Geçmiş Ümmetlerin Yok Oluşu ve Kalıntıları
13.7.3. Sabâ
(Sebe’) Kavminin Dini Tarihi
Sabâ kavmi ilk önce güneşe tapardı.[14]
Daha sonra, Sabâ Melikesi, Hz. Süleyman’a (M.Ö. 965-926) iman edince Sabahların
çoğu müslüman oldu. Fakat daha sonra nedense bunlar tekrar cehalete ve dalâlete
sürüklendi ve her tarafa şirk ve putperestlik yayıldı. Sabâ’lıların bu dönemin
önde gelen putları, El-Maka (Ay tanrısı), Astar (Venüs), Güneş tanrıçası,
Hobus, Hürmetem, Harimat vs. idiler. El-Maka, Sabâ kavminin en büyük tanrısıydı.
Sabâ’lı hükümdarlar, işte bu tanrının naibi sıfatıyla, halkın kendilerine itaat
etmelerini isterlerdi. Yemen’den çıkarılan kitabelerden, bütün ülkede çeşitli
tanrılar, özellikle El-Maka’nın putları ve tapınakları bulunduğu ve önemli
günlerde halkın bunlara taptığı ve dini tören düzenlediği anlaşılıyor.[15]
Günümüzde birçok arkeolog ve tarihçi Yemen’de üç binden fazla
kitabe bulmuşlardır. Bu kitabeler Sabâ kavmi ve yaşadığı dönemle ilgili
kıymetli bilgileri ihtiva etmektedirler. Ayrıca, Arap geleneklerinden, Yunanca
ve Latince tarih kitaplarından Sabâ halkı ve ülkesi hakkında geniş bilgiler elde
etmek mümkündür. Bu kaynaklardan Sabâ halkının tarihi şöyle özetlenebilir.
13.7.4. M.Ö.
650’den Önceki Dönem
Bu dönemde Saba veya Sebe’ hükümdarlarının unvânı, “Saba
Mukarribi”ydi. Öyle sanılıyor ki, bu kelime Arapça “Mukarrib” ile eş anlamda
idi. Yani kral ve hükümdarlar kendilerini, Tanrı’nın yakını olarak
gösterirlerdi. Bu hükümdarlar kendilerini Tanrı ve kullar arasında bir vasıta
sayıyorlardı veya başka bir deyimle Kâhin Hükümdar idiler. Bu dönemde Saba
memleketinin merkezi Servâh idi, ki bunun kalıntıları bugün Mârib’in batısında
bir günlük mesafededir ve Harîbe olarak bilinmektedir. Aynı dönemde Mârib liman
şehrinin temeli atıldı ve çeşitli hükümdarlar bu liman ve şehri genişlettiler.
13.7.5. M.Ö. 650
ilâ M.Ö. 115 Arasındaki Dönem
Bu dönemde. Sabâ hükümdarı, “Mukarrib” lakabını terk edip, Melik
(padişah veya kral) unvanını kabul ettiler. Demek ki, bu dönemde din aşırı
etkisini kaybetmiş ve hükümdarlar daha çok lâik bir siyaset izlemişlerdir. Aynı
dönemde hükümdarlar Servâh yerine Mârib’i saltanat merkezi olarak seçtiler ve
burayı görülmemiş şekilde büyütüp geliştirdiler. Bu yer, denizden 1300 metre
yükseklikte San’a’nın 55 mil kuzeyindedir ve bugün dahi bu şehrin kalıntıları,
burasının uygar ve gelişmiş bir ulusun merkezi olduğunu göstermektedir.
13.7.6. M.Ö. 115
ilâ M.S. 300 Arasındaki Dönem
Himyeriler bu dönemde Sabâ memleketine hâkim olmuşlardır.
