Arapların Diğer Bazı Dinleri
On Beşinci Bölüm: ARAPLARIN DİĞER BAZI DİNLERİ
15.1. HUNEFA (HANİFLER)
15.2. SABİİN (SABİÎ’LER)
15.3. MECUSİLER
15.4. DİNSİZLİK
15.4.1. Dinsizliğin Hakikati
15.4.2. Şirk İle Dinsizliğin Tekzibi
15.4.3. Kainât’taki Nizam ve Ahenk Bir Tesadüf Değildir
15.4.4. Hayat ve Tekerrürü
15.4.5. Kainâtın Hakikatinin İki Yanı
On Beşinci Bölüm: ARAPLARIN DİĞER BAZI
DİNLERİ
15.1. Hunefa (Hanifler)
Cahiliyye döneminde Araplar, dinler hakkında pek geniş bir
bilgiye sahip olmayabilirler. Ama bazıları gerçek dinin Tevhid’e dayalı olduğunu
ve peygamberlerin hiçbir zaman putperestliği tasvip etmediklerini biliyorlardı.
Bu gerçek, Araplara peygamberlerden gelen tarihi kayıtlarda ve rivâyetlerde de
yer alıyordu. Arabistan’ın çevresindeki memleketlerde hatırı sayılır
peygamberler doğmuştu. (Örneğin, Hz. Musa, Hz. Davûd, Hz. Süleyman ve Hz. Îsa
(a.s.) gibi.) Bunların getirdikleri şeriat ve dini inançlar da bazı tarihi
eserlerde ve kutsal kitaplarda bulunuyordu. Ayrıca onlarla ilgili çeşitli
rivâyetler de meşhurdu.
Araplar arasında en çok yaygın olan bir rivâyete göre,
Arabistan’ın eski dini Hz. İbrahim’in diniydi ve Araplar arasında putperestlik
ve şirk Amr bin Luhayy adlı bir kişi tarafından başlatılmıştı. Şirk ve
Putperestliğin her tarafa yayılmış olmasına rağmen bazı bölgelerde şirki
reddeden, put ve tanrıları tekzip eden ve tek Allah’a inanan bazı kişi ve
gruplar vardı. Hz. Peygamber (a.s.)’in doğuşundan kısa bir süre önce Mekkeli
Arap ve diğer bazı kimselerin “hünefâ” Hanifler olarak bilindikleri tarih
kitaplarında yazılıdır. Hünefâ olarak bilinen kişiler arasında şu zâtların
isimleri geçiyor: Kuss bin Sa’ide-tul İyadi, Umeyye bin Ebhi-s Salt, Suveyd bin
Amrel-Mustalıkî, Vakf bin Seleme bin Züheyr-ul İyadi, Amr bin Cündüb-ul Cühenî,
Ebû Kays Sarme bin Ebî Enes, Zeyd bin Amr bin Nufeyl, Varaka bin Nevfel, Osman
bin el-Huveyris, Ubeydullah bin Cahş, Âmir bin Ez-Zarb-ul Advanî, Allâf bin
Şihâb ut-Temîm’, El-Mütelemmis bin Ümeyyet-ul Kinânî, Züheyr bin Ebî Selmâ.
Hâlid bin Sinan bin Ğays-ul Absi ve Abdullah el Kudâî. Bunlar, Allah’ın tek
oluşuna inanan kişilerdi ve müşriklerin putperestliğinden nefret ederlerdi.
