak zihnini ve kalbini temizlemeye
çalı­şır. Düşünür, taşınır ve murakabe yapar. Çevresindeki karanlığı yırtacak,
ortadan kaldıracak bir ışık arar durur. Eline öylesine sihirli bir imkân
ge­çirmek ister ki, bununla doğru yoldan sapmış olan dünyayı kökünden yı­kıp
yeni bir dünya oluşturabilsin.

3.2.5. Kurtuluş
Çağrısı

Birden bire kişiliğinde ve durumunda muazzam bir değişiklik
meyda­na gelir. Birden bire kalbi kendisinden olmayan bir ışıkla dolar. Birden
bi­re kendisinde daha önce olmayan bir güç hisseder. Mağaranın yalnızlığın­dan
çıkıp, şehre iner. Ve insanlara taptıkları putların gerçek olmadığını, hiçbir
anlam taşımadıklarını dolayısıyla onları bırakmaları gerektiğini söyler. Hiçbir
insan, ağaç, ruh, yıldız, ay ve gezegenin tapılmaya lâyık ol­madığını belirtir.
Bunlara itaat ve ibadet etmenin gereksiz ve anlamsız ol­duğunu söylemeye
çalışır. Der ki, bu dünya, ay, yıldız, güneş, gök ve kâinat Allah tarafından
yaratılmıştır. Sizi yaratan da öldüren de Allah’tır. Sadece O’na kul olun, O’na
itaat edin, O’nun önünde eğilin. Yaptığınız hırsızlık, soygun, yağma, katliam,
zulüm, fuhuş ve diğer hayasızlıklar gü­nahtır. Bunlardan sakının, Allah
bunlardan hoşlanmaz. Doğru söz söyle­yin, doğru hareket edin. Herkese adaletli
davranın. Kimsenin canına kıy­mayın, kimsenin malına göz dikmeyin. Hakkınız ne
ise alın, hakkı olana hakkını verin. Hepiniz insansınız ve bütün İnsanlar
eşittir. Kimse rezil ve alçak olarak doğmamıştır. Aynı şekilde kimse şeref ve
haysiyet madalya­sıyla dünyaya gelmemiştir. Büyüklük ve üstünlük ırk ve soydan
değil, Al­lah’a yakın olmak ve dürüst olmaktan gelir. Allah’tan korkan, ahlâkı
temiz olan üstün insandır. Gerisi boştur, öldükten sonra hepiniz dirilecek ve
Al­lah’ın huzuruna çıkacaksınız. Herkes kendi söz ve hareketlerinin
muhase­besini yapacak, Allah’a hesap verecektir. Her şeyi bilen ve gören Allah,
yaptıklarınızın muhakemesini görüp son kararını verecektir. O’ndan hiçbir şey
saklayamazsınız. Bütün hayatınız açık bir kitap gibi Allah’ın önünde duracaktır
ve O, bu kitaba göre hakkınızda hükmünü verecektir.) O Adil-i Mutlak’ın nezdinde
kimse kimsenin avukatlığını yapamayacak, kimse kimseyi kurtaramayacaktır.
Allah’ın katında ne rüşvet geçerlidir, ne de şan ve şöhret.Orada ne ırk
sorulacak ne aile şeceresi. Tek değer ölçüsü iman ve iyi amel olacaktır, iman ve
amel sermayesi bol olan doğruca cennete gidecek, bundan yoksun olan ise cehennem
ateşinde yanacaktır.

İşte O büyük insan, mağaradan çıkıp böyle bir kurtuluş
çağrısında bulundu, bu şekilde halkına seslendi.

3.2.6. Halkın
Tepkisi

Cahil halk sert bir tepki gösterir ve O’na birden bire düşman
kesilir. Ona küfür eder, taş atar. Bir gün değil, iki gün değil, birkaç ay
değil, tam on üç yıl kendisine zulüm eder, eziyet çektirir. Nihayet evinden,
ocağından koparıp sürgüne gönderir. Bununla da yetinmez, sığındığı yerde
kendisini ve taraftarlarım rahat ettirmez. Bütün Arabistan’ı O’na ve bir avuç
taraftar­larına karşı ayaklandırır ve tam sekiz yıl kendileri için suikast
hazırlar, kendilerine karşı üst üste seferler düzenleyip, saldırıya geçerler.
Fakat bü­tün bu güçlük ve engellere rağmen o büyük insanın azmi kırılmaz.

Bu halk, bu millet neden kendisine düşman kesilmiştir? Bu bir
para ve arazi kavgası mıydı? Bir kan davası mıydı? Yoksa O onlardan bir mal mı
talep ediyordu? Hayır, hiçbir şey! Bütün düşmanlık kin ve nefret sırf Allah’a
çağırdığı içindi. Onlar hayret ediyorlardı; bu adam bizi neden tek Allah’a
inanmaya, itaat etmeye davet ediyor? Bizi neden putperestlik, şirk ve fuhuştan
alıkoymak istiyor? Kâhin, keşiş ve rahiplerin ekmeğine niçin mani oluyor? Kabile
reislerinin sultasını neden kırmak istiyor? İnsanlar arasındaki farkı neden
kaldırmak istiyor? Aşiret kavgaları ve ırkçı taas­supların niçin cehalet
olduğunu söylüyor? Eski çağlardan beri süregelen toplum düzenini neden bozmak
istiyor? Halk demek isliyordu ki: “Senin talimatın aile ve toplum düzenimize
ters geliyor, milli geleneklerimize uy­muyor. Sen bu işten vazgeç, yoksa seni
yaşatmayız.”

3.2.7. Baskı ve
Zulme Karşı Direniş

Peki, bu insan neden bunca baskıya uğradı, neden bu kadar eziyet
çekti? Milleti O’na hükümdarlık vermeye hazırdı ve talimatından vazge­çerse,
O’nu servete boğmaya hazırdı. Ancak O her şeyi reddetti ve tebliği­ni, vaazını
vermekten vazgeçmedi. Hem de her türlü zorluk ve zulme katlanarak. Bu niçin
böyle idi? İnsanlar Allah’a inanıp, dürüst olsalardı, O herhangi bir şahsi
menfaat mi elde edecekti? O’nu yolundan caydırmayan iktidar, servet ve
başkalarına hükmetmekten daha cazip ve faydalı bir şey mi vardı? Ne gibi bir
menfaat O’nu tam yirmi bir yıl her türlü bedeni ve ru­hi eziyet ve işkenceye
katlanmaya itti? Düşünün; fedakârlık, iyi niyet ve yardımlaşmanın bundan daha
büyük ve yüce bir örneği var mıdır? Kişi kendi nefsi için değil, başkalarının
maddi ve manevî faydası için bunca zahmete ve külfete katlanabilir mi? Hem de
iyi olmalarını, doğru yolu bulmalarını istediği millet O’nu taşlarken, evinden
barkından koparırken ve sürgünde de peşini bırakmazken!

Bir yalancı, bir sahtekâr, aslı astarı olmayan bir şey için
bunca güçlük ve engellerle boğuşabilir mi? Macera peşinde olan bir şahıs sadece
tahmin ve kıyasına dayanarak davasını böyle savunabilir mi? Bunca yalan, iftira
ve ithamların yanı sıra fiili müdahaleye ve tecavüze karşı dayanabilir mi? Bir
hokkabaz veya bir soytarı ortaya attığı bir oyun için, büsbütün ayağa kalkan bir
millet ve memlekete karşı son ana kadar mücadele edebilir mi? Bir hilekâr ve bir
şakacı sadece keyfi için büyük ordulara karşı koyabilir mi? Bu azim, bu
kararlılık, bu sebat kendisinin ne kadar haklı olduğunu, davasının ne kadar
sağlam olduğunu zaten gözümüzün önüne sermiyor mi? Davasının noksan veya zayıf
olduğunu bilen bir kişi tam yirmi bir yıl her türlü muhalefete nasıl karşı
koyabilirdi?

Söz konusu insanın durumunda göze çarpan bu değişikliğin yanında
bir değişiklik daha vardı ki, bu daha da şaşırtıcıydı.

3.2.8. Tutum ve
Davranışındaki İkinci Büyük Değişiklik

Kırk yaşına kadar o bir Arap’tı, diğer Araplar gibi. Bu süre
içinde kimse bu tüccarın büyüleyici hitabetine tanık olmamıştı. Kimse O’nun
ilâhiyat, ahlâk, felsefe, siyaset, hukuk, iktisat ve biyoloji’nin en derin
ku­ral ve tezlerinden bahsettiğini duymamıştı. Kimse, Tanrı, melekler, sema­vi
kitaplar, geçmiş peygamberler, eski ümmetler, kıyamet, ölümden son­raki hayat,
cennet ve cehennem hakkında tek bir söz söylediğini işitme­mişti. Şüphesiz,
temiz bir karakteri, efendi bir kişiliği vardı, ama kırk ya­şına kadar hayatında
olağanüstü herhangi bir değişikliğe rastlanmamıştı. Dolayısıyla O’nun ilerde
büyük bir insan olacağını kimse sezememişti. Yakın çevresindekiler sessiz,
sakin, barış sever ve dürüst bir kişi olduğu­nu biliyordu. Ancak kırk yaşından
sonra mağaradan çıkınca sanki dünya­lar değişmişti.

Artık O, yepyeni sözler söylüyordu. Konuşmasında öyle bir
çekicilik, söylediklerinde bir cazibe vardı ki kendisini duyanlar büyülenmiş
gibi oluyorlardı. Kelâmı öylesine etkileyici idi ki ezeli düşmanları bile,
etki­lenmemek için O’nu dinlemekten kaçıyorlardı. Fesahat ve belağati öylesi­ne
kuvvetliydi ki, aralarında büyük şair, hatip ve konuşmacının bulundu­ğu bütün
Arap milletine açıkça meydan okuyor ve diyordu ki: “Okudu­ğum sûre ve ayetlere
benzer bir tek sûre ve ayet getirin, köleniz olayım.” Ama kimse buna cesaret
edemedi. Zira Arapların kulağı böylesine zarif, böylesine hitabet dolu bir
konuşmaya alışmamıştı.

Bu şahıs şimdi bir anda emsalsiz bir hekim, eşine rastlanmayan
bir ıs­lahatçı, yeni bir medeniyetin kurucusu, usta bir siyasetçi, üstün
kabiliyetli bir hukukçu, yüksek seviyeli bir hâkim ve tecrübeli bir komutan
hüviyetleriyle karşınıza çıkıyor. Bu şahıs Arabistan çöllerinin cahil
bedevilerine akıl, mantık ve hikmetin öylesine derin ve çekici meselelerini
anlatıyor ki bunun eşine ne geçmişte rastlanmış, ne de gelecekte benzeri
bulunacaktır. Bu ümmî, artık ilâhiyat üzerine konferans verebiliyor, milletlerin
tarihi ve iniş çıkış sebepleri konusunda konuşmalar yapabiliyor, felsefenin
karma­şık kurallarından bahsedebiliyor, geçmişteki ıslahatçıların günah ve
se­vaplarını bir kitap gibi okuyabiliyor, dünyanın çeşitli din ve mezheplerini
eleştirebiliyor, milletler arasındaki davalarda ve kavgalarda karar
verebili­yor, ahlâk, medeniyet ve kültürün en güzel derslerini verebiliyordu.

Bu insan bununla da yetinmiyor, toplum, ekonomi, sosyal
problemler ve uluslararası ilişkilerle ilgili kanun ve beyannameler
çıkarabiliyordu. Bu hususta öyle kanunlar hazırlıyor ve hukuk nizamı meydana
getiriyordu ki, büyük hukukçu ve âlimler, bütün ömürlerini bile harcadıktan
sonra bu gi­bi eserler ortaya çıkaramazlardı. Hatla zaman ilerledikçe ve
insanoğlu ge­lişme kaydettikçe bu kanun ve kuralların hikmetini daha iyi
anlayabil­mektedir.

O, sessiz, mütevazı ve alçak gönüllü tüccar, -ki hayatında
kılıca bile dokunmamış, hiçbir askeri eğitimden geçmemiş hayatında sadece bir
kere bir çarpışmayı uzaktan seyretmişti- birden bire cesur bir asker
oluveriyor­du. Öyle bir asker ki muharebenin en şiddetli anında bile mevziden
kıpır­damıyordu. Öyle büyük kumandan olmuştu ki, dokuz yılda bütün Arabis­tan’ı
fethediyordu. Öylesine müthiş bir askeri liderdi ki, meydana getirdiği ordu,
askeri düzen ve milletine aşıladığı askeri ruh sayesinde, çaresiz ve miskin
Araplar sadece birkaç sene zarfında dünyanın iki muhteşem askeri gücünü alt üst
ediyorlardı.

O sessiz ve kendi halindeki insan, ki kırk yaşma kadar herhangi
bir siyasi konuyla ilgilendiği görülmemişti, bir anda öyle büyük bir devlet
adamı, ıslahatçı ve politikacı oluverdi ki, yirmi üç yılda 1.2 milyon mil
ka­relik Arabistan çölünün dağınık, kavgacı, cahil, dik kafalı, kültürsüz
kabi­lelerini telgraf, telefon, radyo, demiryolları veya karayolları basın ve
ya­yın gibi ulaşım ve haberleşme araçları olmaksızın bir dine, bir medeniye­te,
bir kanuna ve bir hükümete bağlayıverdi. Düşüncelerini değiştirdi, ahlâklarını
düzeltti, kültürsüzlüklerini kültürle ikame etti, vahşiliğini me­deniyete
çevirdi, kötülük ve ahlâksızlıklarını iyilik, takva ve dürüstlüğe dönüştürdü.
Kanunsuzluk ve anarşi hareketlerini gıpta edilecek bir kanuna saygınlık ve
devlete, nizama bağlılığa çevirdi, asırlarca içinden kaliteli ve yetenekli bir
insanın çıkmadığı kısır bir milleti öylesine verimli ve bere­ketli yaptı ki, her
alanda yüzlerce ve halta binlerce uzman, âlim, sanatçı ve ünlü şahsiyetler doğdu
ve dünyaya din, ahlâk, medeniyet ve kültür dersleri vermeye başladılar.

3.2.9. Güzel
Ahlâk

Üstelik, bütün bunları zulüm, cebir, hile ve aldatmaca ile
yapmadı. Aksine bu muazzam değişiklik ve gıpta edilecek devrimi, herkesi kendine
hayran bırakan güzel ahlâkı, kalbleri fetheden efendiliği, kibarlığı ve
zi­hinleri etkileyen vaaz ve telkinleriyle yaptı. Güzel ve üstün ahlâkıyla
düş­manlarını dost yaptı, merhamet ve şefkatle gönüllere taht kurdu, adalet ve
dostlukla hükümet işlerini yürüttü, hakkaniyet ve doğruluktan bir mili­metre
bile ayrılmadı. Savaşla da kaba kuvvete ve vahşete başvurmadı, kimseye hile
yapmadı, sözünden caymadı. Ezeli düşmanlarından bile inti­kam almadı. Kanını
emmek isteyen, O’nu taşlayan, O’nu sürgüne gönde­ren, O’nun aleyhinde bütün
Arabistan’ı ayaklandıran, hatta cinnet getirip amcasının ciğerini çiğneyenleri
bile affetti, şahsi kin veya garaz için kim­seden intikam almadı.

Bütün bunların yanı sıra, tüm ülkenin tek hâkimi olmasına
rağmen, fakir bir hayat sürecek kadar fedakâr bir insandı. Bütün ülkenin
hükümda­rı ve şöhreti ile nüfuzu yurtdışına da taşmış olmasına rağmen sadeliğini
terk etmedi. Her türlü servet ve zenginlikten yararlanma imkânı bulunma­sına
rağmen, yaşantısında bir değişiklik olmadı. Hasır üzerinde yalar, ola­ğan
elbiselerle vücudunu sarar, fakir yemeği yer, bazen günlerce ağzına bir tek
lokma girmezdi. Geceleri kalkıp namaz kılar, dua ederdi. Bazen bütün gece ümmeti
için dua ederdi. Fakir fukaraya yardım eder, bir işçi gibi onların hizmetine
koşardı. Ömrünün sonuna kadar mağrur insanların, despot ve padişahların gurur ve
gösterisine kapılmadı. Alelâde bir insan gibi herkesle görüşür, dertleşirdi.
Ümmet arasına karışıp onlarla öyle mü­tevazi bir şekilde konuşurdu ki, bir
toplantıda milletin önderi, halkın sev­gilisi, ülkenin hükümdarının da bulunduğu
fark edilemezdi. Maddi ve manevî rütbesi bu kadar büyük olan bir kişi sokaktaki
adamıyla aynı seviye­de ve aynı kılıkla buluşur, konuşurdu. Kendisine ait olan
her şeyi ve hakkı olan bütün mirasını ümmetine bıraktı. Öz evlâtlarının hakkını
ümmetinin haklarından üstün kılmadı, kendilerine herhangi bir imtiyaz veya
üstünlük tanınmasına şiddetle karşı çıktı. Öyle ki, çoluk çocuklarını ve diğer
aile üyelerini zekât alma hakkından mahrum bıraktı. Sırf taraflar ve
dindaşla­rının ilerde, çocuklarına ve aile fertlerine zekâtların tümünü vermeye
baş­layabilecekleri korkusuyla!

3.2.10. Yeni Bir
Çağ Açan

Bu büyük ve muhteşem insanın meziyetleri ve faziletleri burada
bit­miyor. Gerçek mevkii ve yerini tesbit etmek için dünya tarihine şöyle bir
göz atmanız gerekiyor. Göreceksiniz ki, bin dört yüz yıl önce dünyaya ge­len
Arabistan çölünün bu ümmi ve sade insanı, aslında eski çağı kapatarak yeni bir
çağ açan Cihan Önderi’dir. O yalnızca kendisini tanıyanların, ken­dine bağlı
olanların değil, kendisini tanımayanların da lideridir. O’na dil uzatmaya
cesaret edenler, düşüncelerine, hayat düzenlerine, kanunlarına ve kısacası modem
çağa O’nun getirdiği ruhun ne kadar nüfuz ettiğini bil­miyorlar.

