AKK’A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)’E VERİLEN TALİMAT

42878



Yirmi Dördüncü Bölüm: HAKK’A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)’E VERİLEN TALİMAT



24.1. HAKK’A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)’E VERİLEN TALİMAT



24.1.1. Davetin Başlaması



24.1.2. Hakk’a Davet Hususunda Hikmet ve Nasihat’e Verilen Önem



24.1.3. Hakk’a Davet İçin Ciddi ve Yumuşak Üslûp



24.1.4. Davet Edenin Makamı ve Mes’ûliyeti



24.1.5.Tebliğ ve Nasihatin Kolay Yolu



24.1.6. İslâmî Tebliğ Açısından Önem Taşıyan Kişiler



24.1.7. Hz. İbni Umm-i Mektûm Vak’ası



24.1.8. Tebliğin Hikmeti



24.1.9. Hakka Davet’in En Uygun Yolu



24.1.10. Muhalif Bir Bölgede Allah’a Davet



24.1.11. Kötülüğe İyilikle Karşılık Vermek



24.1.12. Hakk’a Davet Sırasında Sabrın Önemi



24.1.13. Şeytan’ın Kışkırtmalarından Kurtulmak



24.1.14. Hakka Davet Eden Kişi Herhangi Bir Karşılık Beklemeden Mücadele
Etmelidir



24.1.15. Davet’in Başlangıcında Ahiret Meselesine Ağırlık Vermek

 

Yirmi Dördüncü Bölüm: HAKK’A DAVET İÇİN
HZ. PEYGAMBER (A.S.)’E VERİLEN TALİMAT

24.1. HAKK’A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER
(A.S.)’E VERİLEN TALİMAT

Üç yıllık gizli tebliğden geçen bölümde bahsettik. Açık ve
alenen tebliğin 10 yıllık Mekke tarihine göz atmadan önce, daha sonra sık sık
kar­şılaşacağımız iki önemli noktaya burada işaret etmemiz sanırız yerinde
olacaktır.

Birincisi, Hazreti Peygamber (a.s.)’e risâlet vazifesini ifâ
edebilmesi için ne gibi talimatlar verilmiştir? Bunların mahiyeti ne idi? Bunlar
kalp­leri ve ruhları nasıl fethetti, beyinleri nasıl etkiledi ve cehâlet ve
dalâlet içinde olan bir milleti tümüyle nasıl değiştirdi? Bu talimatın etkinliği
ve çekiciliği nerden geliyordu.

İkincisi, Hakk’a ve İslam’a davetin hakiki mahiyeti ne idi? Bu
davet neden büyük gürültü ve patırtılara yol açtı? Neden bu kadar şiddetli
muha­lefet ve düşmanlık gösterildi. Bu muhalefet kasırgası neden her
zamankin­den daha büyüktü? Bu davette, bütün şiddetine rağmen Cahiliyyenin
mu­halefetini ezecek ve ortadan kaldıracak güç nerden doğmuştu?

Biz bu bölümde birinci noktaya temas edeceğiz. İkinci noktayı
daha sonraki bölümde ayrıntılı olarak ele alacağız.

24.1.1. Davetin
Başlaması

Cenâb-ı Allah, Arabistan’ın merkezi Mekke’de bir kulunu, Hz.
Mu­hammed (a.s.)’i peygamberlik vazifesi için seçti ve Hakk’a davetine kendi
şehrinden ve kabilesinden (Kureyş) başlamasını emretti. Bu işin başlama­sı için
ilk önce en çok gerekli olan talimat verildi; bu talimat üç konuyu kapsıyordu.

İlk önce seçilen peygamberin kendisine verilen muazzam görevi
nasıl yerine getirmesi gerektiği bunun için kendisini nasıl hazırlaması ve ne
gi­bi çalışmalar yapması icab ettiği belirtildi.

İkinci olarak, nihaî hakikat ve eşyaların tabiatı hakkında
İnsanlar ara­sında yaygın olan batıl inanç ve kavramlara darbe indirilmesi
istendi. Zi­ra, bu esas meselelerle ilgili yanlış düşünce, diğer bütün inanç ve
kavram­ları olumsuz yönde etkiliyordu.