Aslında Himyer, Saba kavminin bir kabilesiydi ve insan gücü bakımından diğer
bütün kabilelerden üstündü. Bu devirde, Mârib kenti tahrip ve yağma edilerek
Redyân, Himyer saltanatının merkezi haline getirildi, ki sonradan Zafâr adıyla
meşhur oldu. Bu şehrin kalıntıları bugün Güney Yemen’in Yeryim kenti
yakınlarında bir tepede bulunmaktadır. Buraya yakın bir yerde Himyer adında
küçük bir kabile yaşamaktadır. Bu kabileyi gören bir kişi, bunların bir
zamanlar büyük bir krallık kurduğuna inanamaz. Söz konusu devirde “Yemnet” ve
“Yemnât” kelimeleri ilk defa kullanılmaya ve yavaş yavaş bütün Arabistan’da
duyulmaya başlandı. Bu kelimenin daha sonra ” Yemen”e dönüştüğü kuvvetli bir
ihtimaldir. Bu, Sabahların çöküş ve sükût devresidir.
13.7.7. M.S.
300’den İslâmiyet’in Doğuşuna Kadar Olan Dönem
Bu, Saba halkının dağılıp yok olması dönemidir. Bu dönemde
Yemen’in her tarafında kavga, çatışma ve huzursuzluklar vardı. Yabancı
milletler bu bölgeye sızmaya ve müdahale etmeye başladılar. Ticaret zedelendi.
Ziraat ve çiftçilik para etmez oldu. Ve nihayet. Sabahların bağımsızlığı ve
egemenliği ortadan kalktı. Önce Habeşliler; Reydânî, Himyeri ve Hamedanîlerin
aralarındaki kavga ve çekişmeden istifade ederek M.S. 340’tan 378’e kadar
Yemen’e hakim oldular. Bundan sonra Sabâ’lılar tekrar özgürlük ve
bağımsızlıklarına kavuştularsa da Mârib’in meşhur barajında gedikler açılmaya
başladı, ve nihayet 450-451 yıllarında baraj tamamıyla yıkıldı ve bunun
neticesinde öyle korkunç bir sel felâketi geldi ki, Kur’ân-ı Kerim’e bile geçti.
(Bk: Sebe’ suresi). Gerçi bundan sonra Ebrehe dönemine kadar bu barajın tamiri
devam etti. Fakat bir kerre dağılan nüfus toparlanamadı. Ayrıca, sulama
tesisleri, şebekesi ve ziraatı öylesine ağır darbeler yedi ki bunlar tekrar
raylarına konamadı.[16]
M.S. 523’de Yemen’in Yahudi kralı Zünvâs, Necran bölgesinin
Hıristiyanlarına büyük zulüm yaptı. Bu olay, Kur’ân-ı Kerîm’de Eshâb-ul Uhdûd
adıyla geçmiştir. Hıristiyanlara yapılan bu mezalimin intikamını almak üzere
Habeşistan’ın Hıristiyan saltanatı Yemen’e saldırdı ve bütün ülkeyi fethetti.
Daha sonra Yemen’in Habeşli valisi Ebrehe M.S. 570-71’de (Hz. Peygamber’in
doğuşundan ancak birkaç gün önce) Mekke’ye yürüdü ve Kâbe’yi yerle bir etmek
istedi. Ancak Ebrehe kötü emeline ulaşamadı ve ordusu büyük bir bozguna uğradı.
Bu vaka Kur’ân-ı Kerîm’de Eshâb-ı Fil adıyla anlatılmıştır. Nihayet, M.S. 575’de
Persliler (İranlılar) Yemen’e hâkim oldular ve M.S. 628’de İranlı vali Bâzân’ın
İslâmiyeti kabul etmesiyle, Sabahlar tamamıyla tarihe karışmış oldular.
13.7.8. Sabâ
(Sebe’) Kavminin Maddi Yükselişi
Saba veya Sebe’ kavminin yükselişi ve şöhretinin iki başlıca
kaynakları vardı: Ziraat ve Ticaret. Sabahlar ziraat’ı eski çağlarda eşi
görülmemiş bir şekilde geliştirdiler. Bunu elde etmek için müthiş bir sulama
sistemi oluşturdular. Bu öyle bir mükemmel sistemdi ki, bunun örneği ancak eski
Babil’de görülebilirdi. Yemen’de nehir veya su kaynaklarının sayısı çok azdı.