Dünya insanlarının fikir ve hayallerini vehimler, batıl itikat
ve ruh­banlıktan gerçekçiliğe ve dürüst bir dünyacılığa çeviren insan O’dur.
Mu’cize ve keramet isteyen dünyaya, akıllara durgunluk veren gerçekleri öğ­reten
ve aklî ölçüler kullanmayı telkin eden O’dur. İnsanların, cehalet ve vehameti
terk edip, gözleriyle Allah’ın kudreti ve tabiatın sırlarını görme zevkini
sağlayan O’dur. Hayal âleminde yaşayan, olur olmaz şeyler için tahmin
yürütenleri akıl, mantık, müşahede ve tetkike davet eden ve alıştı­ran O’dur. O,
akıl ile his arasındaki değer ölçüsünü insana öğretti. Madde ile Ruh arasında
bağ kurdu. Din ile ilim ve amel arasında irtibat kurdu. Dinin gücüyle, fen ve
bilime ilgiyi arttırdı, aynı şekilde bilimin dinle ilgi­lenmesini sağladı. Şirk
ile putperestliğin kökünü kazıdı ve ilmin kuvvetiy­le tevhide inancı öylesine
sağlamlaştırdı ki müşrikler ile putperestlerin dinlerinde bile tek tanrıyla
ilgili inancın öğeleri görülmeye başlandı. Ah­lâk ve ruhaniyetin temel
fikirlerini değiştirdi. Eskiden dünyayı terk edip, nefsi öldürmek ahlâk ve
faziletin vazgeçilmez yolu sayılırdı. Ama O onla­ra dünyadaki sorunlarla
ilgilenerek, cemiyet kurallarının dışına çıkılmayarak ve dünya nimetlerinden
tamamıyla yararlanarak ebedi hakikati bulma­nın mümkün olacağını öğretti. Aynı
şekilde dünyevi ve maddi sorunlarla uğraşırken ölçülü davranılması ve ahiret ile
öbür dünyadaki hayatın unu­tulmaması gerektiği fikrini yerleştirdi. Ayrıca,
insanın gerçek değerinin ne olduğunu öğreten de O’dur. Putlar, ilâhlar ve
Allah’ın oğlundan başka kimseyi peygamber, dini lider ve tapılmaya lâyık nesne
veya kişi olarak kabul etmeye yanaşmayanlara, bir insanın evrensel hükümranlığın
temsil­cisi ve alemlerin Rabbi’nin naibi, halifesi olabileceğini vurgulayan
O’dur. İnsanların kuvveti ve kudretine göre yanlarında diz çökenlere, onlara
ta­panlara bunların basit insanlardan farkı olmadığını anlatan da O’dur. Her
güçlü ve iktidarlı insana Tanrı diyerek sarılanlara, insana sadece insan
muamelesi yapılması gerektiğini öğreten O’dur. Hiçbir insanın doğuştan ulviyet,
kutsallık, hükümdarlık ve efendilik sıfatlarını taşımadığını, aynı şekilde
kimsenin alçaklık, mahkûmiyet ve esaret damgası vurularak dün­yaya gelmediğini
söyleyen de O’dur. Dünyada İnsanlar arasındaki birlik, beraberlik, eşitlik,
sevgi, saygı ve özgürlük düşüncelerini yaratan ve güç­lendiren işte bu talimat
ve telkinlerdir.

Hayal âleminden gerçeklere dönün ve bu ümminin liderlik
dehasının pratik sonuçlarına bir göz alın. Bunları devletlerarası ilişkilerde,
devlet hukukunda, belli başlı anlaşma ve sözleşme ile kanun ve kurallarda
rahat­ça görebilirsiniz. Ahlâk, adap, tahâret, kültür ve medeniyetin birçok
usûlü O’ndan alınmıştır. Toplumun pek çok kurallarının kaynağı O’dur.
Ekono­miyle ilgili getirdiği bir dizi teori ve uygulamalar dünyada nice doktrin
ve devrimlerin gerçekleşmesine ve bu sürecin hâlâ devam etmesine yol aç­mıştır.
Devlet ve hükümet ile ilgili ilke ve kuralları dünyada sayısız siyasi
ideolojinin doğması ve rejimlerin kurulmasına sebep olmuştur. Adalet ve hukuka
ait olan düzenlemeleri dünyanın adlî sisteminde ve hukuk edebi­yatında gözle
görülür değişiklikler meydana getirmiştir. Dünyada savaş ve barışın ilk kez
medeni kurallar içinde yapılmasını sağlayan işte bu Arap ümmîsidir. Çünkü daha
önceki çağlarda savaşın da bazı kuralları olabileceğine ve çeşitli milletler
arasındaki anlaşmazlıkların ortak insanlık değerlerine dayanılarak
giderilebileceğine kimse inanmıyordu.

3.2.11. Çok Yönlü
Şahsiyet

İnsanlık tarihinde bu hârika insanın mevkii ve yeri o kadar
üstün ve yüksektir ki, gelmiş geçmiş bütün büyük insan ve kahramanlar O’nun
yanında küçük ve önemsiz kalırlar. Dünyada birçok büyük insan doğmuştur, ama
hiçbirinin meziyetleri bir iki alandaki uğraşı ve başarıdan öteye git­mez. Ya
teorisyendir, pratiği yoktur, ya da pratiği varsa teorisi zayıftır. Kimi siyasi,
kimi askeri dehada rakipsizdir. Birinin gözü sosyal hayatın tek bir cephesine
öylesine dikilmiştir ki, diğer bütün cepheleri gözünden kaçmıştır. Bir başkası
ahlâk ve ruhaniyete o kadar dalmıştır ki, ekonomi ve politikayı bilememiş, hatta
dünyadan elini eteğini çekmiştir. Buna kar­şılık biri ekonomide ve politikada
tek söz sahibi haline gelmiş, ama ahlâk ve faziletten nasibini alamamıştır.
Kısacası, tarihte kime bakarsanız tek cepheli, tek meziyetli kahraman veya
uzmandır. Fakat bir tek şahsiyet vardır ki, bütün meziyetleri kendisinde
toplamıştır. Bu büyük insan hem filozof hem hakimdir, hem de söylediklerini
aynen tatbik etme başarısını göstermiştir. O aynı zamanda büyük bir devlet
adamı, askeri lider, hukuk adamı ve hukukçu, ahlâk hocası, dini ve manevî
önderdir. Bakış açısı bü­tün bir insan hayatını kapsayacak kadar geniş olmasına
rağmen en küçük ayrıntılar bile dikkatinden kaçmaz. Sofrada yemek yemenin adabı
ve vü­cut temizliğinin usullerinden tutun da milletlerarası münasebetlere kadar
her konuda emir ve talimat verir. Kendi getirdiklerine dayanan bir mede­niyet
oluşturur. Ve insan hayatının bütün alan ve yönleri arasında tam denge kurabilen
bir hayat düzeni getirir. Böylesine çok yönlü ve çok yete­nekli başka bir lider
ve kahraman gösterebilir misiniz?

3.2.12. Çevresini
Aşan Bir Şahsiyet

Dünyanın hemen hemen bütün şahsiyetlerinin yetişmelerinde
çevre­lerinin rolü büyük olmuştur. Fakat sözünü ettiğimiz insanın bambaşka bir
özelliği vardır. Bu insanın yetişmesinde çevresinin hiçbir rolü olmadığı
görülür. Arabistan’ın o zamanki durum ve koşullarının böyle bir tarihi
şahsiyetin doğmasına müsait olduğu da söylenemez. Arapların en çok ih­tiyaç
duyduğu belki de aşırı milliyetçi bir liderdi. Böyle bir lider kabileler
arasındaki kavga ve çekişmeye son verip Arapları bir millet haline getire­bilir,
ülke içinde birlik sağlayarak ve çevredeki ülkeleri fethederek güçlü bir Arap
krallığı kurabilir ve nihayet, Arapların siyasi ve iktisadi gelişme­sini mümkün
kılabilirdi. Bu liderde Arapların bütün kötülükleri bulunabi­lir ve baskı,
zulüm, acımasızlık, katliam, hile, desise ve mümkün olan her kötü yola
başvurarak milletinin geleceğini teminat altına almaya çalışabi­lirdi. Arap
toplumunun o günkü yapısı yukarıda özelliklerini saydığımız bir liderin ortaya
çıkmasını gerektiriyordu. Hegel’in tarih felsefesi veya Marks’ın tarihin maddi
yorumu açısından ,böyle bir ortamda çevrede yalnızca bir ulusu birleştirebilecek
ve devlet kurabilecek bir liderden baş­ka birine ihtiyaç olmadığına inanırsınız.
Ama Hegel ile Marks’ın felsefeleriyle aşağıdaki durumun izahı mümkün olabilir
mi?

Bir yandan o zamanki Arabistan ve hatta bütün dünyanın perişan
ha­lini göz önünde bulundurun, diğer yandan güzel ahlâkı öğreten, insanlığı
ıslah eden, nefisleri temizleyen ve cahiliyyenin tüm evham ve hurafelerini yok
eden birini düşünün. Öyle biri ki, bakışları ülkesi, halkı ve ırkının bü­tün
sınırlarını aşıp dünyaya ve bütün insanlara uzanmıştı. O, sırf kendi yandaşları
veya vatandaşları için değil, bütün İnsanlar için cihanşümul bir ahlaki, manevî,
medeni ve siyasi nizamın temellerini attı. O, sosyal ve ekonomik meseleler ile
milletlerin siyaseti ve uluslararası ilişkilerin sağ­lıklı temellere
dayandırılması ve çözümlenmesini hayal aleminde değil, yaşadığımız gerçekler
dünyasında sağladı. O, maddiyat ile maneviyatı öy­lesine dengeli biçimde
birleştirdi ki, herkes O’nun hikmetine ve basiretine hayran kaldı. Şimdi kalkıp
siz bu insanın Arap cahiliyye devri ve ortamı­nın bir ürünü olduğunu
söyleyebilir misiniz?

3.2.13. Tarihi
Oluşturan Şahsiyet

Şurası bir gerçektir ki bu insan, kendi çevresinin ürünü
değildi. Fakat bu noktayı iyice inceleyecek olursak, şahsiyetinin zaman ve mekân
sınır­larını da aştığını göreceğiz. Uzak görüşlülüğü çağın koşullarını bir yana
bırakıp yüzyılları bir anda kapsamıştır. O, bütün insanları zaman tünelin­den
geçirmiş, onları her çağda ve her ortamda tasavvur edebilmiştir. Bu sebepten
dolayıdır ki, İnsanlar için her devirde ve her şart altında geçerli ve
uygulanabilir hayat kurallarını tanzim etmiştir. O, tarihin yıprattığı kişi ve
varlıklardan değildir. O, diğer büyük şahsiyetler gibi sadece kendi çev­resi
veya dönemi için iyi sayılan bir lider değildir. O, herkesten ayrı, her­kesten
seçkin öyle liderdir ki tarihin akışıyla hareket etmiş ve her çağda kendi
çağındaki kadar yeni ve ilerici görülmüştür.

Genelde cömertçe “tarihi oluşturanlar” olarak vasıflandırılan
kişiler aslında “tarihin oluşturduğu” kişilerdir. Gerçekten bütün insanlık
tarihinde “tarihi oluşturan” bir tek kişi varsa, o da işte peygamberdir. Tarihi,
araştırıcı bir zihniyetle ele alacak olursak, bütün ihtilâl, inkılap ve ıslahat
yapan kişi ve liderlerin zamanın şartlarından büyük ölçüde yararlandıklarını
görürüz. Pek çok durumlarda bugün ani ve harikulade olarak
nitelendirebile­ceğimiz devrim ve değişiklikler için şartların hazır olduğunu
anlayabiliriz. Çoğu hallerde devrim için zeminin elverişli olduğuna, hatta
devrimin yönünü tayin edecek şartların bulunduğuna tanık oluruz. Bir devrimcinin
görevi bu şartları fikirden eyleme dönüştürmek olmuştur. Yani başka bir
de­yimle, büyük devrimci ve devlet adamı dediğimiz pek çok lider, genellikle
sahnesi hazır ve rolü belirlenmiş birer oyuncudan farksızdır. Fakat, tari­hi
oluşturan ve gerçek bir devrim yapan bu kişiye bakın ki ihtilâl ve inkılâbın
şartlarını kendisi oluşturmuştur, inkılâb için malzemeyi kendisi ha­zırlamıştır.
İnkılâbın ruhu ve bunu gerçekleştirecek, yaşatacak hiçbir şey ortada yokken,
yeni bir ruh, yeni bir insan türü ortaya koymuştur. Kendi kişiliğini eriterek
binlerce kişinin kalbine girmiş ve onları istediği hale ve kıvama getirmiştir.
Kafa ve kalp birliği ve çelik gibi irade gücüyle devri­min şartlarını kendisi
hazırlamıştır. Bu devrimin şeklini ve yönünü kendi­si tayin etmiştir. Sonra yine
kendi irade gücüyle hadiselerin seyrini değiş­tirmiş ve istediği istikâmete
götürmüştür. Tarihin oluşumunu böylesine etkileyen ve böylesine harikulâde bir
değişimi meydana getiren bir başka, inkılabçı var mıdır?

Şimdi gelin şu soruyu kendi kendimize soralım: Bin dört yüz yıl
önceki karanlık dünyada, Arabistan gibi en karanlık ülkenin bir köşesinde önce
çobanlık, daha sonra ticaretle uğraşan, okuma yazması olmayan bir kişide bu âni
değişiklik, bu muazzam devrim nasıl meydana geldi? Nasıl oldu da bu sade
vatandaş böyle münevver bir kişi oluverdi? Bunca güç, bilgi, ye­tenek ve
terbiyeyi nerden kazandı? Siz derseniz ki bunların hepsini kendi­si bulmuştu,
hayal gücünü kullanmıştı. Ben derim ki eğer bunları kendisi bulmuşsa O’nun
peygamberlik değil, tanrılık iddiasında bulunması gere­kirdi. Şayet o böyle bir
iddiada bulunsaydı, Rama’yı ilâh ilan eden, Krişna’yı mücessem tanrı olarak
kabul eden, Buda’ya tapmaya başlayan, Hz. Îsa’yı kendiliğinden Allah’ın oğlu
mevkiine çıkaran ve hatta ateş ile rüzgar ve suya tapan bu dünyanın insanları,
böylesine dirayetli ve meziyetli bir kişiyi tanrı olarak kabul etmekten
çekinmezlerdi. Fakat bakın O, kabiliye­tini ve fevkalâde kuvvetlerini kendisine
mal etmiyor ve “ben de insanım, tıpkı sizin gibi, hiçbir şey benim değildir.
Bende ne varsa Allah vergisidir. Bütün dünyada eşi bulunmayan bu kelâm, bu
harika sözler benim değil­dir, bu benim kafamın mahsulü değildir. Bu, kelimesi
kelimesine Al­lah’tan gelmiştir ve bunun için bütün hamdler Allah’a olsun.
Başardığım işlerin, çıkardığım kanun1ann, size öğrettiğim usullerin hiçbiri, ama
hiçbi­ri, düzmece değildir. Benim aklım ve gücüm bu büyük işleri başarmaya
yetmez. Adım adım Rabbimi izlerim, her konuda benim yol göstericim O’dur. Her an
O’na muhtacım. Bana O’ndan işaret gelir gelmez ağzımı açar, adımımı atarım”
diyor.

Bakın bu sözler ne kadar harikadır. Ne kadar doğru ve samimidir.
Bir yalancı kendisini haklı çıkartmak ve büyütmek için elinden gelen yalanla­rı
uydurur, yapamadıklarını yaptığını söyler, başkalarının mallarının ken­disine
ait olduğunu iddia eder. Ama Peygamber, kendisinde bulunan me­ziyetlerin, şahsi
meziyet ve kabiliyetler olduğunu iddia etseydi bile başka­ları O’nu
yalanlayamazdı. Zira, bunu tesbit edecek imkânları yoktu. Doğ­ruluk ve
içtenliğin bundan daha büyük kanıtı olabilir mi? Çok gizli yollar­la edindiği
bilgi ve yeteneklerinin kaynağını başkalarına açıklamaktan çe­kinmeyenden daha
doğru ve dürüst biri olabilir mi? Söyleyin bana, neden O’na iman etmeyelim,
neden peygamberliğini teyid etmeyelim?

3.3. HZ. MUHAMMED’İN PEYGAMBERLİĞİ
LEHİNDE KUR’AN’IN İLERİ SÜRDÜĞÜ DELİLLER

Kur’an-ı Kerim’de deniliyor ki:

“Ey Nebi, sen bundan evvel ne bir kitap okuyordun ne elinle
yazıyor­dun. Eğer böyle olsaydı, bâtıl’a tapanlar şüpheye düşebilirlerdi.
Aslında bunlar, ilim sahiplerine parlayan birer işarettirler.” (Ankebût; 48-49)

Bu ayet açıkça Hz. Peygamber’in okuma yazma bilmediğini
vurgulu­yor. Eğer bunun aksi olsaydı bütün ömrünü aralarında geçirdiği
kabilesi­nin ve bulunduğu şehrin insanları bunu bilir ve şahitlik ederlerdi. Ama
on­lar O’nun okuyup yazma bilmediğini biliyorlardı.