Üçüncü olarak, seçilen peygambere ve taraftarlarına doğru ve
makul bir yol izlemeleri emri verildi. Onların, Allah’ın buyruklarına uygun
ola­rak ahlâk kurallarına uymaları da talep edildi, çünkü ancak bu şekilde maddi
ve manevî saadet ve refaha kavuşabilirlerdi.

Hazreti Peygamber (a.s.)’e vahiy yoluyla gelen bu ilk ilâhî
emirler, kısa, ama az olurdu. Bunların dili çok temiz ve duru, üslûbu tatlı ve
etkile­yici idi. Bu ilâhi kelâm, muhatap milletin dil bilgisi, şiir ve edebiyata
olan merakına uygun olarak biraz renkli ve süslüydü. Kelimeler ok gibi
dinle­yenin kalbine inerdi. Kulaklar ister istemez onlardaki ahenge verilmiş
olurdu. Uyum ve âhenkleri sebebiyle de derhal dillere yerleşiverirdi. Ayrıca,
bunlarda bölgenin özellikleri de vardı. Bu sözlerle evrensel ve ölüm­süz
gerçekler dile getiriliyordu, ama verilen delil ve misaller hep yerliydi ve
herkesin alışık olduğu havayı taşıyordu. Bütün telkin ve nasihat, Arap
milletinin ve Mekkelilerin tarihlerine, örf ve âdetlerine, her gün yaptıkları
müşahedelere ve elde ettikleri intihalara, itikat, iman, ahlâk, toplum ve
kültürlerine dayanarak ve onların kötü tarafları ortaya konulmak ve
eleşti­rilmek suretiyle yapılıyordu. Maksat, Arap’ların ve Mekkelilerin yapılan
davet ve telkini kolayca anlayıp kabul etmelerini sağlamaktı.

Hakka davetin bu ilk safhası takriben 4-5 sene devam etti, ki
bunun ilk üç senesi gizli tebliğe mahsustu. Bu safhada Hz. Nebi-yi Kerim
(a.s.)’in tebliğ ve telkininin neticeleri üç şekilde ortaya çıktı.

1) Sayıları aslında çok az olan sâlih kimseler bu daveti kabul
edip Müslüman ümmeti oluşturmaya başladılar.

2) Buna mukabil büyük bir çoğunluk ya bilgisizlik, ya
menfaatçilik, ya da atalarının din ve batıl inançlarına bağlı kalmak
düşüncesiyle bu da­vete muhalefet etmeye başladı.

3) Hak dinin daveti Mekke ve Kureyş’in sınırlarını aşarak
nispeten daha geniş yerlere ve daha elverişli ortamlara kadar yayıldı.