Demek ki, bunların bu düşünceleri ve inançları geçmişteki peygamberlerin
talimatından kaynaklanıyordu. Buna ilâveten, Yemen’de beşinci yüzyıla ait
olduğu belirtilen kitabeler çıkmıştır, ki bu kitabelerden bu bölgede tek Allah’a
inanan kişilerin bulunduğu anlaşılıyor. Bunlar, Rahman ve Rahim olan ve gök ile
yeryüzünün sahibi olan tek bir tanrıya inanırlardı. M.S. 378 yılına ait bir
mabedden çıkarılan bir yazıtta şöyle bir ibareye rastlanıyor: “Bu mâbed,
göklerin ilâhı ve Rabbi’ne ibadet için yapılmıştır.” M.S. 465 yılına ait olan
başka bir yazıtta şu sözlere rastlanıyor: “Gökler ile Yeryüzünün Rabbi” Aynı
döneme ait olan bir başka kitabede “Rahman” denilen tanrıdan söz edilmiştir. Bu
kitabe bir mezardan çıkarılmıştır. Aynı şekilde, Kuzey Arabistan’da Fırat nehri
ile Kınnasrîn arasında Zebed mevkiinde çıkarılan M.S. 512 senesine ait olan bir
kitabede şu kelimeler yazılıdır: “Bi ismi-l-ilâhi, lâ ‘izze illâ lehü, lâ şukra
illâ lehu” Bütün bunlar, Hazreti Rasûl-ü Ekrem (a.s.)’in peygamberlik mevkiine
getirilmesinden önceye kadar geçmiş peygamberlerin öğretilerinin Arabistan’dan
tamamıyla silinmediğini göstermektedir. Dolayısıyla, Araplara “Rabb’iniz tek bir
Allah’tır” diye hatırlatmak için pek çok imkânlar vardı.
Tek Allah’a inananlar, başka bir deyimle “Hunefa”, diğer
Arapların en çok müptelâ oldukları şu üç günahtan kaçınırlardı: (a) Şirk, yani
Allah’a ortak koşmak, (b) masum insanları öldürmek ve (c) fuhuş ve zina.[1]
15.2. Sabiin (Sabiî’ler)
Eski çağlarda Sabiî adında iki grup vardı. Birincisi, Hz. Yahya
(a.s.)’ya tabi olanlar, ki Yukarı Irak (eski El-Cezîre bölgesi)’ta hayli
kalabalık bir grup oluşturuyorlardı. Bunlar Hz. Yahya’yı taklid ederek “takdis”
ananesini sürdürüyorlardı. İkincisi, yıldıza tapanlar, ki dinlerinin Hz. Şît
(a.s.) ile Hz. İdrîs (a.s.)’den kaynaklandığını iddia ederlerdi, inançlarına
göre, evrendeki bütün doğa olayları üzerinde yıldızlar ve yıldızlar üzerinde de
melekler hâkim idi. Bu grubun merkezi Harran olup, mensupları bütün Irak’a
dağılmış vaziyette idiler. İkinci grup, felsefe, bilim ve tip alanlarında hayli
başarılı çalışmalar yapmıştır. Fakat Kur’ân-ı Kerîm’de sözü edilenlerin, ilk
gruba bağlı Sâbiîn olduğu kuvvetle muhtemeldir. Zira, ikinci grup (Sâbiîler)
herhalde, Kur’ân-ı Kerim’in inişi sırasında aynı isimle meşhur değildi.[2]
15.3. Mecusiler
Yahudiler ve Hıristiyanlar dışında diğer milletlere Ehl-i kitap
denemez. Zira, bu milletlerin dışında hangi milletlere Allah’ın kitabı inmişse,
onlar bu kitapları tamamıyla tahrif etmiş veya ortadan kaldırmıştır ve ne
inançlarında ne de hareketlerinde geçmiş peygamberlerin talimatından herhangi
bir eser kalmamıştır. Bu sebepten dolayıdır ki, Rasûl-ü Ekrem (a.s.) Mecusileri
“kitap sahipleri” arasında saymamıştır. Halbuki, Mecûsîler, peygamber olduğu
sanılan Zerdüşt’e inanıyorlardı. Müslümanlar ile Ha-car’lı Mecusiler arasında
konuşmalar yapılırken, Hz. Peygamber (a.s.) müslümanlara şunları söylemişti:
“Bunlara Ehl-i kitab’a yapılan muameleyi yapın”. Yani, direkt olarak “kitap
sahipleri” veya “Ehl-i kitap” olduklarım söylememişti. Ayrıca, Hz. Peygamber
efendimiz (a.s.) Hacar’lı Mecûsilere gönderdiği mektupta şunları açıkça
yazmıştı:
“Eğer İslâmiyeti kabul ederseniz, siz de bizim sahip olduğumuz
haklara sahip olacaksınız ve siz de taşıdığımız mesuliyetleri taşıyacaksınız.
Fakat İslâmiyeti kabul etmeyenler cizye ödeyecekler, kestikleri hayvanların
etleri yenmeyecek ve kadınlarıyla kimse nikâh etmeyecek.”