3.3.1. Ümmiliğin
Nübüvvet İ
le İlgisi

Bu noktaya değindikten sonra şunları söyleyebiliriz: Semavi
kitapla­rın talimatı, geçmişteki peygamberlerin durumu, çeşitli çağlarda ortaya
çı­kan din, mezhep ve akidelerin mahiyeti, eski İnsanlar, kavimler ve
mede­niyetlerin tarihî, siyaset, cemiyet ve iktisadın karmaşık meseleleriyle
ilgili olarak bir ümminin dilinden çıkan sözler vahiy’den başka bir şey
değildir. Eğer Hz. Muhammed (a.s.) azıcık okuma yazma bilebilseydi[1]
yakınları ile çevresindekiler O’nun herhangi bir zaman eline bir kitap aldığını,
araştırma yaptığını görmüş olsalardı, kâfir ve batıla inananlar bel­ki de
diyebilirdi ki, yukarıda bahsettiğimiz konular hakkında belirli bazı bilgiler
toplamıştır. Fakat Hz. Muhammed (a.s.)in ümmiliği, bu gibi ihti­malleri
tamamıyla ortadan kaldırmış oldu.

Bir ümmi’nin Kur’an-ı Kerim gibi muhteşem bir kitabı insanlara
sun­ması ve geçmişte kendisinde olmayan harika meziyet ve kabiliyetlere sa­hip
olması, akıl ve mantık sahibi her insan için zaten peygamberliğinin en büyük
delilidir. Dünyada tarihî kişilerden hangisinin durumunu araştıra­cak olursak,
yaşadığı çağ ve çevre ile o zamanki şartların onun yetişme­sinde büyük rol
oynadıklarını görürüz. Fakat Hz. Peygamber (a.s.) kendi çağı veya çevresinin
ürünü değildi. O’nun kişiliğindeki ani ve büyük deği­şiklik ve devrimin, mutlaka
ilâhi bir menbaı ve kaynağı vardı. Bu nedenle, yukarıdaki âyette Hazreti
Muhammed (a.s.)in kişiliği parlayan bir delile benzetilmiştir. O’nun kişiliği
aslında bir değil, bir çok delilin toplamıdır. Cahil biri bu delilleri
göremiyorsa görmesin. Ama ilim, akıl ve mantık sa­hibi kimseler bu delilleri
görür görmez, bunların ancak bir peygamberin şanına lâyık olduğuna can-ü
gönülden inanmışlardır. Şu âyete bakın:

“Bunlar diyor ki, neden bu insana Allah tarafından delil ve
işaretler indirilmedi. De ki: “Delil ve işaretler sadece Allah’ın indindedir.
Dense sadece uyarıcıyım, açık seçik (haber vermek için görevlendirilmişimdir).
Ve bu (delil) bunlara yetmiyor mu? Biz sana kitap gönderdik. Bu (kitap)
kendilerine okunuyor. Aslında, bunda, iman edenler için rahmet ve nasi­hat
vardır.” (Ankebût; 50-51)

Burada demek isteniyor ki, Hz. Peygamber bir ümmî olmasına
rağ­men, kendisine Kur’an-ı Azimüşşan gibi bir kitabın gönderilmesi bir delil
değil midir? Zâten bu kendi başına öyle bir Mu’cizedir ki herkes Hz. Mu­hammed
(a.s.)in peygamberliğine inanabilir. Bundan sonra başka bir Mu’cizeye ne hâcet
vardır? Geçmişte gösterilen Mu’cizeler âni ve geçiciydi. Halbuki bu Mu’cize her
zaman iman sahiplerinin yanında bulunacaktır. Bu kitap her gün ve her zaman
Peygamber tarafından çevresindekilere okunu­yor ve anlatılıyordu.

3.3.2.
Nübüvvet’ten Önceki Yaşantısı da Bir Delildir

“Bir kerre, bütün ömrümü aranızda geçirmişimdir.” (Yunus; 16)

Bu ayette dile getirilen gerçek, Kur’an-ı Kerim’in Hazreti
Peygam­ber’in zihninin bir ürünü olduğu hâşâ Allah’ın kelâmı olmayıp kendisinin
uydurduğu bir kitap olduğu yolunda Kureyş’li müşrik ve kâfirlerin yaptık­ları
iddiaları yalanlayacak niteliktedir. Burada, müşriklerden, diğer delil­leri bir
yana bırakıp bu daha yakın, gözle görülür gerçeğe bakmaları iste­niyor. Hz.
Muhammed (a.s.) ömrünün kırk yılını onlar arasında geçirmiş­ti. Aynı şehirde
doğmuş, gözlerinin önünde büyümüştü. Erginlik, derken orta yaşma kadar onlar
arasında oturmuş, yemiş, içmiş, alış veriş yapmış, evlenmiş, kısaca, her türlü
içtimai faaliyette bulunmuştu. Hayatının hiçbir yanı onlardan saklı değildi.
O’nun şahsiyeti açık bir kitap gibi önlerinde duruyordu. Kişiliği, davranışı ve
tulumu başlı başına birer delildiler. Haz­reti Peygamber’in hayatının şu iki
önemli yanı hemen hemen bütün Mek­ke’liler tarafından biliniyordu.

Nübüvvet’inden önceki kırk senelik süre içinde peygamber
olduğunu söylemeye başladıktan sonra birden bire dilinden dökülmeye başlayan
ilim, irfan ve hikmet dolu sözlerin herhangi bir dünyevi merci ve kaynağı hiçbir
yerde görülmemiş duyulmamıştı. Kimse onun ilmi, siyasi ve içti­mai konularla
ilgilendiğini görmemişti. Bu âni değişikliğin, kişiliğindeki güç ve yetenekten
değil dışardan, olağanüstü ve insanüstü bir kaynaktan meydana geldiği apaçık
ortadaydı. Bundan dolayıdır ki, Kur’an-ı Ke­rim’in, Hz. Muhammed (a.s.)in
hayalinin ürünü olduğu saçmalığına kim­senin inanamayacağını sezen Mekke’nin
kurnaz ve kötü niyetli insanları, bütün bunları başka birinin Hz. Muhammed
(a.s.)’e öğrettiğini söylemeye başladılar. Ne var ki, bu ikinci iddia da
birincisi kadar saçma ve asılsızdı. Zira Mekke şöyle dursun, bütün Arabistan’da
Kur’an-ı Kerim gibi ilâhî bir kitabın yazarı olacak seviyede bir bilgin veya
ilim adamı yoktu. Sonra, bu seviyedeki bir dâhi geçekten varolsaydı, Mekkeliler
ve Arap’lar kendisin­den haberdâr olmayacaklar mıydı?

Hz. Muhammed (a.s.)in, Nübüvvet’inden önceki yaşantısının ikinci
yanı daha da ilginçtir. Kendisiyle yakından, uzaktan ilgilenmiş olan her­kes
temiz karakteri ve efendi kişiliğine hayrandı. Yalancılık, hilekârlık,
dolandırıcılık ve buna benzer illetler O’nun yanından bile geçmemişti. Çevresi
ve ülkesinin hiçbir ferdi bu kötülüklerin hiçbir örneğini O’nda görmemişti.
Onlar, Hz. Peygamber’i son derece namuslu, dürüst, sözüne güvenilir, lekesiz,
doğru ve hemen hemen kusursuz biri olarak bilirlerdi. Hz. Muhammed (a.s.)in
nübüvvetinden beş yıl önce Kâ’be’nin yapımı sı­rasında Hacer-i Esved ile ilgili
meşhur olay meydana gelmişti. Bilindiği gibi, Kâbe’de Hacer-i Esved olarak
bilinen siyah taşın yerleştirilmesi ko­nusunda Kureyş’in muhtelif kabile ve
aileleri arasında anlaşmazlık çık­mıştı. Aileler meseleyi aralarında
halledemeyince şöyle bir karara varmış­lardı. Yarın sabah Harem (Kâ’be)e adım
alacak ilk kişi hakem olacaktır, o ne derse kabul edeceğiz. Ertesi sabah
Kâ’be’ye adım atan ilk kişi Hz. Mu­hammed (a.s.)den başka birisi değildi.
Kendisini görür görmez herkes bir­den haykırıverdi: “İşte emin (emanetçi,
dürüst, güvenilir) burada, bu Mu­hammed’dir, biz bunun hakemliğine razıyız”.
Aynı şekilde, Allahu Teâlâ, Hz. Muhammed(a.s.)’i Nebi yapmadan önce Kureyş
kabilesinin büyük bir toplantısında kendisinin “emin” olduğunu belgeletmişti.
Şimdi, ömründe hiç yalan söylememiş, kimseyi kandırmamış, kimseyi dolandırmamış
olan bir kişinin kalkıp böylesine büyük bir yalan söyleyeceğine böylesine
kor­kunç bir hile yapabileceğine inanabilir misiniz? Böyle bir insanın,
kafa­sında oluşturduğu fikirler ve plânların, Allah’ın sözleri ve emirleri
olduğu­nu söyleyebileceğini kabul edebilir misiniz?

“Ve işte bu şekilde, (Ey Muhammed) Biz kendi emrimizle, bir ruhu
sana vahiy ile gönderdik. Öyle ki, sen Kitabın ve imanın ne olduğunu
bil­miyordun” (Şûra; 52)

Nübüvvet mertebesine yükseltilmeden evvel Peygamber, kendisine
bir kitap geleceğini aklının ucundan bile geçirmemişti. Halta, diyebilir ki,
ilâhi kitaplar ve muhtevaları hakkında da herhangi bir bilgisi yoklu. Aynı
şekilde belki de tek tanrıya inanıyordu, ama bunun yanı sıra melekler,
pey­gamberlik, ilâhi kitaplar, kıyamet, mahşer, âhiret, cennet ve cehennem
hakkında bildiği bir şey yoktu. Bu hususlar Mekke kâfirlerinden saklı de­ğildi.
Mekke’nin hiçbir vatandaşı, Peygamber’lik vazifesini üstlenmeden önce Hz.
Muhammed (a.s.)’in ağzından kutsal kitaplar veya falan filan şeylere inanmak
icap ediyor gibi bir söz dinlememişti. Belli ki, ilerde nebi ve peygamber
olacağını tasarlamış olan bir kişi bu hususta gereken hazır­lıkları yapacaktı.
Fakat bu büyük insana bakın ki, kırk yıl kadar din ve inançlarla ilgili ağzından
bir tek lâf çıkmamış, ama kırkından sonra aynı konularda herkesi şaşkına
çeviren, büyüleyen ve herkesi cezbeden vaaz ve konuşmalar yapmaya başlamıştı.

“Sen, kendine bir kitabın ineceğini hiç beklemiyordun. Bu sadece
Rabbinin lutfuyla (sana inmiştir). Onun için kâfirlerin yardımcısı olma­yın”. (Kasas;
86)

Yukarıdaki âyette görüldüğü gibi, Allah’ın kitabından habersiz
olma­sı, Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberliğine bir delil olarak ortaya
kon­muştur. Bilindiği gibi, Hz. Musa (a.s.) da kendisinin nebi olacağı ve bü­yük
bir vazife alacağından tamamıyla habersizdi. Devrinin en büyük hü­kümdarına
meydan okuyacağı, onu mahvedeceği aklının ucundan bile geçmemişti. Günlerden
birinde, yoldan geçerken aniden Allah’ın huzuru­na çağırılmış bir anda nebilik
görevi kendisine verilmiş geçmişiyle hiç il­gisi olmayan muazzam bir göreve
atanmıştı. Tıpkı bunun gibi, Hz. Mu­hammed (a.s.) da peygamberlik mevkiine
yükseliverdi. Mekke’liler, Hz. Muhammed (a.s.)’in Hira mağarasından peygamberlik
vazifesiyle dışarı çıktığı günden önceki bir gün ne yapmış olduğunu çok iyi
biliyorlardı. Yaşantısının nasıl olduğu, nelerle iştigal ettiği, meraklarının ne
olduğunu çok iyi biliyorlardı. Konuşma konuları, zevkleri, üzüntü ve sevinçleri
ve faaliyetlerini pekâla takip ediyorlardı. Kendisinin doğruluk, dürüstlük,
na­musluluk ve güzel ahlâkın timsali olduğu, munis, mütevazi, kibar, doğru sözlü
ve yardımsever kişiliğe sahip bulunduğuna kâniydiler. Ama Mekke’lilerden hiçbiri
çıkıp diyemezdi ki, bu iyi ve dürüst insan yarın pey­gamberlik iddiasında
bulunacaktır. Hz. Muhammed (a.s.)’a en yakın olan, O’nunla her zaman temasta
olan akraba, yakınları ve arkadaşlarından hiç­biri kendisinin peygamberliğe
soyunmakta olduğunu iddia edemezdi. Hz. Muhammed (a.s.)’in daha önce vaaz
söylediği, bir harekelin başına geçti­ği, bir dava uğruna insanlara çağrıda
bulunduğu vaki olmamıştı. Peygam­berliğe getirilmesinden önce mütevazı bir
hayatı vardı. Ekmeğini kazanı­yor, çoluk çocuklarını geçindirmeye çalışıyordu.
Böyle bir kişinin dünya­yı sarsan evrensel bir mesajla yakınları, vatandaşları,
milleti ve hatla bü­tün dünyanın karşısına çıkması ne ile izah edilebilir? Bu
öyle bir değişik­lik ve devrimdir ki, insan tabiatı ve toplum psikolojisi
açısından buna büyük bir hazırlık ve karakter terbiyesi bile kâfi gelmez. Ama
bir an için böyle bir hazırlığın sayesinde bu kadar büyük işler başarılacağını
varsa­yalım ve bakalım Hz. Peygamber böyle bir çaba ve hazırlık yapmış mıdır?
Bilindiği üzere bu çaptaki bir değişiklik ve devrim için, bir insanın büyük bir
ön hazırlık içinde olması gerekiyor, daha sonra da bin bir kuyudan su getirmesi,
gecelerini gündüzlerine kalarak çalışması gerekiyor. Eğer Hz. Muhammed (a.s.)’in
hayali bu gibi bir hazırlığın tarihi safhalarından geçmiş olsaydı, gece gündüz
aralarında yaşamış olduğu insanlardan gizli kal­mayacaktı. Şayet kendisi belirli
bir plân ve sistem içinde böyle bir çabaya ve hazırlığa girişmiş olsaydı, bugün
bunun binlerce şahidi bulunabilirdi. Çevresindeki İnsanlar diyeceklerdi ki,
“bakın biz demiyor muyduk, bu adamın bütün çaba ve hazırlıkları bir gün kendi
peygamberliğini ilân et­mek içindi?” Fakat tarih şahittir. Mekke’li kâfirler Hz.
Peygamber (a.s.)’e her çeşit itham ve iftiralarda bulundular, ama hiçbiri,
kendisinin nebi veya peygamber olacağını önceden sezdiğini iddia edemedi.

Bunun dışında, Hazreti Muhammed (a.s.) Nübüvvete hevesli ve
istek­li değildi, halta benzeri bir beklenti içinde de değildi. Çünkü
peygamberli­ğe memur edilmesi tamamen bilmediği ve beklenmedik bir olay olarak
karşımıza çıkıyor. Hadislerde Hz. Peygamber’e ilk vahyin geliş keyfiye­ti
etraflıca anlatılmıştır. Cibril (a.s.) ile ilk buluşma ve tanışması ve “Alak”
Sûresinin ilk âyetlerinin inişinden sonra, Hz. Muhammed (a.s.)’in, sarsılmış
halde, titreyerek ve soluk soluğa eve geldiği nakledilmiştir. Ev­dekilere, “beni
örtün, beni örtün” der. Biraz sonra toparlanmış gibi olur ve hayat arkadaşına
başına gelenleri anlatır ve “canımdan korkuyorum” der. Ama zevcesi, “hayır, hiç
korkmayın, sizi Allah hiçbir zaman zor duruma sokmayacaktır. Siz mazlumların
haklarını verir, çaresizlere derman bulur, fakirlerin yardımına koşar,
misafirleri ağırlar ve her hayır işe katılırsı­nız”. Daha sonra kendisini Varaka
bin Nevfel’e götürür. Nevfel, amca oğ­lu olup, okumuş, doğru sözlü bir Ehl-i
Kitaptır. Varaka bin Nevfel bütün olayı öğrendikten sonra hiç duraklamadan,
“sana gelmiş olan varlık, Hz. Musa’ya da gelirdi. O bir melektir. Keşke ben genç
olsaydım ve halkınızın sizi sürgüne göndereceği zamana kadar yaşayabilseydim. ”
Hz. Pey­gamber hayret içinde sorar: “Bu İnsanlar beni buradan çıkarır mı
dersi­niz?” Ve Varaka bin Nevfel cevap verir: “Evet, sizin gibi yanında bir şey
getirmiş olan birine şimdiye kadar düşman olunmadığı vaki olmamış­tır.”

Bütün bu olay, sade ve basit bir insanın birden bire ve
beklenmedik bir şekilde görülmemiş bir tecrübe geçirmesinden sonraki tabii
halini bü­tün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Eğer Hz. Muhammed (a.s.) uzun
zaman­dan beri peygamberliğe hevesli olup bunun için hazırlık yapmış olsaydı ve
peygamberlik görevinin kendisine verilmesi için köşeye çekilip mura­kabelerde
bulunmuş olsaydı, Hira mağarasında meydana gelen olaydan sonra mutluluktan uçar,
derhal dağdan şehre iner, yeni bir inanç ve güven­le ve hatta gururlu bir
şekilde halkının karşısına çıkar ve kendilerine me­sajını sunmaya çalışırdı.
Fakat burada durum bambaşkadır. Gördüklerine inanamamış, sapsarı bir yüzle
titreyerek eve dönmüş, yorgana sarınmıştır. Biraz kendine gelince de mağarada
başına gelenleri karısına anlatmış ve bunun ne olduğunu merak etmiştir. Bu
hadise, O’nu öylesine sarsmıştır ki canının tehlikede olduğunu düşünmeye
başlamıştır. Nübüvvet’i önceden tasarlamış biri bunları yapabilir miydi?