İşte bu noktada dâvetin ikinci safhası başlıyordu. Bu safhada
İslâmî Hareket ile Cahiliyye arasında kıyasıya bir mücadele başladı ve yaklaşık
8-9 yıl devam etti. Sadece Mekkeliler ve Kureyşliler değil, bütün Arabistan ve
diğer pek çok millet Cahiliyye’nin gelenek ve göreneklerini aynen korumak ve
sürdürmek amacıyla bu hareketi zorla ortadan kaldırmaya kalkıştılar. Onu
bastırmak ve yok etmek için her türlü silahı kullandılar, her yola başvurdular.
Yalan-yanlış propagandalar yaptılar, iftira ve itham­larda bulundular; şüphe,
itiraz ve tereddütlerini ortaya koydular. Halk ara­sında yeni hareket ve bunun
tarafları hakkında türlü türlü şüphe ve vesve­se uyandırdılar. Bilgisiz ve
güçsüz kimselere gözdağı vererek, onları Rasûlullah (a.s.)’ın tebliğ ve
telkinlerini dinlemekten alıkoymaya çalıştılar. İslâmiyet’i kabul etmiş olanlara
insanlık dışı zulüm ve eziyetler yaptılar. Onlara karşı ekonomik ve sosyal
boykot uyguladılar ve onları o kadar ra­hatsız ettiler ki, iki defa yurtlarım
terk ederek Habeşistan’a hicret etmeye mecbur bıraktılar. Nihayet üçüncü defa,
müslümanların çoğu Medine’ye hicret etmeye mecbur kaldılar. Ne var ki, bu,
günden güne şiddetlenen ve artan muhalefet ve düşmanlığa rağmen İslâmî Hareket
güçlenmeye ve dal budak salmaya devam etti. Baskı ve zulüm arttıkça İslâm da
yayılmaya başladı. Öyle ki, Mekke’de içlerinden biri veya birkaçının İslâm’ı
kabul et­mediği tek bir aile veya ev kalmadı. İslâm düşmanlarının kin ve
nefretleri­nin artmasının bir sebebi de, kendi kardeşlerinin, yeğen, oğul, kız,
enişte ve anne-babalarının İslam’ı kabul edip kendilerine karşı cephe
almalarıy­dı. Onlar, kendi evlâtlarının ve yakın akrabalarının yeni dine girip,
dini inançları yüzünden her şeyi terk etmelerini ve halta kendi ana ve
babalarıy­la olan ilişkilerini koparmalarını çok yadırgıyorlardı. Onlar ciğer
pareleri­nin kendilerine karşı savaş açmalarını bir türlü hazmedemiyorlardı.
Üste­lik, Cahiliyye’den koparak yeni harekete katılanların önemli bir bölümü,
toplumun üst tabakasına ait en temiz ve en dürüst kişiler olarak biliniyor­lardı
ve bu harekete katıldıktan sonra şahsiyet ve karakterleri daha bir par­lamış ve
cilalanmış oluyordu. Artık güzel huy ve ahlâk bakımından onları kimse geçemezdi.
Bu bakımdan, İslâm’ın, insanların kişilik ve karakterleri üzerinde meydana
getirdiği bu büyük ve olumlu değişikliği dünyanın fark etmemesi imkânsızdı.

Bu eziyet ve meşakkat dolu uzun devrede Cenâb-ı Allah, durum ve
şartların bir gereği olarak sevgili peygamberine derya gibi geniş anlamlı, dere
gibi akıcı, sel gibi kuvvetli ve hızlı, ateş gibi yakıcı ve etkileyici coş­kun
bir kelâm indirdi. Bu kelâm tesir, manâ ve hitabetin en güzel örnekle­rini
ihtiva ediyordu. Bu ilâhi sözlerde iman sahiplerine ilk görev ve so­rumlulukları
hatırlatıldı, aralarında cemiyet şuuru yaratıldı, onlara takvâ, ahlâk ve fazilet
dersleri verildi. Bu hitabelerle ilk müslümanlara tebliğ ve telkinin önemli
noktalan anlatıldı, onların muvaffak olacağı belirtilerek kendilerine cennet
vaad edildi. Onlar sabretmeye, kararlı hareket etmeye ve azimle Allah yolunda
mücadele ve cihâd etmeye çağırıldılar. Kalple­rinde öylesine eşsiz fedâkârlık ve
feragat hisleri uyandırıldı ki, onlar, ne kadar büyük olursa olsun her
muhalefete karşı koymaya ve kendilerini fedâ etme pahasına Allah’ın bayrağını
yükseklerde tutmaya hazır oldular. Buna mukabil, muhaliflerin ve düşmanların,
çok iyi bildikleri ve tanıdık­ları milletlerin uğradıkları kötü sondan ibret
almaları istendi. Doğru yol­dan saparak cehalete ve delâlete gömülen kavimlerin
tarihteki kötü akıbe­tine dikkatleri çevrilerek doğru yola dönmeleri istendi.
Gaflet uykusunda bulunanların uyanmaları ve geçmişin destanını hatırlatan harabe
ve tarihi kalıntıları görerek kötülüklerinden vazgeçmeleri talep edildi. Tevhid
ve Ahiret ile ilgili deliller, kâfir ve müşriklerin her gün yerde ve gökte
gör­dükleri ve yaşantılarında her an hissettikleri ve anladıkları açık seçik
alâmet ve işaretler vasıtasıyla kendilerine gösterildi. Şirk ve putperestlik ile
âhiretin inkârı ve ecdadın örf ve âdetlerini körü körüne taklit etmenin ziyan ve
zararları beyinleri etkileyen ve kalplere inen ifadelerle anlatıldı. Ayrıca,
müşriklerin bütün şüphe ve itirazları tek tek çürütüldü, tereddüt ve kuşkulan
defedildi. Bizzat kendilerinin esir olduğu ve başkalarını mah­kûm etmeye
çalıştıkları karmaşık fikirlere ve bulanık düşüncelere son ve­rildi. Bilgisizlik
ve cehâlet öylesine köşeye sıkıştırıldı ki, ilim ve mantığın hâkim olduğu
ortamda nefes alabilmesi bile zorlaştı. Buna ilâveten müşrik ve dinsizler
Allah’ın gazabı, Kıyamet’in dehşeti ve Cehennem’in azabıyla korkutuldular. Bozuk
ahlâkları, sapık düşünce ve hayat tarzları, cahilane anane ve törelere, Hakk’a
ve mü’minlere karşı takındıkları kin, nefret ve düşmanlıkları yüzünden
lanetlendiler ve her devirde Allah’ın va’zettiği sâlih medeniyet ve kültürlerin
gelişip büyümesine sebep olan ahlâk ve medeniyetin altın ilkeleri kendilerine
öğretildi.