Aydınlık için ayrı, karanlık için de ayrı tanrıların bulunduğuna
inanan İranlı ateşperestler kendilerinin, Zerdüşt’e tâbi olduklarını
söylerlerdi. Fakat din ve ahlâkları son derece bozulmuştu. Hatta bunlar
arasında öz kardeşiyle evlenmek de caizdi.[3]
15.4. Dinsizlik
Dünyadaki hayat, her şeye yüzeysel olarak bakanları oldukça
yanıltmaktadır. Bazıları, her şeyin bu dünyada olup bittiğini zanneder. Yaşamak
da ölmek de bu dünyaya aittir sanırlar. Bu dünyadan sonra başka bir hayat
olmadığını düşünürler. O halde ne yapılacaksa bu dünyada yapılması gerektiğine
inanırlar.
Bazı kimseler, her şeyin yaratıcısının Allah olmadığını
zannederler, inançlarına göre dünyadaki ve evrendeki her şey bir tesadüften ve
maddeler arasındaki temas, gerginlik, patlama ve çatışmadan meydana gelmiştir
ve ayakta durmaktadır ya da işlemektedir. Bunda hiçbir hikmet veya ustalık
yoktur.[4]
Aralarında Hz. İbrahim’in kavminin de bulunduğu, bütün müşrik
milletler her zaman kendi tanrılarının bir yerde Allahu Teâlâ’nın ortağı
olduğuna inanmışlardır. Dinsiz ve maddecilerin dışında kimse bu dünya ve
evrenin Allah’ın bir eseri olduğuna şüphe etmemiştir.
Fakat işin gerçeği şudur ki, ister müşrik, ister kâfir, ister
dinsiz veya maddeci olsun, kimse Allah’ı ve ahireti kesin bir şekilde inkâr
edemez; zaten etmemişlerdir de. Zira, kesinlik ve katiyet ancak sağlam ve
güvenilir bilgiye dayanınca söz konusu olur. Oysa, kimse Allah’ın olmadığı veya
tanrıların çok olduğu hakkında kesin bilgiye sahip değildir. Aynı şekilde
tanrılıkta ortaklığın bulunduğunu veya âhiretin bulunmadığını da kati’yetle
söyleyemezler. O halde, dünyada bu tür inanca sahip olan kimseler sadece tahmin
ve kıyas üzerine hayali bir bina yapmışlardır. Bu binanın temeli şüphe ve
ihtimal üzerine atılmıştır. Bu şüphe ve vesvese onları sapıklığa götürür. Bu
gibi kimseler Allah’ın varlığından şüphe ettiler. Tevhid kavramına şüphe ile
baktılar. Âhiretin olacağından şüphe ettiler. Ve bu şüphe gittikçe kalplerine
yerleşti ve katı bir inanca dönüştü. Neticede, Allah’ın peygamberlerinin
öğretilerini tümüyle reddettiler, Allah’ın sevgili kullarının bütün vaaz ve
nasihatlarına kulaklarını tıkadılar.
Ben Kur’ân-ı Azimüşşân’ı ne kadar tetkik edebilmişsem ve
insanlık tarihini ne kadar inceleyebilmişsem, onlara dayanarak söyleyebilirim
ki; dünyada hiçbir ümmet, millet veya toplum toptan hiçbir zaman Allah’ın
varlığını inkâr etmemiş veya alenen dinsiz olduğunu ilân etmemiştir. Gayet
tabii ki bazı istisnaî dumanlar olmuş, bazı kişi ve gruplar, özellikle
kendilerine aydın ve filozof diyen zümreler, zaman zaman dinsizliklerini ilân
etmiş ve Allah ile âhireti de inkar etmişlerdir. Ama bunların sayısı, bir
peygamberin sadece kendileri için gönderilmesini gerektirecek kadar çok
olmamıştır. Bundan dolayıdır ki Kur’ân-ı Kerim’de bu tür şahıs ve zümrelere kısa
işaretler yapılmıştır, ama peygamberler her zaman daha çok sayıda ve kitle
halinde bulunan müşriklere gönderilmişlerdir. Peygamberlerin davet ve
mesajlarının muhatapları doğrudan müşrikler olmuştur. Fakat Tevhid için
müşriklere öyle deliller sunulmuştur ki, bunlarla aynı zamanda dinsizlerin
görüşü ve inancı da büsbütün çürütülmüştür.