Ayrıca, kocasının durumu, düşünceleri ve yaşantısı hakkında
karısın­dan başka kime güvenebilir? Eğer karısı, kocasının öteden beri
peygam­berliğe heveslendiği ve her an bir meleğin gelmesini beklediğini
bilseydi, O’nun sözleri herhalde Hz. Hatice (r.a.)’ninkinden çok farklı
olacaktı. O diyecek ki, “kocacığım, niye korkuyorsun? Beklediğin an işte geldi.
İste­diğin peygamberliğe kavuştun, sakin ol ve çık milletin karşısına ve de ki
arlık bana itaat etmelisiniz, ben yeni bir mezhep, yeni bir tarikat kuruyo­rum,
bütün hediye ve adaklarınızı bana getirin. Artık işimiz yolundadır.” Sonra
adaklar toplamaya ve maddi menfaat sağlamaya hazırlanacaktı. Fa­kat on beş
yıllık müşterek hayalı O’na göstermişti ki kocası dürüst ve fedakâr bir insan
olup hep başkalarının iyiliğini düşünmüştür. Onun için O’na ne şeytan çarpmış,
ne de Allah O’nu cezalandırmış veya güç durum­da bırakmıştır. Gördüklerinin
gerçek olduğuna o an inanmıştır.

Aynı durum Varaka bin Nevfel için de geçerlidir. Varaka yabancı
biri değildir. Hz. Peygamber’in akrabalarından biri olup Kureyş kabilesinin
ileri gelenlerindendir. Ayrıca, okumuş bir Hıristiyan olarak Peygamberlik,
Kitabullah ve vahiy konusunda hakiki ve gayri hakiki olanlar arasında ayı­rım
yapacak şuura sahiptir. Yaşlı olduğu için, Hz. Muhammed (a.s.)’in bü­tün hayatı
O’nun gözlerinin önünde geçmiştir. Hira mağarasında geçen olayı duyar duymaz
kendisine gelenin bir melek olduğuna inanmıştır. O’na göre Hz. Muhammed (a.s.)’a
gelen melek, daha önce Hz. Musa’ya gelen meleğin vasfına sahip olup kendisine
aynı şekilde vahiy getirmiş­tir. Varaka bin Nevfel, Hz. Musa’nın Allah’tan gelen
mesajı, habersiz ve aniden aldığını hatırlayarak, kesin olarak o da, Hz.
Muhammed (a.s.) ola­yında herhangi bir yalan, hile ve şeytanî oyun olmadığı
sonucuna varmış­tır.

Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberliği lehindeki bu deliller
sağdu­yulu ve gerçekçi bir insanın gözünden kaçmaz. Bu sebeplen dolayıdır ki,
Kur’an-ı Kerim’de bu hususlar birkaç defa Hz. Muhammed (a.s.)’in Nübüvvet’inin
lehinde delil olarak kullanılmıştır. Meselâ, Yunus sûresinde şöyle buyurulmuştur:

“Ey Nebi, onlara de ki, Allah bunu istememiş olsaydı, ben bu
Kur’an’ı size duyurmazdım. Hatla, O bununla ilgili hiçbir haber size
vermeyecekti. Bir kerre, bundan önce ömrümü aranızda geçirmişimdir. Siz bu basit
noktayı da anlamaz mısınız?” (Ayet; 16)

Şûra sûresinde şöyle buyurulmuştur:

“Ey nebi, sen bilemezdin, kitap nedir ve iman nedir? Ama Biz bu
vah­yi nur yaptık ve bununla kullarımızdan hangisine istersek yol gösteririz.”
(Ayet; 52)


[2]

Hz. Peygamber’in temiz hayatı, sahabelerin yaşantısındaki büyük
de­ğişikliğe O’nun vaaz ve telkinlerinin büyük etkisi ve Kur’an-ı Kerim’in
di­li, üslûbu ve içinde bahsedilen önemli meseleler, Allah’ın birer parlak
işa­reti ve sağlam birer delilidir. Bu sebeple, geçmişteki peygamberlerin
du­rumu ve kutsal kitaplara vakıf olan birinin Hz. Muhammed (a.s.)’in
pey­gamberliğinden şüphe etmemesi gerekirdi.

“Allah tarafından bir resul temiz kitapları okuyup anlatır. Bu
kitap­larda doğru ve gerçek şeyler yazılıdır.” (Beyyine; 2-3)

Burada, Hazreti Peygamber’in kendisi aydınlatıcı bir delil
olarak ad­dedilmiştir. Zira, Nübüvvet’ten önceki ve sonraki hayatı, kendisinin
ümmi olmasına rağmen, Kur’an-ı Kerim gibi Mu’cizevi bir kitap sunması, talima­tı
ve telkinleri sayesinde binlerce ve yüz binlerce insanın hayatında müthiş bir
değişiklik olması ve temiz bir hayal sürmek, tek Allah’a inanmak, gü­zel ahlâka
sahip olmak, söz ve fiildeki birlik ve dengeyi kurmak konusun­da gösterdiği azim
ve kararlılığı, bütün bunlar kendisinin Allah’ın Rasûlü olduğunun inkâr edilmez
delilleriydi.

3.3.3. Kur’ân-ı
Kerim Mu’cizevî Bir Kelâm ve Peygamberliğin Delilidir

“Bu kitabın inişi şüphesiz Alemlerin Rabbi tarafından (mümkün)
ol­muştur. Bu İnsanlar diyor ki bu şahıs bunu kendisi uydurmuştur. Halbuki, bu
Hak’tır, Rabbın tarafından”. (Secde; 2-3)

Burada Kitabullah’ın Alemlerin Rabbi tarafından nâzil olduğu
söylen­mekle yetinilmemiş, aynı zamanda, “şüphesiz bu kitap Allah’ındır”
denilmiştir. Yani, bu kitabın Allah tarafından geldiğine hiç şüphe edilmemesi
gerekir, denilmek istenmiştir. Bu uyarıcı ve vurgulayıcı cümleyi, Kur’an-ı
Kerim’in indiği şartlar, ortam ve bizzat Kur’an-ı Kerim’in muhtevası açı­sından
değerlendirecek olursak bunda iddia ile beraber bir delilin de va­rolduğunu
göreceğiz. Bu delil, kendilerine sunulduğu Mekke’lilerden saklı değildi.
Mekke’liler, Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberlikten önceki ve sonraki hayatını
açık bir kitap gibi bilirlerdi. Kur’an-ı Kerim’in dili ve üslûbu, Hz.
Muhammed(a.s.)’in dili ve anlatım tarzından çok farklı ve de­ğişikti. Onlar aynı
kişinin aynı zamanda birbirinden son derece farklı dil ve davranışa sahip
olamayacağını pekalâ biliyorlardı. Aynı zamanda bu kitapta bulunan eşsiz üslubun
da farkındaydılar. Aynı dili konuştukları ve bildikleri halde bütün Arabistan’da
hiçbir edip, yazar ve şairin Kur’ân-ı Kerim’inkine benzer kitap hazırlamak şöyle
dursun, küçük bir bölümünü bile yazamayacaklarını çok iyi biliyorlardı. Bunun
dışında Kur’ân’ın muhtevası da çok değişik ve etkileyiciydi. Mekke’liler, bütün
Arap şair, kâhin, keşiş ve hatiplerinin söz ve eserlerinde bahsedilen konuların
değe­rinin, Kur’ân’ın yanında hiç olduğunu anlıyorlardı. Kur’ân-ı Kerim’deki
mevzuların ehemmiyeti, temizliği ve yüceliğinin hiçbir eşi yoklu. Bu kita­bın
metni de, yalan ve asılsız bir dava peşinde olanların boş iddiaları ve
bencilliğinden uzaktı. Kâfir ve müşrikler, Kur’ân’ın metni veya Hz.
Pey­gamber’in sözlerinden, peygamberlik mevkiine yükseltildiğini açıklamak
suretiyle kendi kişiliği, ailesi, kabilesi ve milletinin maddi menfaati için
çalıştığına dair herhangi bir örnek gösteremezlerdi. Son olarak, Hz. Mu­hammed
(a.s.)’in daveti üzerine Allah’a sarılanların hayatında, düşünce ve fikirlerinde
ne büyük değişiklikler meydana geldiğini görüyorlardı. Bütün bu hususlar
iddianın birer deliliydiler. Bu bakımdan, hem Kur’an-ı Ke­rim’in Alemlerin Rabbi
tarafından dünyaya nazil olduğu, hem bu kitabın, Hz. Muhammed (a.s.)’in
peygamberliğinin açık delili olduğu ortadadır.

3.4. HZ. PEYGAMBER’İN DOĞUŞUYLA
İLGİLİ TEVRAT VE İNCİL’İN NAKLETTİĞİ HABERLER

3.4.1. Hz.
Îsa’nın Meşhur Bir Sözü

“Ve hatırlayın, Meryem oğlu Îsa’nın söylediği bu sözleri:” Ey
beni İsrail, ben tarafınıza gönderilen Rasûlüm ve benden önce geçmiş bulu­nan
Tevrat’ın doğrulayıcısıyım ve benden sonra gelecek, Ahmed adında bir elçiyi
müjdeleyiciyim.” (Saff; 6)

 Bu âyet-i kerime’nin üç mânâsı vardır ve üçü de doğrudur.
Birincisi, Hazreti Îsa demek isliyor ki: “Ben yeni, garip ve ender bulunan bir
din ge­tirmedim. Bu dini daha önce Hz. Musa getirmişti. Ben yalnızca Tevrat’ı
tasdik etmeye geldim, tekzip etmeye değil. Esasen, Allah’ın Rasûlleri öte­den
beri kendilerinden önceki Rasûl’leri teyid ve tasdik etmişlerdir. Onun için,
benim peygamberliğime inanmamanız için herhangi bir sebep yok­tur.” İkincisi, bu
sözler şöyle tefsir edilebilir: “Benden önce Tevrat’la be­nim dünyaya gelmeme
dair verilen müjde işte şimdi gerçekleşiyor. Tevrat’taki kayıtların doğru
olduğunu ispatlamak için Rabbım beni size göndermiştir. Bu sebeple, bana karşı
çıkmayın, aksine geçmişteki pey­gamberlerin müjdelediği Peygamber’in geldiğine
sevinin.” Üçüncüsü, bu âyeti daha sonraki âyet ile birleştirince, şu anlamı
çıkarabiliriz: “Ben, Al­lah’ın Rasûlü, Ahmed (a.s.)’in gelişine dair Tevrat’ın
verdiği müjdeyi tas­dik etmek üzere dünyaya geldim. Ben de onun geleceğini
bildiririm”. Üçüncü tefsir, Hz. Îsa’nın Hz. Muhammed (a.s.)’in doğusuyla, Hz.
Musa (a.s.)’nın kendi ümmetine verdiği müjdeye temas etmesiyle ilgilidir.

3.4.2. Tevrat’ın
Nakilleri

Hz. Musa’nın şöyle dediği nakledilmiştir: “Allahu Teâlâ, senin
Rab­bın, senin için senin kardeşlerin arasından, benim gibi bir nebi peydan
edecektir. Siz onu dinleyin. Bu senin, Rabbına, kendi Rabbına, toplantı günü
Havreb’te yaptığın müracaata uygun olacaktır. Sen o gün Rabbına, kendi Rabbına
demiştin ki, Rabbımın sesini bir daha duymayayım ve bel­ki de benim ölmeme sebep
olacak büyük bir ateşi görmeyeyim. Ve Rab­bım bana dedi ki, onlar ne diyorsa
doğrudur. Ben onlar için kendi kardeş­leri arasından, senin gibi bir nebi
yaratacağını ve kelâmımı onun ağzına koyacağım. Ve Ben ona ne emredersem, onlara
söyleyecektir. Ve onun, benim adımı anarak söyleyeceklerini dinlemeyenlerden
hesap soracağım.” (Tevrât: istisna, Bölüm: 18, âyet; 15-19).

Tevrat’ın bu açık haberi, Hz. Muhammed (a.s.)’den başka kimseye
uy­maz. Bu ibarede Hz. Musa (a.s.) Allah’ın şu müjdesini veriyor: “Senin için,
sizin aranızdan, yani senin kardeşlerinin arasından bir nebi var edeceğim”. Bir
milletin “kardeşleri”nden o milletin bir kabile veya ailesinin kastedilmediği
ortadadır. Bu deyimin, sözü edilen millet ile ırk yönünden yakın ilişkisi
bulunan bir millet için kullanıldığını söylemek daha doğru olur. Şayet gelecek
Nebi’nin Beni İsrail’den doğacağı kastedilmiş olsaydı, o zaman başka ifade ve
sözler kullanılacaktı. O zaman yalnızca, “senin için aranızdan bir nebi
yaratacağım” demek kâfi olurdu. Bu sebeple, Beni İsrail’in kardeşlerinden burada
“Beni İsmail”in kastedildiği akla daha ya­kındır. İsmail oğulları Hazreti
İbrahim (a.s.)’in evlâtları olduğu için, İsrail oğullarının kuzenleri sayılırdı.
Üstelik, Hz. Musa’dan sonra Beni İsrail’de sadece bir tek ve büyük bir nebi
gelseydi bu haber doğru sayılırdı, ancak İncil’de belirtildiği gibi Beni
İsrail’de, Hz. Musa’dan sonra da bir çok nebi doğdu.

Burada verilen müjdede bir noktaya daha dikkat edilmelidir.
Gelecek nebinin tıpkı Hz. Musa (a.s.) gibi olacağı ifade ediliyor. Elbetteki bu
ben­zerlik dış görünüş, yani yüz şekli, kişilik ve kılık kıyafet benzerliği
değil­di. Çünkü dünyada hiçbir insan başka bir insanın tıpatıp aynısı değildir.
Bu benzerlik her iki nebinin peygamberlik payesi ve özelliğiyle ilgili de
sayılmaz. Zira, bu benzerlik, Hz. Musa’nın ardından dünyaya gelen bütün
peygamberlerde bulunuyordu. Bu iki ihtimal ortadan kalktıktan sonra, Hz. Musa
(a.s.) ile Hz. Muhammed (a.s.)’in ortak yanını araştıracak olursak, bunun kalıcı
ve müstakil bir şeriat getirmekten başka bir şey olmadığını görürüz. Bu özellik
ve benzerlik gerçekten Hz. Musa ve Hz. Peygamber arasında vardı. Hz. Musa’yı
müteakip Beni İsrail’de doğan peygamberler, hep Musevi şeriatın
savunucusuydular. Değişik ve müstakil bir şeriat geti­ren sadece Hz. Muhammed
(a.s.) idi.

Bu açıklama ve yorum, Tevrat’taki şu ifadelerle daha da
kuvvetleni­yor: “Rabbına toplantı günü Havreb’te yaptığın müracaata uygun olarak
size bir nebi gönderilecektir. Sen o gün demiştin ki Rabbımın sesini bir daha
duymayayım ve belki de benim ölmeme sebep olabilecek büyük bir ateşi görmeyeyim.
Ben senin gibi bir nebi yaratacağım ve kelâmımı O’nun ağzına koyacağım”. Burada,
bahsedilen Havreb, Hazreti Musa (a.s.)’ın ilk kez şeriat hükümlerini aldığı
dağdır. Hz. Musa’nın Allah’ın nuruyla ilk kez karşılaşması ve O’nun sesini
duyması kendisini müthiş sarsmıştı ve bir an öleceğinden korkmuştu. Burada
bahsedilen Beni İsrail’in müracaatı ve yalvarışı da, şeriatın Havreb dağında
olduğu gibi, çok korkunç şartlar altında verilmemesiyle ilgilidir. Bu vak’a
Kur’an-ı Kerim’de de geçmiştir. Ayrıca İncil’de de benzeri kayıtlar vardır[3].
Buna cevap olarak Hz. Mu­sa, İsrail Oğullarına, Allahu Teâlâ’nın onların
isteklerini kabul ettiğini bil­diriyor. Allah diyor ki onlar için göndereceğim
peygamberin ağzına kendi kelâmımı vereceğim. Demek ki, bundan böyle şeriat
verilirken Havreb dağında meydana gelen korkunç olay tekrarlanmayacak. Yani
bundan sonra gönderilecek peygamber, yanında Allah’ın kitabıyla gelecek ve onu
insanlara anlatacaktır. Bu açıklamadan sonra, Tervât’taki haberin Hz. Mu­hammed
(a.s.)’den başkasına ait olduğu söylenebilir mi? Hz. Musa (a.s.)’dan sonra
dünyaya kalıcı bir şeriat, yani din ve ahlâk nizamı getiren Hz. Muhammed Mustafa
(a.s.)’dır. Bu şeriatın verilmesi sırasında Havreb dağında İsrail Oğullarının
toplandığı sırada meydana gelen korkunç olaya benzer bir olay olmadı.

3.4.3. İncil’de
Hz. Muhammed’in Peygamberliğine İlişkin Haberler

Hazreti Îsa (a.s.)’nın Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberliği
hakkında verdiği müjde, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle dile getirilmiştir:

“Ve hatırlayın, Meryem oğlu Îsa’nın söylediği bu sözlerini ‘Ey
Beni İsrail ben tarafınıza gönderilen Rasûlüm ve benden önce gelmiş bulunan
Tevrat’ın tasdik edicisiyim. Ve benden sonra, adı Ahmed olacak bir Rasûlun
geleceğini müjdeliyorum”. (Sâf; 6)

Bu, Kur’ân-ı Kerim’in en önemli âyetlerindendir. İslam
düşmanları bunun üzerinde bir hayli durmuş, bunu alabildiğine eleştirmeye
çalışmış ve bu hususta küstahlıkların en kötüsünü yapmışlardır. Çünkü bu ayette
Rasûlullah’ın, ismi açıkça verilmek sureliyle ve Hz. Îsa’nın ağzıyla dünya­ya
geleceğine dair müjde verilmiştir. Bu sebeple, bu mevzuun etraflıca ele alınması
gerekiyor.