Bu safha kendi içinde muhtelif basamak ve dönemeçlerden
müteşek­kildi. Her basamak ve her dönemeçte ilâhi davet giderek genişledi ve
bu­na karşı muhalefet ve mukavemet de arttı. Çeşitli aşamalarda çeşitli grup ve
toplumlarla karşılaşıldı. Bu münasebetle, Cenâb-ı Hak’tan gelen mesaj ve
talimatta genişleme ve çeşitlenme oldu.

İslâmî davet gibi büyük bir vazifenin yerine getirilmesi
konusunda Hz. Peygamber efendimiz (a.s.)’e verilen etraflıca talimat ve telkini
cid­di olarak inceleyen bir kişi, Mekke dönemi gibi zor ve çetin bir dönem­de,
hangi büyük ahlâkî gücün İslâm tebliğinin yolunu kolaylaştırdığını ve hangi
etkileyici öğretinin bu tebliğden etkilenerek müslüman olanla­rı, her kuvvete
karşı koymaya ve her eziyete dayanmaya hazır hale getirdiğini kolayca
anlayabilir. Biz bu talimat ve telkini tek tek aşağıda ince­leyeceğiz.

24.1.2. Hakk’a
Davet Hususunda Hikmet ve Nasihat’e Verilen Önem

Burada Hakk’a davet konusunda iki şeye dikkat edilmesi
istenmiştir. Birincisi hikmet, ikincisi ise nasihat.

Hikmet; tebliğ ve telkin sırasında budalaca ve şuursuzca
davranma­mak, aksine muhatabın zihniyetine, meyline, kabiliyetine, istidadına ve
içinde bulunduğu şartlara göre akıllıca ve ölçülü konuşmak, vaaz ve nasi­hatte
bulunmak demektir. Herkes aynı muameleye tabi tutulmamalıdır. Her bölge, her
grup ve her kişinin mizacına ve tabiatına uygun olarak ha­reket edilmelidir. Söz
konusu olan milletin ve halkın başlıca hastalığının ne olduğu araştırılmalı ve
ona göre ilaç ve tedaviye başvurulmalıdır. Has­talığı kökünden giderici çareler
aranmalıdır.