Yağmur yağınca dağlardan akan sular kanallar haline getirilir ve üzerine
barajlar inşa edilirdi. Bu şekilde meydana getirilen göllerden kanallar
çıkarılarak kuru topraklar sulanır ve bereketli araziler haline getirilirdi.
Kur’ân-ı Kerim’in dediği gibi bu sulama sistemi sayesinde Yemen’in her tarafı
bağ ve bahçeler haline gelmişti. Bu muazzam sulama şebekesinin merkezi Mârib
şehri yakınlarında Balk dağının eteğinde inşa edilen barajdı. Fakat bu kavim
Cenâb-ı Allah’a isyanda ileri gidince beşinci yüzyılın ortalarında bu barajda
büyük delikler açıldı ve bilâhare barajın tamamıyla çökmesi neticesinde meydana
gelen korkunç su baskını yoldaki diğer bütün küçük büyük bent ve barajları
yıkıp yok etti. Böylece ülkenin o güzelim sulama sistemi mahvoldu ve aynı
zamanda büyük can ve mal kaybı meydana geldi.
Ticaret için ise Yemenliler veya başka bir deyimle Sahalılar
biçilmiş bir kaftandı. Cenâb-ı Allah kendilerine seyahat ve ticaret yolunun tam
ortasında bir mevki ve ayrıca ticaretle uğraşmak için gereken kabiliyeti de
ihsan etmişti. Sabâ’lılar da bundan oldukça istifade ettiler. Nitekim tanı bin
yıl bu millet Doğu ile Batı arasında ticaretin odağını teşkil etti. Yemen
limanlarına bir yandan Çin ipeği, Endonezya ve Malabar baharatı, Hindistan’dan
kumaş ve kılıçlar, Kuzey Afrika’dan zenci köleler, maymun, deve kuşu tüyleri ve
fildişi gelirdi ve diğer yandan bu kıymetli mallar buralardan Mısır ve Suriye
pazarlarına gönderilirdi. Mısır ve Suriye’den de Yunanistan’a ve Roma’ya kadar
giderdi. Ayrıca, Yemen ve çevresinde de ûd, sandal ağacı, amber, misk, sülfer
v.s. gibi kokulu ağaç, bitki ve maddeler yetişirdi ki, bunlar da iyi para
getirirdi ve Suriye, Mısır, Yunanistan ve Roma’da iyi alıcılar bulurdu.
Sabâ’lıların hâkim olduğu ticaret yolu hem karadan hem denizden
geçerdi. Deniz ticaret yolu yukarıda belirttiğimiz gibi bin yıl kadar
Sabâ’lıların ellerinde kaldı. Çünkü, Kızıldeniz’in iklimini, hava şartlarındaki
âni değişiklikleri, su altındaki kayaları ve gemilerin demirlenecek liman ve
yerlerini yalnız kendileri belirlerdi ve başka uluslar bunları pek iyi
bilmezlerdi. Sabâ’lılar bu güç, çetin ve tehlikelerle dolu deniz yoluyla
mallarını Suriye ve Mısır limanlarına ulaştırırlardı. Kara ticaret yolları ise
Aden ve Hadramût’tan geçerek Mârib’te birleşirdi ve buradan bir yol
Mekke-Cidde-Medine, El-Ulâ Tebûk ve Eyle’den Petra’ya kadar uzanırdı. Bir başka
yol Mısır’a, yine başka bir yol Suriye’ye kadar giderdi. Kur’ân-ı Kerîm’de
belirtildiği gibi Yemen sınırından Suriye’ye kadarki yolda Sabâ’lıların çeşitli
yerleşim bölgeleri vardı ve gece gündüz ticaret kafileleri geçerdi. Bu yerleşim
bölgelerinin kalıntıları hala bulunuyor ve buralardan çok sayıda Saba ve Himyer
dilinde yazılmış kitabeler çıkarılmıştır.