3.4.3.1 “Muhammed”
ile “Ahmed”

Görüldüğü gibi, söz konusu âyette Nebi-yi Ekrem (a.s.)’ın adı “Ah­med”
olarak belirtilmiştir.Ahmed’in iki anlamı vardır. Birincisi, Allah’ın en çok
medhini yapan kişi, ikincisi, en çok medhedilen kişi veya kullar arasında en çok
övülen kişi. Sahih hadislerden, Hz. Peygamber’in çeşitli isimlerinden birinin “Ahmed”
olduğu anlaşılıyor. Sahih-i Müslim ile Ebu Davud’da, Ebu Musa Eş’ari (r.a.)’in
bir rivâyeti şöyle nakledilmiştir: “Ben Muhammed’im ben Ahmed’im ve ben
Haşir’im…” Benzeri rivayetler Cü­beyir bin Mut’im (r.a.) tarafından İmam
Mâlik, Buhârî, Müslim, Dârimi, Tirmizî ve Neseî’de de nakledilmiştir. Hz.
Peygamber’in bu mübarek ismi sahabeler arasında iyi biliniyordu. Nitekim, Hassan
bin Sabit (r.a.)’ın bir şiiri şöyledir:

“Allah ve Arş’ın etrafında toplanan melekler,

Ve bütün temiz varlıklar, Bereketli Ahmed’i methettiler.”

Tarih kitaplarından da Hz. Peygamber’in isminin hem Muhammed,
hem Ahmed olduğu sabittir. Burada dikkate değer nokta, Peygamber efendimizden
önceki bütün Arap edebiyatında “Ahmed” isminin hiç kul­lanılmayışıdır. Hz.
Peygamber’den sonra da Ahmed ve “Gulam Ahmed” (Ahmed’in uşağı) isimleri öylesine
yaygınlaşmıştır ki, bunun haddi hesabı yoktur. Zaten, bu ismin doğru ve gerçek
oluşunun en büyük delili, pey­gamberimizin devrinden başlayarak günümüze kadar
ümmetimizde bunun kadar yaygın, tutulmuş, beğenilmiş ismin az oluşudur.
Peygamberimizin mübarek ismi Ahmed olmasaydı, müslümanların büyük bir çoğunluğu,
çocuklarının ismini ne diye Gulam Ahmed koyacaklardı? Ahmed olma­dan, Gulam
Ahmed olmak mümkün müydü?

3.4.3.2. Hz. Mesih,
Hz. İlyas ve “O Nebi”

Yuhanna İncil’inde, Hz. Mesih’in gelişi sırasında Beni İsrail’in
üç şah­siyeti bekledikleri ifade edilmiştir. Bunlar sırasıyla Mesih, İliyah (Hz.
İl­yas’ın ikinci gelişi) ve “O Nebi” idiler. İncil’in âyetleri şöyledir:

“Ve Yuhanna, (St. John, Johannes, Hz. Yahya) tanıktı ki,
Yahudiler Kudüs’ten kendisine, ‘sen kimsin?’ diye sormak üzere keşiş ve rahipler
gönderince o ne müsbet cevap verdi, ne menfi. Aksine kendisinin Mesih olmadığını
söyledi. Onlar sordu; öyleyse sen kimsin? Sen İliyah mısın? O dedi ki, ‘ben
değilim’. (Sonra dediler ki) ‘sen o nebi misin?’ O dedi ki ha­yır. Dunun üzerine
onlar onun kim olduğunu sordular. O dedi ki, ‘Den sahrada çağıran birinin
sesiyim, ki siz Tanrı’nın yolunu düzeltebilin.’ On­lar ona sordular, ‘Madem ki
sen ne Mesih, ne İliyah ve ne de o peygam­bersin, o zaman sen ne diye insanları
takdis edersin?’ ” (Bölüm I, âyet; 19-25)

Buradaki sözler gösteriyor ki, İsrail Oğulları Hz. Mesih ile Hz.
İl­yas’ın dışında başka bir peygamberi de bekliyorlardı ve bu peygamber Hz.
Yahya (a.s.) değildi. Bu üçüncü Nebi veya Resul’ün geleceğine öylesine muhakkak
gözüyle bakılıyordu ki, İsrail Oğulları arasında sadece “O Ne­bi” kelimelerini
söylemek kendisine yapılan bir işaret sayılıyordu. Yani, “hakkında Tevrat’ta
müjde verilen Nebi” olarak tarif etmeye de gerek yok­tu. Ayrıca, sözü edilen
peygamberin dünyaya geleceğine herkes inanmış gibiydi. Çünkü bu nebinin gelişi
hakkındaki inanç yanlış olsaydı, Hz. Yahya’ya yukarıdaki sorular sorulurken
kendisi pekalâ diyebilirdi ki, “Ey İsrail Oğulları, siz hangi peygamberden
bahsediyorsunuz? Öyle bir pey­gamber gelmeyecektir.”

3.4.3.3. Yuhanna
İncil’inde Geçen İbareler

Şimdi gelin, Yuhanna İncil’inde (St. John İncili) bölüm on
dörtten on altıya dek sürekli olarak yer alan gelecek peygamber hakkında müjde
ve haberlere bir göz atalım:

“Ve ben Babam’a yalvarırsam O size ikinci yardımcıyı
gönderecektir. Bu yardımcı ebediyen sizlerle kalacaktır. Yani, dünyanın elde
edemeyece­ği Hak Ruhu. Bunu dünya ne görür, ne bilir (ama siz onu bilirsiniz,
çün­kü o sizlerle yaşar, sizin içinizde bulunur”. (Bölüm 14; 16-17)

“Ben bu sözleri sizlerle beraberken size söyledim. Ama, pederim,
Ruh-ul Kuds’ün adıma site göndereceği Yardımcı size her şeyi öğretecek ve size
bütün söylediklerimi hatırlatacaktır” (14: 25-26).

“Bundan sonra ben sizinle pek konuşmayacağım, Zira, dünyanın
ön­deri geliyor ve bende onun hiçbir şeyi yoktur” (14; 30)

“Ama, Pederim tarafından size göndereceğim Yardımcı yani
“Hakikat’in Ruhu” size gelince benim için şahitlik yapacaktır” (15; 26)

“Ama ben size doğruyu söylüyorum, benim gitmem sizin için
faydalı­dır. Zira ben gitmesem o yardımcı size gelemeyecek. Ama gidersem onu
size göndereceğim” (16; 7)

“Ben size bazı diğer şeyler de söylemek isliyorum, ama siz
bunlara tahammül edemezsiniz. Ama o, yani, Hakikat’in Ruhu size gelince, size
doğru yolu gösterecektir. Zira o kendi tarafından hiçbir şey söyleyemeye­cektir,
aksine duyduklarını anlatacaktır ve size geleceğin haberini vere­cektir. O size
Celâlimi (öfkemi) gösterecektir. Çünkü o size benden aldığı haberleri
verecektir. Peder’in olduğu her şey benimdir. Onun için dedim ki, benden alacak
ve verecektir”. (16; 12-15)

3.4.3.4. Yukarıda
Geçen İbarelerin Anlamı

Yukarıda geçen ibarelerin anlamını tayin etmeden önce şunu
bilmek­te fayda vardır ki, Hz. Îsa ve o dönemin Filistinlilerinin konuştuğu halk
dili, “Arami” dilinin bir lehçesi olan Süryanice idi. Hz. Îsa’nın doğuşundan iki
yüz, iki yüz elli sene evvel, Seluk (Seleucide) döneminde bu bölgede
İbranice’nin kullanılmasına son verilmişti ve yerini Süryanice almıştı. Gerçi
Seluki ve daha sonra Roma İmparatorluğu’nun etkisiyle bölgeye Elence de
girmişti. Fakat bu dil alanı, hükümetin gözüne girmek ve yüksek mevkile­re
yükselmek isteyen ve Yunan etkisi allında kalan İnsanlar arasında varo­lan
sınırlı bir alandı. Filistin halkı genellikle Süryanicenin değişik bir
leh­çesini kullanırdı. Bu lehçe, Şam’da konuşulan Süryaniceden farklıydı.
Fi­listin halkı Elenceye o kadar yabancıydı ki, miladi yetmiş’te de Romalı
general Titus Kudüs’lülere hitap etmek isterken konuşmasını Süryaniceye tercüme
ettirme mecburiyetini hissetmişti. Bu sebeple, Hz. Îsa’nın arkadaş ve
öğrencilerine söylediklerinin mutlaka Süryanice olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.

Burada şu noktaya da dikkat edilmelidir ki, İncil’in dört cildi
de, Hz. Îsa’dan sonra Hıristiyanlığı kabul etmiş olan Elence konuşanlar
tarafından kaleme alınmıştı. Bu yazar ve kâtiplere Hz. Îsa’nın söz ve
hareketleriyle ilgili ifadeler, herhangi bir yazılı metinden değil Süryanice
konuşan kişile­rin şifahî rivâyetleri şeklinde geçmişti. Bu ifade ve rivâyetler
daha sonra Süryaniceden Elenceye çevrilmişti. İncil’lerin hiçbiri miladî
yetmişten ön­ce kaleme alınmamıştı. Yuhanna İncili ise Hz. Îsa’nın ölümünden
yaklaşık yüz yıl sonra muhtemelen Türkiye’nin Ege bölgesinin Ephesus (Efes)
ken­tinde bitirilmişti. Buna ilâveten, bu İncillerin hiçbir Elence nüshası
muha­faza edilememiştir. Halbuki, İncillerin ilki Elence yazılmıştı. Matbaanın
bulunuşundan önce kaleme alman ve şuradan buradan müsveddeler halinde toplanan
Elence İncillerin ilk nüshaları dördüncü asırdan öteye gitmiyor. Bu bakımdan, Hz.
Îsa’dan sonra aradan geçen üç yüz senede bu kitaplarda ne gibi değişiklikler
yapıldığını lam kestirmek hemen hemen imkânsızdır, İncil’de değişiklikler
yapılmasına ilişkin şüphemizi kuvvetlendiren unsur, Hıristiyanların Mukaddes
Kitapla her türlü tahrifi caiz saymalarıdır. “Encyclopadea of Britanica”nın
Bible (İncil) maddesinde şu satırlara rastlanı­yor:

“İncillerde bu tür belirgin değişiklikler kasten yapılmıştır.
Meselâ, bazen bütün bir ibare başka kitap ve kaynaklardan İncillere eklenmiştir.
Bu tür tahrifât, İncil’in metnine, uygun gören yazarların, buldukları, her
yerden topladıkları yazı ve iktibaslardan ileri geliyor. Bu yazar ve
derle­meciler İncili daha derli toplu ve faydalı yapmak maksadıyla
kendilerin­den de bazı malzeme eklemek konusunda kendilerini yetkili
sayıyorlardı… Birçok ilâve ve çıkarmalar ta ikinci asırda yapılmıştı ve
bunların kayna­ğı bilinmiyordu…”

Böyle bir durumdu, İncil’de geçen Hz. Îsa’nın sözlerinin aynen
nakledildiğini ve bunlarda bir değişiklik yapılmadığını söylemek gerçeklen çok
zordur.

Üçüncü ve en önemli husus da, Filistin’in müslümanlar tarafından
fethedilmesinden sonra yaklaşık üç yüz yıl kadar Hıristiyan tebaanın dilinin
Süryanice olmasıdır. Tarihi kayıtlara göre Filistinli Hıristiyanlar, ancak
do­kuzuncu yüzyılda Süryanice yerine Arapça konuşmaya başladılar. Bu Süryanice
konuşan Hıristiyanlardan ilk üç yüzyılda müslüman âlimlere geçen Hıristiyan
rivâyetlerinin, daha sağlam ve geçerli olduğu söylenebilir. Zira, diğer
Hıristiyan kavim ve âlimlere, Hıristiyanlığın temel inanç, felsefe ve
gelenekleri Süryaniceden Elenceye daha sonra da Latinceye tercüme edil­mek
suretiyle ulaşmıştı. Halbuki, Hz. Îsa’nın ağzından çıkan sözler Filis­tin’de
uzun süre konuşulan Süryanice olduğu için bunların ilk etapta iyi korunduğu daha
yakın bir ihtimaldir.

3.4.3.5. Dünyanın
Lideri Olacak

Bu inkâr edilmez tarihi hakikatlerin ışığında Yuhanna İncili’nin
yuka­rıda geçen ibaresini değerlendirecek olursak, Hz. Îsa’nın kendisinden
son­ra gelecek bir peygamber hakkında milletine bir müjde vermekte olduğu­na
tanık oluruz. Îsa, (a.s.) bu şahsiyeti “dünyanın lideri”, “ebediyen yaşa­yacak”,
“doğruluğun bütün yollarını gösterecek” ve bizzat kendisini (Hz. Îsa’yı) “teyid
edecek” bir kişi olarak tarif etmektedir. Dikkat edeceğiniz gibi, asıl ibarelere
Ruh’ül-Kuds’an (Kutsal Ruh) ve “Hakikat’ın Ruhu” gibi kelimeler ilâve edilmek
suretiyle ifade muğlak ve hatta anlamsız kılınmak istenmiştir. Buna rağmen,
bütün ibareleri dikkatle tahlil ettiğimizde müj­delenen şahsiyetin bir ruh
değil, bir insan ve belirli bir kişi olduğunu anla­rız. Bu öyle bir kişidir ki
öğretileri cihanşümûl olup herkesi kapsayacak ve kıyamete kadar yaşayacak
nitelikte olacaktır. Bu özel şahsın bir husu­siyeti de “yardımcılık”tır.
Tercümede biz “yardımcı” kelimesini kullandık. Hıristiyanlar Yuhanna İncili’nin
Elence asıl nüshasında geçen kelimenin “‘paracletus” olduğunda ısrar
etmektedirler. Ama bunun manasını tesbit ederken kendileri de ihtilâfa
düşmüşlerdir. Bu kelimenin kökü olan Yunanca “paraclete”nin anlamı şunlardır:
Bir yere çağırmak, yardıma çağır­mak, ikaz ve tenbih, teşvik etmek, yalvarmak,
dua etmek vs. Elencede bu kelimenin karşılığı şunlardır: Teselli etmek, teskin
etmek ve cesaret ver­mek, İncil’de hangi yerlerde bu sözcük kullanılmışsa orada
buna yukarıda­ki anlamlardan hiçbiri uygun düşmez. Origen, bu kelimeyi bazı
yerde “teskin eden” ve bazı yerde “takbih eden” olarak tercüme etmiştir. Ama
diğer yorumcular bu tercümeleri reddetmişlerdir. Çünkü bunlar ilkin, Yunanca
grameri bakımından doğru anlamlar değildir. İkincisi, söz konusu kelimenin
geçtiği ibarelerden hiçbirinde bu anlamlar uygun düşmüyor. Bazı diğer
mütercimler bunu “öğretmen” ve “hoca” olarak çevirmişlerdir. Ama Yunancanın
genel kural ve kaideleri bu anlamın çıkarılmasına da müsait değildir. Turtulian
ve Augustein ise “avukat” ve “vekil” kelimesini tercih etmişlerdir. Başkaları
“yardımcı”, “teskin eden ve teselli eden” söz­cüklerini kullanmışlardır[4].
İşin ilginç yanı, Yunancada sözünü ettiğimiz kelimeye benzer başka bir kelime, “Periclytos”un
bulunmasıdır. Bu keli­menin manası, “medh edilmiştir. Görüldüğü gibi, bu kelime,
Arapça Mu­hammed’in hemen hemen aynısıdır. Hem telaffuz bakımından da ikisi
ara­sında epeyce benzerlik vardır. Şimdi ister misiniz, kendi kutsal
kitapların­da keyiflerine göre değişiklik yapmayı meslek ve âdet edinmiş olan
Hıristiyan din adamları, Yuhanna’nın naklettiği haberde yer alan bu kelimeyi
akide ve inançlarına ters düştüğünü görünce bunu az bir değişiklikle “pa­racletus”
yapmış olsunlar! Bu değişikliğin gerçekten yapılıp yapılmadığı, Yuhanna
İncili’nin asıl Yunanca nüshasının bulunmasıyla mümkün olabi­lirdi. Maalesef, bu
nüsha bulunmadığı için eski ve yeni metinde kullanılan kelimenin ne olduğunu
tesbit etmek imkânsız kılınmıştır.

3.4.3.6. “Munhamanna”

Ancak vereceğimiz karar sadece bu hususa bağlı değildir ve çok
şü­kür ki değildir. Zira, Yuhanna’nın Yunanca İncil’inde müstakbel peygam­ber
için hangi kelimenin kullanılmış olması meseleyi tamamıyla halletmi­yor. Bir
kerre, bu İncil de Süryaniceden Yunancaya çevrilmişti. Demek oluyor ki bu
hususta asıl önemli olan, Hz. Îsa’nın kullandığı Süryanice ke­limedir. Çok
şükür, bu kelime, İbn Hişam’ın Siyer-i Nebevi’sinde vardır. Siret-i İbn Hişam’da
sadece aradığımız kelime bulunmakla kalmıyor, ayrı­ca bundan asıl Yunanca
kelimenin ne olduğu da açıkça anlaşılıyor. İbn Hi­şam, Muhammed bin İshak’a
atfen Yuhannes (Yuhanna) İncili’nin 15. Bölümü -âyet 23 ilâ 27 ve Bölüm-16 âyet;
1 ‘in tümünü tercüme etmiştir. Adı geçen tercümede Yunanca “paracletus” kelimesi
yerine Süryanice “Munha­manna” kelimesi kullanılmıştır. Daha sonra, İbn İshak ya
da İbn Hişâm bu kelimeyi şöyle tarif etmiştir: “Munhamanna” kelimesi Süryanicede
Mu­hammed (methedilmiş) ve Yunancada “pericletus” anlamına gelmektedir” (İbn
Hişam, cilt I, s. 248).