“İyi nasihat” iki mana taşımaktadır. Birincisi, dinleyici
yalnızca delil­lerle tatmin edilmeye çalışılmamalı, ayrıca duygularına da cevap
vermeye dikkat edilmelidir. Kötülükler ile saplantılar sadece akıl ve mantık
yoluyla reddedilmemeli, insan tabiatında bu gibi duygu ve davranışlara karşı
bulu­nan nefret ve tiksinti de iyice kamçılanmalı ve bunların kötü sonuçları
hakkında ikazda bulunulmalıdır. Hidâyet ve sâlih amelin iyi tarafları sade­ce
akıl ve mantık açısından anlatılmamalı, bunlara ilgi ve rağbet de
uyandırılmalıdır. “İyi nasihatin ikinci manası; samimiyet, iyilik ve
hayırsever­liktir. Nasihat ciddi ve samimi bir şekilde yapılmalıdır. Nasihat
edilen şa­hıs, kendisine hakaret edildiği ve kendisinin küçük görüldüğü hissine
ka­pılmamalıdır. Nasihat eden yüksekten ve büyüklük kompleksiyle telkinde
bulunmamalıdır. Onu dinleyen kişiler, onun kendilerini ıslâh etmeyi can­dan
istediğini bilmeli ve gerçekten kendi iyiliklerini düşündüğü izlenimini
almalıdırlar.

Konuşma, münakaşa ve fikir alış verişi münazara ve kavga
şeklinde olmamalıdır. Hele bu konuşmalar akıl cambazlığı ve zihin güreşi
şeklinde hiç olmamalıdır. Saçma sapan itirazlara, gereksiz ve yersiz iftira ve
itham­lara, istihfaf, alay, hiciv, demagoji ve taşlamalara yer verilmemelidir.
Amaç, karşı tarafı bağırıp çağırarak susturmak ve gürültü patırtı yapmak
olmamalıdır. Nasihat eden, aksine tatlı dilli ve iyi huylu olmalıdır. Son derece
sabırlı, kibar ve nâzik olmalıdır, ileri sürdüğü deliller makul ve ak­la,
mantığa uygun olmalıdır; ayrıca kalbe de işlemelidir. Nasihat ederken muhatabın
inatlaşmasına izin verilmemelidir. Bahis mevzuu olan konu ona sade ve temiz bir
şekilde anlatılmalıdır ve her türlü nasihat, telkin ve ikazlara rağmen fikrinden
ve inancından vazgeçmiyorsa öyle bırakılmalı­dır.

24.1.3. Hakk’a
Davet İçin Ciddi ve Yumuşak Üslûp

“Mümin kullanma de ki: ‘Müşriklere iyilikle ve yumuşak söz
söyle­sinler’. Çünkü şeytan aralarına fesad sokar. Zira, Şeytan insana apaçık
bir düşmandır. Rabbiniz sizi daha iyi bilir. İsterse size rahmet eder ve
di­lerse de sizi azaplandırır. Biz seni onların üstüne vekil göndermedik.” (İsra;
53-54)

Yani, iman ve inanç sahipleri, kâfirler, müşrikler ve din
düşmanlarıy­la konuşur veya tartışırlarken sert dil kullanmasınlar ve mübalağalı
şekil­de sözler söylemesinler. Muhalifler ne kadar nahoş ve sevimsiz söz
söy­lerlerse söylesinler, müslümanlar tavırlarını sertleştirmesinler, hak ve
ha­kikatten başka bir şey söylemesinler. Ayrıca kızgınlık içinde ileri geri
ko­nuşmasınlar; yani kötülüğe kötülükle cevap vermesinler. Serinkanlılığı ve
sağduyuyu ellerinden bırakmasınlar. Her zaman doğru ve ölçülü konuş­sunlar ve
ağızlarından çıkan her söz seviyeli ve vakarlı olsun. Yüce davet­lerine
yakışmayan bir söz söylemesinler.

Müslümanlar, muhaliflerinin ve düşmanlarının kışkırtıcı ve
kızdırıcı sözlerine cevap verirlerken, kendilerinin öfkelendiklerini ve
karşılarında­kileri dövme hırsına kapıldıklarını hissettikleri an, bu işi
Şeytan’ın yaptığı­nı ve Din’e davet işine halel getirmek istediğini
anlamalıdırlar. Şeytan’ın maksadı, müslümanların da, muhaliflerinin yaptığı gibi
doğru yoldan sa­pıp fesada girmelerini temin etmektir.

