Hz. Peygamber (a.s.)’İn İnsanlık Hali
Yedinci Bölüm: HZ. PEYGAMBER (A.S.)’İN İNSANLIK HALİ
7.1. PEYGAMBERLİK VE İNSANLIK
7.1.1. Peygamberin İnsan Olamayacağına Dair Cahiliyye Düşüncesi
7.1.2. Peygamber’in İnsan Olması Neden Gereklidir?
7.2. PEYGAMBERLERİN İNSANLIK HALI
7.2.1. Hz. Adem (a.s.) Bir insandı
7.2.2. Hz. Nuh’un İnsanlık Hali
7.2.3. Hz. Hûd (a.s.) da İnsandı
7.2.4. Hz. Salih ve Şuayb (a.s.)’ın İnsanlık Hâlleri
7.2.5. Hz. Musa ile Harun (a.s.)’un Beşeriyeti
7.2.6. Bütün Peygamberler Beşer (İnsan) dir
7.3. HZ. PEYGAMBER (A.S.) DE BİR İNSANDI
7.3.1. Cahil Düşünce Tarzı
7.3.2. Doğruyu Bulmaktaki Engel
7.3.3. Gören İle Kör Olanın Farkı
7.3.4. Peygamber Bir Melek Olmalıydı
7.3.5. “Peygamber Büyük Bir Adam Olmalıydı”
7.3.6. Hz. Muhammed’in, Hayatını Kazanmasına İtirazlar
Yedinci Bölüm: HZ. PEYGAMBER (A.S.)’İN
İNSANLIK HALİ
7.1. Peygamberlik ve İnsanlık
7.1.1.
Peygamberin İnsan Olamayacağına Dair Cahiliyye Düşüncesi
Her devirde cahil İnsanlar, bir insanın hiçbir zaman peygamber
olamayacağını düşünmüşlerdir. Bundan dolayıdır ki, ne zaman bir peygamber
gelmişse, onun normal bir insan olduğunu ve diğer İnsanlar gibi, etlen ve
kemiklerden yapıldığını, yemek yediğini, içliğini, çoluk çocuk sahibi olduğunu
görür görmez kendisinin peygamber olmadığına kanaat getirmişlerdir. Aynı
peygamber öldükten ve aradan belli bir zaman geçtikten sonra, ona tabi
olanlardan bazıları, kendisinin peygamber olduğu için normal bir insan
olamayacağını ileri sürmeye başlamışlardır. Neticede, bazıları onun Tanrı
olduğunu ilân etmiş, bazıları onun Allah’ın oğlu olduğunu sanmış ve bazıları da
Allah’ın ruhunun ona girdiğine inanmıştır. Kısacası, peygamberlik ile insanlığın
bir kişide toplanması cahiller için her zaman içinden çıkılmayacak bir bilmece
olmuştur.
Mekke’liler için zâten bir insanın peygamber olması akıl almaz
bir işti. Sakat fikirlerine göre, Allah’ın mesajını ve emirlerini etten ve
kemikten yapılmış bir insan değil, bir melek getirmeliydi öyle bir varlık ki
yaşayabilmesi için yemeye ve içmeye muhtaç olmasın. Yine de, eğer bir insan
peygamber olacak idiyse, o zaman bu çok büyük bir adam olmalıydı. Bir hükümdar
olmalıydı, şöhreti ve şanı her tarafa yayılmış bir kişi olmalıydı. Alelâde
insanların ona yetişmeleri zor olmalıydı. Bu düşünceler nerde, Hz.’Peygamber
(a.s.) nerde? Onlara göre, adı sanı fazla bilinmeyen, herkes gibi yolları
aşındıran, herkesin onunla görüşmesi, ona yanaşması kolay olan, Üstelik
olağanüstü herhangi bir yanı olmayan bu kişi peygamber olamazdı. Başka bir
ifadeyle, bir peygambere, insanlara hidayet için değil, tantana, otorite, göz
kamaştırıcı ve garip şeyler göstersin diye ihtiyaç duyuyorlardı. Onların
düşüncesine göre, Hz. Muhammed (a.s.)’e hiç olmazsa bir melek refakat etmeliydi.