Olaya tarih açısından bakacak olursak, Filistin’li
Hıristiyanların ana di­linin dokuzuncu asra kadar Süryanice olduğunu görürüz. Bu
bölge, yedin­ci yüzyılın ilk yarısında müslüman topraklarına katılmıştı. İbn
İshak 768’de ve İbn Hişam 828 yılında vefat etmişti. Demek ki, her iki yazar ve
âlimin zamanında Filistin’li Hıristiyanlar Süryanice konuşuyor ve yazıyor­lardı.
Her ikisi için kendi memleketlerinin Hıristiyan tebaasıyla temas kur­maları hiç
de zor değildi. Ayrıca, o devirde Yunanca konuşan yüz binlerce Hıristiyan,
müslüman topraklarında yaşıyorlardı. Bu nedenle, kendileri, Süryanice’nin hangi
sözcüğünün Yunancanın hangi sözcüğüne eş anlamda olduğunu gayet iyi
bilebiliyorlardı. Şimdi İbn İshak’ın naklettiği tercüme­de Süryanice kelime, “Munhamanna”
geçmişse ve İbn İshak veya İbn Hi­şam bunun Arapça “Muhammed” kelimesi ya da
Yunanca “Pericletus” söz­cüğüne eş anlamda kullanıldığını açıklamışsa, Hz.
Îsa’nın Hz. Peygamber (a.s.)’in mübarek ismini vererek kendisinden sonra dünyaya
geleceğini müjdelemiş olmasında hiçbir şüphe kalmıyor. Bu açıklama ile birlikte,
Yuhanna İncili’nde geçen kelimenin aslında “periclytos” olduğu, ancak Hıristiyan
din adamları tarafından sonradan “paracletus” olarak değiştirildi­ği de hiçbir
şüpheye yer vermeyecek şekilde anlaşılıyor.

3.4.3.7. Necaşi’nin
Şehadeti

Bundan daha eski tarihi delil, Habeşistan Kralı Necaşi’ye bir
avuç müslümanın gidip kendisine İslâmiyet hakkında bilgi vermeleriyle
ilgili­dir. Hz. Abdullah bin Mesud (r.a.)’un rivâyetine göre, Habeşistan’a
hicret etmiş olan müslümanlar, Kral Necaşi’nin huzuruna çağrılınca, heyet
baş­kanı Hz. Ca’fer bin Ebû Talip (r.a.) İslâm peygamberi ve getirdiği din
hakkında bir konuşma yaptı. Bu konuşmayı duyan Necaşi dedi ki: “Mer­haba size ve
tarafından geldiğiniz şahsiyete. Ben O’nun Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet
ediyorum. İncil’de zikri geçen elbette O’dur ve geleceği­ne dair müjdeyi Meryem
oğlu Îsa bize vermişti.” (Müsned-i Ahmed). Bu kıssa, hadislerde bizzat Hz.
Ca’fer ile Ümmü Seleme (r.a.) tarafından da nakledilmiştir. Bu demek oluyor ki,
yedinci yüzyılda Habeşistan Kralı Necaşi, Hz. Îsa’nın bir Nebi’nin geleceğini
müjdelediğini biliyordu. Bu kıssa ile ayrıca, İncil’de, Hz. Muhammed Mustafa
(a.s.)nın gelişine dair bazı açık işaretler bulunduğu ve bu işaretlere dayanarak
Necaşi’nin, gelen peygamberin Hz. Muhammed (a.s.) olduğu neticesine varmakla hiç
gecik­mediği de anlaşılıyor. Fakat, burada geçen rivayet ve hikâyeden, Hz.
Îsa’nın müjdesiyle ilgili Kral Necaşi’nin bilgi kaynağının Yuhanna İncili mi
yoksa başka İncil ve kitaplar mı olduğu anlaşılmıyor.

3.4.3.8. Barnabas
İncili

Gerçek şudur ki, sadece Hz. Muhammed (a.s.) ile ilgili Hz.
Îsa’nın müjdeleri ve haberleri değil, aynı zamanda bizzat Hz. Îsa’nın hayatı ve
eserleri hakkında da bilgi edinmenin muteber ve güvenilir kaynakları, Ka­tolik
Kilisesinin meşru ve geçerli saydığı sadece dört İncil değildir. Bu hususta
belki de nispeten daha muteber kaynak, kilisenin “muhtevası şüp­heli” olduğu
gerekçesiyle nazarı dikkate almadığı Barnabas İncili’dir. Çok ilginçtir,
Hıristiyanlar bu kutsal kitabı saklamaya azami gayret göstermiş­lerdir. Bu kitap
asırlarca herkesin gözünden uzak kaldı. On altıncı asırda Latince tercümesinin
nadir bir nüshası Papa Sixtus’un kütüphanesinde bu­lunuyordu ve kimsenin buna el
sürmesine izin verilmiyordu. Ancak on se­kizinci yüzyılın başında bu nüsha John
Toland adında bir kişinin eline geçti. Bundan sonra çeşitli ellerden geçerek
1738 yılında Viyana İmpara­torluk Kütüphanesine ulaştı. 1907’de bu İncil’in
İngilizce çevirisi Oxford-Clarenden Matbaası tarafından neşredildi. Ne var ki,
bu eser piyasaya çı­kar çıkmaz, Hıristiyan dünyasında bir telaş başladı ve pek
çok din adamıyla kilise çevreleri, bu kitabın fazla yayılmasının, Hıristiyan
dininin yok olma­sına neden olabileceği kuşkusuna kapıldılar. Neticede, basılan
nüsha esra­rengiz, ama plânlı bir şekilde ortadan kaldırıldı. Bir daha da
İngilizce ter­cümesinin yayınlanması mümkün olmadı. Aynı şekilde Latince
tercüme­sinden İspanyolcaya çevrilen nüshanın on sekizinci yüzyılda piyasada ve
kütüphanelerde bulunduğu belirtiliyor. Bu bilgiyi George Sell, Kur’an-ı Kerim’in
İngilizce meâlinde bize nakletmiştir. Ama İspanyolca çevirisinin de ortadan
kaldırıldığı görülmüştür. Bugün maalesef bunun hiçbir nüshası hiçbir yerde
bulunmuyor. Ben, Oxford’da yayınlanan İngilizce tercümesi­nin fotokopisini okuma
fırsatını buldum. Barnabas İncili’nin tümünü dik­katle okudum. Bence, bu İncil
Hıristiyanlar için büyük bir nimettir ve sade­ce taassup ve inatçılıkları
yüzünden böyle kıymetli bir eserden mahrum kalmışlardır.

Hıristiyan literatüründe Barnabas İncili’nin adı nerede
geçmişse, oraya bir muhalefet şerhi konmuş, bunun sahte ve uydurma bir İncil
olduğu, dolayısıyla reddedilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Gözü dönmüş, ilim
ve irfandan nasip alamamış bazı Hıristiyan din adamları bunun bir müslüma­nın
hayal gücünün eseri olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmişlerdir. Bu, aslında
büyük bir yalandır ve bunun sebebi sırf İncil’in metninde pek çok yerlerde Hz.
Peygamber (a.s.)’in dünyaya geleceği konusu da açık se­çik kayıtların
bulunmasıdır. Bir defa, bu İncil’i okuyan herkes, bunun bir müslüman tarafından
kaleme alınmadığına katiyetle inanmış olur. İkinci­si, böyle bir kitap bir
müslüman tarafından yazılmış olsaydı bu, müslü­manlar tarafından iyice tanınır
ve müslüman ilim adamlarının eserlerinde bundan sık sık ve geniş şekilde
bahsedilirdi. Fakat, George Sell’in Kur’an-ı Kerim’in İngilizce mealinden önce
müslümanlar Barnabas İncili’nin adı­nı bile duymamışlardı. Taberi, Yakûbi,
Mes’udi, Birûnî, İbn Hazm, İbn Teymiye vs. gibi Hıristiyan kaynaklarına iyice
vakıf olan fakih, yazar ve tarihçiler Hıristiyanlık ve Hıristiyanlığın kutsal
kitaplarından bahsederken Barnabas İncili’ne en ufak bir işarette bile
bulunmamışlardır. İslâm dünya­sında sayısız kütüphanelerde bulunan kitapların en
geniş ve güvenilir bib­liyografyaları İbn Nedim ile Hacı Halife (Bk. “El
Fihrist” ve “Keş-üz Zünûn”) tarafından hazırlanmıştır. Ama bunlarda da Barnabas
İncili’ne rastlamak mümkün değildir. Hıristiyanların ileri sürdüğü iddianın
asılsız, oluşunun üçüncü ve en büyük delili, Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)’nın
dünyaya gelişinden 75 yıl önce bile, Papa Gelasius I döneminde “yanlış ve dini
düşüncelere aykırı kitaplar” adı allında hazırlanan listede Barnabas İncili (Evangelium
Barnabe)nin adının geçmiş olmasıdır. Söyler misiniz, o çağda bu sözde sahte
İncili yazacak bir müslüman var mıydı?

3.4.3.9. Barnabas
İncili Hakkında Bazı Temel Bilgiler

Barnabas İncili’nde Resul-ü Ekrem (a.s.)’in dünyaya peygamber
olarak gelmesine dair haber ve müjdelerden söz açmadan isterseniz önce
Hıristi­yanlarca meçhul kamış, müslümanlar tarafından da hiç bilinmeyen bu
ki­tabı size tanıtalım. Böylece bunun mahiyeti, muhtevası ve dolayısıyla
ehemmiyetini anlamış olacağız. Ayrıca, Hıristiyanların bundan neden bu­cak bucak
kaçtıklarını kavramış olacağız.

Kitab-ı Mukaddes’te meşru ve muteber olarak yer alan dört
İncil’den hiçbirinin Hz. Îsa’nın sahabeleri veya havarileri tarafından kaleme
alınma­dığını bilmekte fayda vardır. Sonra, bu İncil’leri yazanlardan hiçbiri,
yaz­dıklarının Hz. Îsa’nın havarilerine dayandığını veya onlar tarafından
nak­ledildiğini iddia etmemiştir. Böyle atıflar şöyle dursun, yazılanların
hiçbir kaynağı gösterilmemiştir. Bu itibarla, rivayet edenin, sözleri kendisinin
mi duyduğu, veya olayları kendisinin mi gördüğü, yoksa bunları bir veya birden
fazla aracıdan mı işittiği bilinmiyor. Buna karşılık, Barnabas’ın ya­zarı diyor
ki: “Ben Hz. Mesih’in ilk 12 havarisinden biriyim. Baştan sona kadar Mesih ile
beraberdim ve gözlerimle gördüğüm olaylar ve kulakla­rımla duyduğum sözleri bu
kitapta yazıyorum.” Sadece bu değil, Barnabas şunları da yazıyor: “Hz. Mesih bu
dünyadan ebediyete intikal ederken kendi hakkında çıkan yalan yanlış
dedikodulara son vererek dünyaya ger­çekleri açıkça ortaya koymamı emretmişti.”

Barnabas kimdi? Kitab-ı Mukaddes’in “Ameller Bölümünde” bu
şah­sın ismine sık sık rastlanıyor. Buna göre, Barnabas, Kıbrıslı bir Yahudi
ai­lesine mensuptu. Hıristiyanlığın yayılması ve Hz. Îsa’nın taraftarlarına
ya­pılan yardımlar konusunda Barnabas’ın büyük hizmetler verdiği
kaydedil­miştir. Fakat, kendisinin ne zaman Hıristiyanlığı kabul ettiği
belirtilmemiş­tir. Ayrıca, üç İncil’de geçen ilk 12 havarinin isimleri arasında
Barnabas ismine rastlanmıyor. Bu bakımdan, bahsettiğimiz İncil’in yazarının bu
Barnabas mı yoksa başka bir Barnabas mı olduğu kesinlik kazanmıyor. Matta ile
Markos’un verdiği havariler listesini, Barnabas’ın listesiyle kar­şılaştıracak
olursak, ikisi arasında sadece iki ismin değişik olduğuna şahit oluruz. Bir
Torna (Thomas) ki bunun yerine Barnabas kendi ismini veri­yor ve diğeri Şemun
Kenanî, ki bunun yerine Yakup oğlu Yahudah (Juda)nın adını yazıyor. Lucas’ın
İncil’inde bu ikinci isim de vardır. Bu ba­kımdan, sonradan Hıristiyan din
adamları ve ileri gelenlerinin, Barna­bas’dan ve onun İncil’inden yakalarını
kurtarmak için ismini silip yerine Thomas’ın adını yazdıkları akıl ve mantığa
daha uygundur. Zira, çıkarları uğruna bu tür tahrifler yapmak Hıristiyan aziz ve
din adamları için olağan bir şeydi.

Tarafsız ve sağduyulu bir kişi Barnabas İncil’ini okuduktan
sonra bu­nu Ahd-i Cedid’in dört İncil’iyle karşılaştıracak olursa, bunun diğer
dört İncil’den kat kat daha iyi olduğu sonucuna varacaktır. Bu İncil’de Hz.
Îsa’nın hayatı ve başından geçenler daha teferruatlı şekilde anlatılmıştır.
Tıpkı bir kişinin gördükleri ve yaşadığı olaylar gibi. Dört İncil’de kopuk ve
birbirine bağlı olmayan hadise ve hikâyelerin anlatımı Barnabas İn­cil’inde daha
düzgün ve anlamlı hale getirilmiştir, özellikle tarihi olaylar biraz daha
dikkatli bir sıra ile kaydedilmiştir. Bunun yanı sıra, Hz. Îsa’nın dini
telkinleri burada dört İncil’e oranla daha ayrıntılı, açık ve etkin biçim­de
kaydedilmiştir. Tevhid ile ilgili nasihatler, şirkin reddi, Allahu Teâlâ’nın
sıfatları, ibadetin ruhu ve güzel ahlâk gibi mevzular gayet ayrıntılı, mantıklı
ve kuvvetli şekilde anlatılmıştır. Bu kitapta Hz. Îsa’nın kullandığı dil ve
konunun iyi anlaşılması için verdiği pratik misallerin en küçük ör­neğini bile,
dört İncil’de bulmak mümkün değildir. Bundan, Hz. Îsa (a.s.)’nın kendi
taraftarları ve havarilerine nasıl nasihat ve telkinde bulundu­ğu ve bu hususta
ne kadar akıllıca yöntemler kullandığı da anlaşılıyor. Hz. Îsa’nın dili, üslûbu,
tabiatı ve huyuna azıcık vakıf olan biri bile, bu İncil’i okuduktan sonra bunun
sahte veya düzmece bir kitap olmadığına kanaat getirecektir. Gerçeği söylemek
gerekirse, Hz. Îsa’nın kişiliği ve öğretileri diğer dört İncil’e nisbetle
Barnabas İncili’nde, daha net, daha açık bir şe­kilde karşımıza çıkıyor. Ayrıca
bu İncil’de diğer İncil’lerin belirgin bir ek­sikliği olan çeşitli söz ve
fiillerdeki tezat da yoktur.

Barnabas İncili’nde yer alan Hazreti Îsa’nın hayatı ve talimatı
bir nebi­nin hayatı ve talimatına tıpa tip uyuyor. Kendisi bir nebi olarak
karşımıza çıkıyor, bütün peygamberleri ve kitaplarını tasdik ediyor.
Peygamberler olmaksızın Hakk’ı tanımanın bir yolu olmadığını belirliyor ve
peygamber­lere boş verenin aslında Allah’a boş verdiğini anlatıyor. Tevhid,
Peygam­berlik ve âhiret hakkında diğer bütün peygamberlerin talimatına uygun
sözler söylüyor. Namaz, oruç ve zekât için gereken telkinde bulunuyor. Barnabas
İncil’inde sık sık bahsedilen namazların aslında müslümanların bildiği sabah,
öğle, ikindi, akşam, yatsı ve teheccüd namazları olduğu an­laşılıyor. Ayrıca,
her namazdan önce abdest alındığı da belli oluyor. Hz. Îsa, peygamberlerin
listesine Hz. Davud ile Hz. Süleyman (a.s.)’ı da dahil ediyor. Halbuki hem
Yahudiler hem Hıristiyanlar bu iki peygamberi, pey­gamberler listesinden
çıkarmışlardır. Hz.İsmail (a.s.)in “zebih” (Allah’a adanmış kurban) olduğunu
kabul ediyor ve bu hususta bir Yahudi âlimi de, bu gerçeği kabul etmeye
zorluyor. Aynı âlim, İsrail Oğullarının kendi menfaatleri için Hz. İshak (a.s.)’ın
zebih veya kurban olduğunu herkese inandırmaya çalıştıklarını belirtiyor.
Kısacası, Barnabas’taki kayıtlara göre Hz. Îsa (a.s.)’nın ahiret, kıyamet,
cennet ve cehennem ile ilgili vaaz ve tel­kinleri Kur’an-ı Kerim’de
anlatılanların hemen hemen aynısıdırlar.

3.4.3.10.
Hıristiyanlar Neden Barnabas İncili’ne Karşı Çıkıyor?

Hıristiyanların Barnabas İncili’ne neden bu kadar şiddetle
muhalefet ettiklerini araştıracak olursak, bunun sebebinin sadece Hz. Muhammed
(a.s.)’in gelişine dair açık seçik işaretleri ihtiva etmesinin olmadığını
görü­rüz. Zira, Hıristiyanlar bu İncil’i zaten Hz. Muhammed (a.s.)’in doğuşundan
önce reddetmişlerdi. Aşağıdaki satırlarda Hıristiyanların şiddetli öfke ve
muhalefetinin gerçek nedenlerini ayrıntılı bir şekilde anlatmaya çalışacağız.

Bilindiği üzere, Hazreti Îsa’nın ilk taraftarları kendisini
sadece bir Peygamber olarak tanırlardı, O’nun bütün talimatlarına harfiyyen
uymaz­lardı. Bu ilk yandaşları Musevi şeriatına bağlı olup akide, ilâhî emir ve
ibadetler bakımından kendilerini Beni İsrail’den ayrı saymazlardı. İlk
Hıristiyanlar ile Beni İsrail arasındaki tek fark, birincilerin Hz. Îsa’yı Mesih
olarak tanımaları ve O’na iman etmeleriydi. Oysa, Beni İsrail Hz. Îsa’yı
peygamber olarak tanımıyordu. Daha sonra, Aziz Paul Hıristiyan cemaati­ne
girince Romalı, Yunan ve İsrailli veya Yahudi olmayan diğer ulusları da
Hıristiyanlığın çatısı altında toplamaya çalıştı. Bu sebeple, yeni bir mez­hep
ve hatta dinin temelini attı. Bu yeni din akide, inanç ve kurallar açı­sından Hz.
Îsa’nın yaymaya çalıştığı dinden çok farklıydı. Aslında bu aziz, hiçbir zaman Hz.
Îsa’yı görmemiş, ondan telkin almamıştı. Hatta Hz. Îsa sağ iken kendisinin en
büyük muhaliflerinden biriydi ve Îsa peygamber öldükten sonra birkaç yıl bu
tavrına devam etti. Daha sonra Hıristiyan ola­rak yeni bir dini oluştururken de
kendi yaptığı tasarruflara delil olarak Hz. Îsa’nın hiçbir söz veya fiilini
halka göstermedi, aksine bunların kaynağı­nın şahsi ilham olduğunu ileri sürdü.
Yeni dini ortaya koyarken başlıca amacı, bu dinin Yahudi olmayan bütün kavim ve
milletlerin tereddütsüz kabul edebileceği mahiyette olmasaydı. Nitekim, bir
Hıristiyanın Yahudili­ğin bütün şeriatından bağımsız olduğunu ilân etti.
Yiyecek, içecek konu­sunda her türlü helâl ve haram farkını ortadan kaldırdı.
Yahudi olmayan­ların zoruna giden sünnet ananesine de son verdi. Sadece bunlar
değil, Hz. Îsa’nın ulviyeti, Allah’ın oğlu olduğu ve çarmıha gerilerek Adem
oğulları­nın günahını üstüne aldığı ve böylece bedellerini ödediği gibi çeşitli
saç­ma sapan tezleri de ortaya atıverdi. Fakat bu tür fikir ve tavırlar müşrik
ve kâfirlere çok cazip geliyordu ve Aziz Paul bu gibi uydurmalarla
hissiyat­larını okşamaya ve yeni dine teşvik etmeye çalıştı. Hz. Îsa’nın ilk
yandaş­ları bu tür bidat ve batıl itikatlara karşı çıktılar. Ama ne çare ki,
Aziz Paul’un şeytanca bir düşünce ile Hıristiyanlığa açtığı bu kapıdan Yahudi
olma­yan Hıristiyanlar büyük bir sel halinde girdi ve bu baskın karşısında çok
az sayıdaki özüne bağlı dindar kişiler dayanamadılar. Yine de M.S. üçüncü
yüzyılın sonuna kadar, Hz. Îsa’nın ulûhiyetini reddeden çok kişi vardı. Ne var
ki, MS. dördüncü gün başında Nicaea’da toplanan Paralık Konseyi (325), Aziz
Paul’ün düşünce ve görüşlerini Hıristiyanlığın esasları olarak kabul et­ti. Daha
sonra, Roma İmparatorluğu da Hıristiyanlığı resmi din olarak be­nimsedi. Bu
olay, İmparator Theodoseus zamanında çıkarılan bir kanunla perçinleşti. Bundan
sonra, Aziz Paul’ün akide ve inançlarına karşı olan bütün kitap ve belgeler
gayet doğal olarak gayri meşrû ve gayr-i kabili rücû ilân edildiler. M.S. 367’de
ilk defa, Athanasius’un bir mektubuna uy­gun olarak muteber, meşrû kitap ve
vesikaların listesi hazırlandı. Bu liste­yi 382’de Papa Damasius başkanlığında
toplanan konsey onayladı. Beşin­ci yüzyılın sonunda ise, Papa Gelasius bu
listeyi tasdik etmesinin yanı sıra muteber ve meşrû olmayan kitap ve vesikaların
listesini de hazırlattı. İşin ilginç tarafı, adı geçen kitapların meşru,
güvenilir veya güvenilmez olarak tasnif edilmesi için kabul edilen ölçü sadece
Aziz Paul’ün uydurduğu inanç ve kurallardı ve hiçbir Hıristiyan âlim veya kilise
adamının çıkıp bunların Hz. Îsa’nın talimatına uyduğunu iddia etmeye cesaret
edemeyişiy­di. Hatta, muteber ve meşrû kitaplar mecmuasına dahil edilen
İncil’lerde de Hz. Îsa’nın kendi söz ve hareketlerine dair herhangi bir kayıt
bulunmu­yor.

Gayet tabii ki, Barnabas İncili, itibar edilmeyen ve meşrû
olmayan ki­tapların listesinin başına geçirilmişti. Bunun başlıca sebebi,
muhtevasının o zaman revaçta olan resmi dinin inanç ve kurallarına tamamıyla zıt
ol­masıydı. Kitabın yazarı, başta kitabı kaleme alışının sebebini anlatıyor:
.”Bu kitabın gayesi, Şeytan’ın hilelerine uyarak Hz. Îsa’yı Allah’ın oğlu ilân
edenleri ıslah etmektir. Bu İnsanlar (Şeytan’a uyanlar) erkeklerin sün­net
edilmesini gereksiz buluyor, haram yiyecekleri helâl kılıyorlar. Bu tür hataya
düşenler arasında (Aziz) Paul de vardır.” Barnabas’ın beyan ettiği gibi, Hz. Îsa
sağ iken, Mu’cizelerini gören müşrik Romalı askerler O’nun Allah’ın oğlu ve
hatta Allah olduğunu söylemeye başladılar ve bu yanlış inanca daha sonra İsrail
Oğulları da bulaştılar.

Barnabas bundan sonraki gelişmeleri şöyle nakleder: “Hz. Îsa bu
gidi­şata çok üzülmüştü. Defalarca, O’nun etrafını saranları uyardı ve yanlış
inançlarını şiddetle yerdi. Öğrencilerini çeşitli bölgelere gönderdi. Bu
öğ­renciler, Hz. Îsa’nın duaları sayesinde tıpkı kendisi gibi halka bazı
Mu’cizeler gösterdiler. Bu gösterinin maksadı kendisinden Mu’cizeler sadır olan
bir kişinin Tanrı veya Tanrı’nın oğlu olması gerekmediğini açıkça ortaya
koymaktı”. Barnabas bundan sonra Hz. Îsa’nın bu konuda yaptığı çeşitli
konuşmalarını nakleder. Bu konuşmalardan, Hz. Îsa’nın halk arasında yaygınlaşan
batıl itikatlara ne kadar karşı olduğu anlaşılıyor. Barnabas Hz. Îsa’nın
ümmetinin doğru yoldan sapmasından son derece endişeli ol­duğunu ifade ediyor.
Ayrıca, Aziz Paul’ün, Hz. Îsa’nın çarmıhta can verdi­ği yolundaki gerici
akidesini şiddetle yalanlıyor ve kendi gözleriyle gör­düğü olayı şöyle
anlatıyor: “Şakirt Yahuda (Judah, Judas) Yahudilerin Baş Hahamlarından rüşvet
alarak Hz. Îsa’yı yakalamak üzere askerlerle gelin­ce, Allah’ın emriyle, dört
melek, Hz. Îsa’yı semaya kaldırdılar ve Şakirt Yahuda’nın yüzü ve sesi tamamıyla
Hz. Îsa’nınki gibi yapıldı. Böylece, çarmıha Hz. Îsa değil Yahuda gerildi”.
Barnabas İncili’ndeki bu ifade, gö­rüldüğü gibi, Paul’ün kurduğu Hıristiyanlığın
kökünü kazıdığı gibi, Kur’an-ı Kerim’in ifadesini de tamamıyla doğrular
niteliktedir. Hiç şaşılmamalıdır ki, Kur’an-ı Kerim’in inişinden tam 115 sene
evvel Barnabas İncili’ndeki bu ifadeler, kitabın Hıristiyan kilise adamları
tarafından aforoz edilmesine sebep oldu.

3.4.3.11. Barnabas
İncili’nde Yer Alan Açık işaret ve Haberler

Yukarıda kısaca değinmeye çalıştığımız hususlar, Barnabas
İncili’nin diğer dört İncil’den çok daha güvenilir olduğunu göstermeye yeter
sanırız. Bu İncilde Hz. Mesih (a.s.)’in söz, fiil ve sireti gerçeğe uygun
şekilde an­latılmıştır. Maalesef, Hıristiyanlar, kendi akide, inanç kuralları
ile Hz. Îsa’nın talimatını bu İncil ile bilme ve düzeltme fırsatını kaçırdılar.

Bu açıklamalardan sonra, zannediyoruz, Barnabas İncili’nde,
Peygam­ber Efendimiz (a.s.)’in gelişine dair Hz. Îsa’nın ağzıyla dile getirilen
işaret ve haberleri buraya aktarabiliriz. Söz konusu haberlerde Hz. Îsa, Hz.
Mu­hammed (a.s.) için bazen “Rasûlullah” bazen da “Mesih” kelimesini
kul­lanmıştır. Bazen “Takdir Edilmeye Lâyık” ibaresini kullanmış, bazen da öyle
sözcükler kullanmış ki, bunlar “Lailâhe illallah Muhammed-ur Rasûlullah”
anlamına gelmektedir. Hz. Îsa’nın, Hz. Peygamber hakkında verdiği işaretler o
kadar çoktur ki, bunların hepsini anlatmak için ayrı bir kitapçığa ihtiyaç
duyulacaktır. Bunların hepsini iktibas etmemiz imkânsızdır. Biz burada sadece
belli başlı haberleri naklediyoruz:

“Allah’ın dünyaya gönderdiği peygamberler, ki sayıları 144
bindi, muğlak şekilde konuştular. Ama benden sonra, bütün peygamberler ile
mukaddes varlıkların nuru gelecektir ki, peygamberlerin söylediklerini
açıklayacak, sizi aydınlatacaktır. Çünkü o Allah’ın Rasûlüdür”. (Bölüm; 17)

 “Ferisiler ile Lâviler, dedi ki, madem ki sen ne Mesih, ne
İlyas, ne de başka bir Nebisin, o zaman sen neden yeni bir vaaz ve telkinde
bulunu­yorsun ve kendini Mesih’den de daha büyük olarak gösteriyorsun. Îsa
Me­sih dedi ki, Tanrı’nın benim vasıtamla gösterdiği Mu’cizelerin maksadı,
be­nim yaptıklarımın hepsinin Tanrı’nın isteğine bağlı olduğunu size
göster­mektir. Yoksa, ben kendimi, sizin bahsettiğiniz (Mesih)ten büyük
saymı­yorum. Ben, sizin Mesih dediğinizin çorabının boncuğunu veya ayakkabı
bağlarını açacak seviyede bile değilim. O Mesih benden önce yaratılmıştı ve
benden sonra gelecektir. O dinin hiç son bulmaması için hakikatleri ya­nında
getirecektir.” (Bölüm; 42)

 “Size yemin ederek söylüyorum, gelen her nebi sadece bir millet
için Allah’ın rahmetinin işareti olarak gelmiştir. Bu sebeple, bu
peygamberle­rin talimatı, gönderildikleri ümmet ve ulusların dışına çıkmadı. Ama
Al­lah’ın Rasulü gelince, Allah O’na adeta elindeki mührünü verecektir. Taa ki,
O’nun talimatını almış olan dünyanın bütün ulusları selâmete ve rah­mete
kavuşacaklardır. O inkârcılara hâkim olacak ve putperestliği öylesi­ne
yeryüzünden silecektir ki Şeytan kaçacak delik arayacaktır”. (Bu satır­lardan
sonra, Hz. Îsa’nın şakirtleriyle uzun bir konuşması yer alıyor. Bu konuşmada Îsa
Mesih (a.s.) müstakbel peygamberin Beni İsmail’den ola­cağını izah ediyor).
(Bölüm; 43)

“Bu sebeple size diyorum ki, Rasûlullah, Allah’ın yarattığı
hemen he­men bütün mahlûk ve eşyaları memnun edecek bir saadettir. Zira O,
anla­yış, nasihat, hikmet, kuvvet, şefkat ve sevgi gibi güzel duygularla
dolu­dur. O, cömertlik, rahmet, adâlet, takva, dürüstlük, efendilik ve sabrın
ru­huyla donatılmıştır. Kendisine bu faziletlerin üç misli verilmiştir. Yani
Allah’ın yarattığı diğer mahlûklara nisbetle O’nun dünyaya gelişi ne mü­barek
bir an olacaktır. İnanın, ben O’nu görmüş ve ona saygılarımı sun­muşumdur. Tıpkı
diğer bütün peygamberlerin O’nu gördüğü ve O’na say­gılarını sundukları gibi.
Allah O’nun ruhunu görerek O’na Nübüvvet bah­şetti. Ve ben O’nu görünce
heyecandan ruhum titredi ve dedim ki: “Ey Muhammed (methedilmiş kişi, zât) Allah
senin yardımcın olsun ve Allah beni senin pabuçlarının bağlarını bağlamaya lâyık
yapsın. Zira ben bu mevkiye yükselirsem, kendimi büyük bir peygamber ve Allah’ın
mukad­des varlığı sayacağım”. (Bölüm; 44)

“(Buradan gideceğim için) yüreğiniz sızlamasın ve siz korkmayın.
Çünkü sizi yaratan ben değilim. Sizi yaratan, Yaratıcımız, Allah’tır ve O sizi
koruyacaktır. Bana gelince, şu anda dünyada, dünyaya selâmet ve kurtuluş
getirecek olan Allah’ın Rasûlü için zemin hazırlamaktayım… Andreas dedi ki:
‘Ey Üstâd, O’nun bazı belirgin özelliklerini bize bildir ki O’nu. tanıyalım!.’
Îsa Mesih (a.s.) cevap verdi: ‘O sizin zamanınızda gel­meyecek, aksine birkaç
zaman sonra gelecek. O zamana kadar benim İncil’im öylesine tahrif edilmiş
olacak ki, dünyada en fazla 30 mü’min bulu­nacaktır. O zaman Allah dünyaya
acıyacak ve Rasûlünü gönderecektir. O Rasûlün başında beyaz bulutun gölgesi
olacaktır. Bu gölge sayesinde Al­lah’ın sevgilisi ve yakını olduğu belli
olacaktır ve O’nun aracılığıyla dün­ya Allah’ın mağfiretine kavuşacaktır. O,
inkârcı insanlara karşı büyük bir güçle gelecek ve yeryüzünden putperestliği
silecektir. Ve ben bundan son derece memnunum, zirâ O’nun sâyesinde Tanrı’mız
tanınacak, takdis edilecek ve hakikati dünyaya anlatacaktır. O ayrıca beni
İnsanlar ötesinde bir şey zannedenlerden intikam alacaktır… O öyle bir
hakikatle gelecektir ki, bu hakikat bütün peygamberlerin getirdiklerinden daha
açık seçik olacak­tır!” (Bölüm; 72)

“Allah için and Kudüs’te mi yoksa Süleyman tapmağında mı
içilmiş­ti? Fakat sözlerime inanın, bir gün gelecek, Allah rahmetini başka bir
şeh­re nâzil edecektir. Ondan sonra her yerde O’nun için doğru biçimde ibâdet
yapılacaktır ve Allah kendi rahmetiyle her yerde hakiki namazı kabul
ede­cektir… Ben aslında, İsrail Kavmi için kurtarıcı nebi olarak gönderildim.
Fakat benden sonra Mesih gelecek, Allah’ın bütün dünya için gönderdiği. Öyle bir
nebi ki, Allah bütün dünyayı O’nun için yaratmıştır. O zaman bü­tün dünyada
Allah’a ibâdet edilecek ve her tarafa rahmeti nâzil olacaktır” (Bölüm; 83)

“(Mesih, Başrahibe söyledi:) Yaşayan Allah ve elinde canım olan
Ya­radan’a yemin ederim, bütün dünyanın milletlerinin beklediği o Mesih ben
değilim. Allah bu nebî ile ilgili vaadini atamız Hz. İbrahim’e (a.s.) şöyle
diyerek vermişti: “Senin neslinin vasıtasıyla, yeryüzünün bütün milletleri
berekete kavuşacaktır”. (Doğum: 22; 18). Ancak Allah beni bu dünyadan
kaldırınca, Şeytan yine isyân çıkaracaktır ve mü’min olmayanlar benim Tanrı ve
Tanrı’nın oğlu olduğumu iddia edeceklerdir. Bu nedenle, sözle­rim ve talimatım
tahrif edilecektir. Ta ki belki de en çok 30 iman sahibi geriye kalacaktır. O
zaman Allah dünyaya acıyacak ve rasûlünü gönderecektir. O Rasûl ki, O’nun için
dünyanın her şeyi yaratılmıştır. O Rasûl bü­tün gücüyle güneyden gelecek ve
putları putperestler ile beraber mahve­decektir. Şeytandan iktidarını alacaktır.
Ve Allah’ın rahmetini, kendine iman edecek olanların kurtuluşu için yanında
getirecektir. Ne mutlu, O’nun sözlerini dinleyene.” (Bölüm; 96)

“Baş Rahip sordu: ‘Allah’ın bu Rasülünden sonra başka nebi’ler
de ge­lecek mi?’ Mesih cevap verdi. ‘Bundan böyle, Allah’ın gönderdiği hakiki
nebiler gelmeyecekler, ama pek çok sahte nebiler geleceklerdir. Ben bu­nun için
üzgünüm. Çünkü Şeytan, Allah’ın adaletli kararı yüzünden bunla­rı sahneye
koymaya çalışacaktır. Ve onlar benim İncil’imin perdesinin ar­kasında
saklanacaklardır” (Bölüm; 97)