Bu melek, elinde bir kırbaçla halkı korkutmalı ve Peygamber (a.s.)’e itaat
etmeyenlerin Allah’ın gazabına uğrayacağını belirterek onları
cezalandırmalıydı. Onlar, Allah’ın bir peygamberin böyle sade, fakir, mustarip
ve mazlum olarak görmek istemiyorlardı. Bir peygamberini başkalarının
hakaretine ve zulmüne uğramasını beklemiyorlardı. En son istekleri de, Allah’ın
Rasûlünün maddi yönden rahat olması, iyi bir iş ve bol gelire sahip olmasıyla
ilgiliydi. Allah’ın Peygamber’inin alelâde kabile reislerinden az maddi
imkânlara sahip olması, evi, barkı, bağ bahçesinin bulunmamasından yakınıyor ve
böyle bir kişinin Allah tarafından gönderilen bir peygamber olamayacağına
inanıyorlardı.
Bilgisiz ve budala kimseler öteden beri, Allah’a erişmiş bir
kişinin insanlardan üstün olduğuna inana gelmişlerdir. Bu kimseler, insanüstü
güç ve yeteneklere sahip olması gereken bu kişinin her zaman garip ve şaşırtıcı
şeyler yapmasını beklemişlerdir. Düşüncelerine göre, bu kişinin bir işareti,
bir dağı altına dönüştürmesi için yeterli olmalıdır, işaret parmağını şöyle
kaldırmasıyla, yerden defineler çıkmalıdır. Gözlerini şöyle kapadığında her
insanın geçmişi ve geleceğini kitap gibi okumalıdır. Kaybolan şeyleri
bulmalıdır. Bir hastanın ölüp ölmeyeceğini, bir hamile kadının erkek mi yoksa
kız çocuğu mu doğuracağını bilmelidir. Böyle bir kişi her türlü insanlık
zaafından yoksun olmalıdır. Bu cahil insanların fikrine göre, açlık duyan,
susayan, dinlenme ve uyuma ihtiyacını hisseden, çoluk çocuk sahibi olan, günlük
ihtiyaçlarını karşılamak üzere çarşı pazarda dolaşan, alışveriş yapan,
başkalarından borç alan, parasızlıktan kıvranan bir kişi asla Allah’a erişmiş ya
da peygamberlik mevkiine yükselmiş sayılmaz. Hz. Muhammed (a.s.) peygamberliğini
ilân ettiği zaman çevresindekiler ve Arabistan’ın diğer ahalisi işte böyle
düşünüyordu. Kendisinin Allah’ın peygamberi olduğunu duyunca, kendi akıllarına
göre doğruluğunu ölçmek amacıyla ondan insanüstü söz ve hareketler beklerlerdi,
gaipten haber vermesini isterlerdi, ama O’nun alelâde bir insan gibi
davrandığını görünce hayrete düşerlerdi ve kendi kendilerine sorarlardı: Allah,
Allah, bu ne biçim peygamberdir? Bunun kansı var, çocukları var ve bizim gibi
sokaklarda yürür, çarşı pazarda alışveriş yapar?
7.1.2.
Peygamber’in İnsan Olması Neden Gereklidir?
İlâhi zikr veya ilâhi mesajın bir peygambere gönderilmesinin
hikmetini anlatırken, Cenab-ı Allah, Nahl sûresinin 44. ayetinde şöyle der:
“Sana da (habibim) insanlara kendileri için indirilen her şeyi
açıklayasın diye zikri (Kur’an’ı) indirdik”.
Bu maksat için mutlaka bir insanın peygamber olarak gönderilmesi
gerekiyordu. “Zikr” ya da Kur’ân-ı Kerim melekler vasıtasıyla da
gönderilebilirdi, hatta bir kitap şeklinde bütün kullara birer nüshasının
gönderilmesi de mümkündü. Ne var ki, Allah (c.c.)’ın güttüğü amaç sadece “zikr”in
gönderilmesiyle tamamlanmayacaktı. Amaca varılmak için, bu zikrin üstün
kabiliyetli bir insan tarafından getirilmesi gerekiyordu. Böylece bu insan, bu
zikrin çeşitli bölümlerini kullara alıştırarak ve iyice anlatarak iletebilirdi.