“Kâhinlerin başı sordu, ‘Bu Mesih hangi isimle çağrılacaktır? Ve
onun gelişinin işaretleri ne olacaktır? Îsa Mesih dedi ki, ‘Bu Mesih’in adı
“Takdir Edilmeye Lâyık”tır. Zira, Allah O’nun ruhunu yarattığı zaman O’na bu
ismi kendisi vermişti. Ve orada O’na seçkin bir muamele yapıl­mıştı. Allah dedi
ki: “Ey Muhammed, bekle, çünkü senin için cenneti. dünyayı ve birçok mahlûku
yaratacağım ve bunları sana hediye olarak ve­receğim. Ta ki, seni tebrik edecek
olanlara bereket verilecek ve seni lanetleyecek olanlar lanetlenecekler. Ben
seni dünyaya göndereceğim za­man, kurtuluş habercisi olarak göndereceğim. Senin
sözlerin doğru ola­caktır, öyle ki, yeryüzü ve gökler kaybolup gidecekler ama
senin dinin ayakta duracaktır. Öyleyse, O’nun mübarek ismi Muhammed’dir”
(Bölüm;97)

Barnabas diyor ki, bir defasında Hz. Îsa şakirtlerine hitaben
yaptığı konuşmada “şakirtlerimden biri (ki sonradan Yahuda, Judah, Judas olduğu
ortaya çıktı) beni 30 sikkeye karşılık düşmanlara satacaktı” dedi ve şunları
ekledi:

“Bundan sonra beni salacak olanın benim adımla öldürüleceğinden
eminim. Zira Allahu Teâlâ beni yerden semaya kaldırtacak ve o hâinin yüzünü
öylesine değiştirmiş olacak ki, herkes onu ben sanacak. Ne var ki kötü şekildeki
ölümü bir müddet benim karalanmama yol açacaktır. Fa­kat, Muhammed, yani
Allah’ın mukaddes Rasûl’ü gelince bana sürülen le­ke temizlenmiş olacaktır. Ve
Allah bunu, benim o Mesih’e sadakatimi bil­dirdiğim için yapacaktır. O bana
mükafatımı verecektir. Bu şekilde, her­kes benim yaşamakta olduğumu ve bu rezil
ölümle hiç ilişkim olmadığını anlamış olacaktır” (Bölüm; 113)

“(Hz. Îsa şakirtlerine dedi ki) Elbette ben size diyorum ki,
eğer Musa (a.s.)’nın kitabından gerçekler çıkarılmamış olsaydı, Allah atamız
Davud (a.s.)’a başka bir kitap vermeyecekti. Ve eğer Davud’un kitabında
değişik­likler yapılmamış oldaydı. Allah bana İncil’i vermezdi. Zira, Allah,
yani Rabbimiz, tahrif eden veya değiştiren değildir. Ve herkese aynı mesajı
vermiştir. O, Rasûlullah geldiği zaman, inkârcı insanların benim Kitabıma
bulaştırdıkları bütün (uydurma) şeyleri temizleyecektir.” (Bölüm; 124)

3.4.4. Üç
Şüphe’nin Giderilmesi

Bu açık ve kesin işaret ve haberlerde sadece üç şey ilk bakışta
şüpheli erde ve Barnabas İncili’nin başka bölümlerinde Hz. Îsa’nın, kendisinin
Mesih olmadığını ısrarla belirtmesidir. İkincisi, sadece yukarıdaki alıntı­larda
değil, İncil’in diğer birçok yerlerinde de Rasûlullah (a.s.)’ın asıl Arapça ismi
olan “Muhammed” açıkça zikredilmiştir. Peygamberlerin ge­lecekten haber verirken
kesin ifadelerden kaçındıkları, özellikle şahıs isimlerini vermedikleri müşahede
edilmiştir. Üçüncü nokta yukarıdaki ibarelerde Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)’dan
“Mesih” olarak bahsedilme­sidir.

Birinci şüphe için şunu söyleyebiliriz ki, sadece Barnabas
İncili’nde değil, Lucas (Luka) İncili’nde de Hz. Îsa (a.s.)’nın kendi havari ve
şakirtleri­ne kendisine “Mesih” dememelerini emrettiğine dair kayıtlar vardır.
Lucas İncili’nin sözleri şunlardır: “O onlara sordu, siz bana ne diye hitap
edersi­niz? Peter cevap verdi: ‘Allah’ın Mesihi’. Bunun üzerine onları tenbih
etli, ‘bunu kimseye söylemeyin’ (Bölüm: 9; 20-21). Bu yasaklamanın sebebi, öyle
sanıyoruz ki, Hz. Îsa’nın kendi isminin beklenen Mesih ile karıştırıl­masını
istememesiydi. Bilindiği gibi, İsrail Oğulları öteden beri Mesih’in gelmesini
bekliyorlardı. Onlara göre Mesih kılıcıyla bütün Hak düşmanla­rını mağlup
edecekti. İşte bunun üzerine Hz. Îsa (a.s.) bekledikleri Me­sih’in kendisi
olmadığını ve O’nun kendisinden sonra geleceğini açıkla­mak zorunda kaldı.

İkinci şüpheye gelince, halen dünyada varolan Barnabas
İncil’inin Latince tercümesinde Resûl-i Ekrem’in adı gerçekten “Muhammed” olarak
geçmektedir. Fakat kimse bu kitabın hangi dillerden tercüme üstüne tercü­me
edilerek Latinceye kadar geldiğini bilmiyor. Barnabas İncil’inin aslının
Süryanice olması kuvvetle muhtemeldir. Zira, daha evvel de işaret ettiği­miz
gibi, Hz. Îsa ile havarilerinin dili buydu. Kitabın aslı bulunsaydı, on­da Hz.
Muhammed (a.s.)’in adının nasıl yazıldığını görmemiz mümkün olacaktı. Kanımıza
göre, daha önce İbn İshak’ın Yuhanna İncil’inin tercü­mesinden bahsederken
belirttiğimiz gibi, Hz. Îsa aslında muhtemelen “Munhamanna ” sözcüğünü
kullanmıştır. Daha sonra bu sözcük muhtelif tercümelerde muhtelif şekilde ifade
edilmiş olabilir. Daha sonra, müjdele­nen peygamberin isminin hemen hemen
“Muhammed” manasına geldiğini gören bir mütercim bu ismi yazmış olabilir. Bu
sebeple, sadece “Muham­med” isminin açık seçik şekilde yazıldığını görerek,
bütün Barnabas İnci­li’nin bir müslüman tarafından kaleme alındığını iddia etmek
yanlış olur.

Üçüncü noktaya gelince, “Mesih” aslında bir İsrail terimidir. Bu
te­rim, Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Îsa (a.s.)’nın Mesih olduğunu inkâr eden
Yahudileri ikna etmek üzere kullanılmıştır. Yoksa, bu ne Kur’an-ı Kerim’in
te­rimidir ne de bu terim Kur’an’da İsrail Oğullarının kastettiği anlamda
kul­lanılmıştır. Bu bakımdan, Rasûl-ü Ekrem (a.s.) hakkında, Hz. Mesih (a.s.)
“Mesih” kelimesini kullanmış ve Kur’ân-ı Kerim’de bu kelime kullanılma­mışsa,
bundan Barnabas İncili’nde, Kur’ân’da olmayan bir şeyin Hz. Pey­gamber’e
atfedildiği anlamı çıkmaz. Aslında Beni İsrail’de şöyle bir gele­nek vardı. Bir
şahıs veya eşya kutsal bir amaç için tahsis edildiği zaman o eşya üstüne ya da
şahsın başına mukaddes yağ sürülerek takdis edilmiş olurdu. İbranice’de yağ
sürme hareketine “mesh” ve başına yağ sürülene de “mesih” denilirdi. Tapınak ve
ibadet yerlerinde bulunan çanak çömlek, tabak, bardak ve sürahiler aynı şekilde
“mesh” edilerek ibadete tahsis edi­lirdi. Kâhin ve rahipler de rahiplik mevkiine
getirildiği zaman “mesh” (takdis) edilirlerdi. Aynı şekilde hükümdar ve
peygamberler de taç giyer­ken veya peygamberlik mevkiine yükselirken takdis
edilirlerdi. Yani İncil açısından, İsrail oğullarının tarihinde sayısız “mesh”
olayı ve “Mesih” vu­ku bulmuştur. Nitekim, Hz. Harun (a.s.) bir haberci olarak
bir “Meshti. Aynı şekilde, Hz. Musa haberci ve nebi olarak, Talût padişah
olarak, Hz. Davud padişah ve peygamber olarak, Sadak, hükümdar ve kâhin olarak
ve Hz. Elyesa bir nebi olarak birer mesih idiler. Daha sonra takdis etmek için
illâ yağ sürme ananesi de kaldırıldı. Aksine, birinin sadece Allah tarafın­dan
bir mevkiye veya göreve tayin edilmesi, “mesih” veya takdis edilme anlamına eşit
hale geldi. Meselâ, I- Hükümdarlar, Bölüm: 19’da Allah’ın, Hz. İlyas (İlliyah)’a,
Haz’ayil’i mesh edip Arâm (Şam) hükümdarı, Nem­si’nin oğlunu meshedip İsrail
hükümdarı ve Elyesa’yı meshedip kendisinin yerine nebi yapma emri verildiği
kaydedilmiştir. Bunlardan hiçbirinin bar sına yağ sürülmedi. Yalnızca, Allah
tarafından bir vazifeye getirildiklerini ilân etmek, onları mesh (takdis) etmek
anlamına gelirdi. Demek oluyor ki, İsrail oğullarının anlayış ve geleneklerine
göre, “mesih” kelimesi sadece “Allah tarafından görevlendirilmiş” anlamına
gelirdi. Ve Hz. Îsa (a.s.) da Hz. Muhammed (a.s.) için “Mesih” kelimesini bu
anlamda kullanmıştı[5].



 




[1]
Kuran-ı
Kerîm’in Rasûl-u Ekrem’in Ümmî olduğunu açıkça ifade etmiş olmasına rağ­men,
bazı kimselerin kendisini okuma yazma bilen bir kişi olarak göstermekte
ısrar etmeleri doğ­rusu şaşılacak bir tutumdur. Gördüğümüz gibi, Hz.
Peygamber’in Nübüvvetinin lehinde bir delil olarak Kuran-ı Kerim’in ileri
sürdüğü husus, O’nun ümmi olmasıdır. İşin tuhafı, Müslümanlardan bazı
kimseler de Hz. Muhammed’in okumuş bir kişi olduğunu ispatlamaya
çalışıyorlar. Bu iddianın halinde ileri sürülen bazı asılsız ve uydurma
rivâyetler hemen ilk bakışta reddedilecek mahi­yettedir. Bir kere, Kur’an
gibi Allah’ın kelâmı ortada dururken ve bu ilâhî kitab tam aksi bir iddia­da
bulunurken, kaynağı meçhul rivâyetlere inanmak abestir. Ayrıca bu rivayetler
de oldukça zayıf ve gülünçtürler. Bu rivayetlerden biri Sahih-i Buhari’de
geçiyormuş. Buna göre Hudeybiye Anlaş­ması kaleme alınırken Mekke’li
kâfirlerin Hz. Muhammed’in ismine “Rasûlullah” kelimesinin ek­lenmesine
itiraz ettiği, bunun üzerine Hz. Peygamber’in kâtibine (Ali’ye), “peki,
Rasûlullah keli­mesini karalayıp Muhammed bin Abdullah yaz” diye buyurduğu,
Hz. Ali’nin bu kelimeyi karala­makla tereddüt etmesi üzerine Rasûlullah’ın
ondan kalemi alıp bu sözleri sildiği ve (Muhammed bin Abdullah) ibaresini
yazdığı belirtiliyor.

Ancak bu rivayet Ber’a bin Âzib’in ağzıyla Sahih-i
Buhari’de dört yerde ve Sahih-i Müslim’de iki yerde geçmiştir ve her yerde
kullanılan kelimeler değişiktir:

1.) Buhari’nin “Kitabüs-Sulh” de bir rivâyetin inceleme
ve  sözleri şöyledir: Hz. Peygamber, Hazreti Ali’ye, bu kelimeleri karalayın
dedi, Hz. Ali arz etti, “ben bu kelimeleri karalayamam”. Nihayet Hz.
Peygamber bu kelimeleri karaladı.

2.) Aynı kitapta bir başka rivâyet vardır: Sonra,
Ali’ye dedi, “Rasûlullah”! silin. O dedi ki, vallahi isminizi hiçbir zaman
silmeyeceğim. Nihayet Hazreti Peygamber (a.s.) yazıyı alıp şu ibare­yi
yazdı. “Bu, Muhammed bin Abdullah’ın yaptığı anlaşmadır”.

3.) Üçüncü rivâyet yine Ber’a bin Azib Buhari, “Kitabul-Cizye”
de yer almıştır. Sözleri şöyle­dir: Rasûl-ü Ekrem, kendisi yazamadı.
Buyurdular ki ey Ali, “Rasûlullah’ı karala. Ali arz etti, val­lahi bu
kelimeyi hiçbir zaman silmeyeceğim. Bunun üzerine Hz. Peygamber kendisine bu
kelime­lerin bulunduğu yeri göstermesini istedi. Ali (r.a.) o yeri gösterdi.
Ve Hz. Peygamber o ibareyi kendi eliyle karaladılar.

4.) Dördüncü rivayet, Sahih-i Buhari, “Kitabül Meğazi”
de yer alıyor. Anlatılanlar şunlardır: “Bunun üzerine, Hz. Peygamber o
yazıyı aldı ve kendisi yazmayı bilmemesine rağmen şu kelime­leri yazdı: “Bu
muahadeyi Muhammed bin Abdullah yapmıştır.”

5.) Yine Ber’a bin Azib’in Sahihi Müslim, “Kilabul-Cihad”
da yer alan rivâyetine göre; Hz. Ali’nin hayır demesi üzerine Hz. Peygamber
eliyle “Rasûlullah” kelimesini sildi.

6.) Aynı kitapla Ber’a bin Âzib tarafından şu rivayet
nakledilmiştir: Hz. Ali’ye dedi ki, “Rasû­lullah kelimesi nerdedir, bana
göster.” Hz. Ali o yeri gösterdi ve Hz. Peygamber onu silerek, “Ab­dullah
oğlu” yapıverdi. Rivâyetler arasındaki bu tutarsızlık gösteriyor ki, aradaki
râviler, Ber’a bin Azib’in sözlerini doğru nakledemediler. Bu sebeple
bunlardan hiçbirine itibar edilemez. Hazre­ti Peygamber’in anlaşma metnine
kendi eliyle “Muhammed bin Abdullah” kelimesini yazdığı ke­sinlik
kazanmamıştır. Belki de asıl vaziyet şöyle idi: Hz. Ali’nin metindeki “Rasûlullah
kelimesini silmeyi reddetmesi üzerine Hz. Peygamber, Ali’den o kelimenin
yerini öğrenip onu kendi eliyle ka­raladı. Daha sonra Ali’nin veya başka bir
kâtibin oraya “Abdullah oğlu Muhammed” ibaresini yaz­masını sağladı. Bazı
rivayetlere göre anlaşma iki kâtip tarafından hazırlanmıştı. Biri Hz. Ali ve
di­ğeri Muhammed bin Mesleme (Bk: Fethul Bâri, c. 5, s. 217) Bu sebeple, pek
mümkündür ki bir ke­limeyi bir kâtip yazmayınca, bu işi başka bir kâtip
yaptı.

Bu arada, bir başka rivayet de Hz. Nebî (a.s.)’nin
okumuş olduğu lehinde ileri sürülüyor. Bu rivâyeti Mücahid’den İbni Ebi
Şeybe ve Ömer İbni Şeybe nakletmişlerdir. Bunun sözleri şöyledir: Rasûlullah
(as.) vefâtından önce okuma yazmayı öğrenmişlerdi. Fakat unutulmamalıdır ki
bu rivâyetin kaynağı çok zayıftır ve doğruluğu da şüphelidir. Nitekim, İbn-i
Kesir şöyle diyor: “Bu­nun aslı zayıftır”. Sonra, Hazreti Peygamber (a.s.)
ömrünün sonlarına doğru da olsa, okuma yaz­mayı öğrenmiş olsaydı, bu haber
bir anda her tarafa yayılır ve bundan herkes haberdar olurdu. Şüphesiz Ashab-ı
Kirâm bu hadiseye büyük ehemmiyet verirlerdi ve pek çoğu, Hazreti
Peygam­ber’in kimden, ne zaman ve nasıl okuma-yazmayı öğrendiğini rivayet
ederlerdi. Ne var ki böylesi­ne önemli bir olay ile ilgili rivayet sadece Hz.
Avn bin Abdullah’a atfediliyor ve ondan Mücahid bize nakletmiştir. Sonra şu
nokta da göz önünde bulundurulmalıdır ki Avn bin Abdullah bir sahabe değil
tabiindendir. Avn bin Abdullah’ın, Hz. Peygamber’in okuma yazmayı
öğrendiğini hangi saha­beden haber aldığı da sabit değildir. Dolayısıyla, bu
gibi zayıf ve güvenilmesine imkân bulunma­yan rivayetlere dayanarak Kuran-ı
Kerim’de beyan edilen ve belgeler ile yaşanan olaylardan sabit olan bir
gerçeğe göz yumulamaz. Mevdûdi.



[2]
“Tefhim-ul
Kuran”, cilt 2, 3 ve 4’te bu mevzu daha teferruatlı şekilde anlatılmıştır.



[3]
Bk: Bakara;
55,56 63, A’râf; 155-171 ve İncil, Kitab-ı Huruc, 17,18-19.



[4]
Bk:Encyclopaea
of biblikal literatüre; parakletus maddesi.



[5]
Mesih
kelimesinin İsrail oğullarının anladığı anlamının ayrıntılı açıklamaları
için Bk: Encyclopadea of Biblical Literature, “Messiah” maddesi.