Bu insan, kulların anlayamadığı bazı mevzuları açıklayabilir, herhangi bir
şüpheleri varsa onları giderebilirdi. İtirazları olanlara gereken cevabı
verebilir, ikna edilmeleri gerekiyorsa onları ikna edebilirdi. Bu zikri kabul
etmeyen, buna muhalefet eden ve direnenlere karşı da bir peygamberin şanına
yakışır bir şekilde davranabilirdi. Ama bu zikri kabul edenlere de bütün
ayrıntılarını açıklayabilir, gerekliği durumlarda gereken talimatı verebilirdi.
Bunun yanı sıra, bu zikre göre kendi hayatını bir örnek olarak onlara sunabilir,
bireysel ve toplumsal alanlarda onlara gereken eğitimi verebilirdi.
Peygamberin işi, Allah’ın kullarına Allah’ın mesajını iletmekle
bitmiyor. Peygamberin görevleri arasında, bu mesaja göre insanları ıslah etmek
de vardır. Bir peygamber, ilâhî ve ulvî usulleri insanların hayatına da
uygulamalıdır. Bir peygamber bizzat kendi hayatıyla bu usullerin nasıl tatbik
edildiğini göstermelidir .O, sayısız insanların kafalarında, ilâhi mesaj ile
ilgili doğan soruları tatmin edici bir şekilde cevaplandırmalıdır. Bu mesajı
kabul edenlerin öğrenimini, eğitimini yapmalıdır, ki böylece örnek bir toplum
meydana gelsin. Kendisine ve Allah’ın mesajına (Kur’ân-ı Kerim’e) karşı çıkan ve
direnenlere karşı çetin bir mücadele vermelidir; çünkü ancak bu şekilde şer
kuvvetler mağlup edilebilir. Bütün bu işler, İnsanlar arasında ve İnsanlar için
yapılacağından, insan değilse başka hangi yaratık gönderilmeliydi? Bir meleğin
yapabileceği tek şey, mesajı insanlara ulaştırması olacaktı. Zira bir melek
emir kuludur ve kendisine verilen emrin dışına çıkamaz. O, insanların aklı ve
zekâsıyla bir işi başarmaya kadir değildir. İnsanlar arasında insan gibi
yaşayıp, İnsanlar gibi iş yapmak ve insanların hayatım Allah’ın rızasına göre
ıslâh etmek bir meleğin harcı değildir. Bunu yapsa yapsa bir insan yapabilirdi.
Nitekim öyle oldu.
7.2. Peygamberlerin İnsanlık Halı
7.2.1. Hz. Adem
(a.s.) Bir insandı
“Sizi yarattık. Sonra size suret verdik. Sonra meleklere,
‘Adem’e secde edin’ dedik” (A’raf; 11)
Burada Cenab-ı Allah demek istiyor ki, önce Adem’i yaratma
plânını hazırladı, sonra bu plânı gerçekleştirme safhasına getirdi, bu safhada
insanın kıvamını hazırladı, bu kıvama insan vücudunun biçimini verdi ve bu
varlık tam insan şeklini alınca ona meleklerin secde etmelerini emretti. Hz.
Adem’e secde edilmişse Adem olması sıfatıyla değil, bütün insan ırkının
temsilcisi olması bakımından edilmiştir. Bu husus, Kur’ân-ı Kerim’de bir başka
yerde daha net bir şekilde ifade edilmiştir.
“Hani Rabbin meleklere: ‘Ben çamurdan bir insan yaratacağım!
O’nu yapıp, içine ruhumdan üflediğim zaman ona secde ederek yere kapanın’
demişti” (Sâd; 71-72)
Bu ayette de yukarıda bahsettiğimiz üç safha başka bir şekilde
anlatılmıştır. Yani, ilk önce toprak veya çamurdan bir insan heykeli yapıldı,
daha sonra yüz hatları, organları ve kuvvetleri arasında bir denge sağlandı ve
en son Allahu Teâlâ ruhunu, içine üfleyerek canlı bir insan haline getirdi.
Aynı konu, Hicr sûresi üçüncü rükûda şöyle anlatılmıştır:
“O vakti hatırla ki, Rabbin meleklere: ‘Ben kuru bir çamurdan,
şekillenmiş bir balçıktan bir insan yaratacağım. Ben onu yaptığım, ona
Ruhumdan üflediğim zaman siz ona secde edin” (Hicr; 26-29)