İman sahipleri hiçbir zaman gururlanmamak ve kendilerini büyük
görmemelidirler. Hiçbir zaman sadece kendilerinin Cennet’e gidecekleri­ne,
diğerlerinin ise Cehennem’e gideceklerine hüküm vermemelidirler ve bunu bir
emrivaki olarak kabul etmemelidirler. Çünkü bu hususta tek ka­rar mercii Cenâb-ı
Allah’tır. Bir peygamberin işi sadece insanları hakka ve doğruya davet etmektir.
Ona insanların kaderleri hakkında ahkâm kesme hakkı ve yetkisi verilmemiştir.
Kimsenin kaderi ve akıbeti onun elinde de­ğildir. Netice itibariyle, bir
peygamber birine rahmet birine de azap dile­yemez.

24.1.4. Davet
Edenin Makamı ve Mes’ûliyeti

“Size Rabbiniz tarafından delil ve hüccetler geldi. Onları görüp
iman eden kendi lehinedir. Kör olup görmeyen de kendi aleyhinedir. Ben sizin
üzerinize bekçi değilim.” (En’am; 104)

Dikkat ederseniz, burada Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber (a.s.)’in
ağ­zıyla “ben sizin üzerinize bekçi değilim” diyor. Yani, bir peygamberin
va­zifesi ancak Allah’ın nurunu ulaştırmaktır. Bundan sonra vazife ve mes’ûliyet
kullara aittir. Onlar ilahî daveti ister kabul ederler isterlerse de
reddederler. Gözlerini açıp, gerçeği görebilecekleri gibi açmayarak, ger­çeğe
ulaşamayabilirler de. Bir peygamberin görevi, gözlerini açmamakta ısrar
edenlerin gözlerini zorla açmak veya görmek istemediklerini zorla göstermek
değildir.

“Kendisinden başka bir ilâh bulunmayan Rabbin’den sana vahiy
olu­nana tabi ol. Müşriklerden yüz çevir. Eğer Allah dilemiş olsaydı, onlar
Allah’a şirk koşmazlardı. Ve biz seni onlar üzerine bir gözcü yapmadık. Sen
onların üzerlerine vekil de değilsin.” (En’am; 106-107)

Yani, bir peygamber dünyaya, “Hakk’a davet eden ve insanlara
dini yayan bir kişi” olarak gönderiliyor; bir bekçi veya denetçi olarak değil.
Bir peygamber insanların peşine düşerek onları adım adım izlemelidir. Onun işi,
yalnızca insanlara ilahî ışığı ulaştırmak ve Hak din hakkında söylemediğini ve
yapmadığım bırakmamaktır. Fakat bundan sonra bir kişi bu hak sözleri
dinlemiyorsa, varsın dinlemesin. Bir peygamber, bütün in­sanları illâ “Hakk’a
tapan” yapmakla görevli değildir. İslâm’a ve Hakk’a davet ettiği kişilerden
bazılarının câhil ve dinsiz kalmaları onun kabahati değildir ve bu sebepten
dolayı âhirette kendisine herhangi bir soru sorul­mayacak ve hesap vermek
durumunda olmayacaktır. O halde, bir pey­gamber, kör olanları nasıl göz sahibi
yapacağını düşünerek kendi hayatını zehir etmemelidir. Eğer Cenab-ı Allah’ın
maksadı ve gayesi dünyada tek bir kâfir ve müşrik bırakmamak olsaydı, bunun için
bir peygamberin hizmetine muhtaç olmayacaktı. Çünkü, O’nun en ufak bir işareti
bütün in­sanları “Hakk’a tapanlar” yapmaya yeter de artardı bile. Ne var ki,
Al­lah’ın temel hedefi bu değildi. Allah bu hususta insanlara belli bir
özgür­lük ve seçim hakkı tanımak istiyordu ve öyle de yaptı. Amacı, insanların
kendi akıl, zekâ ve sezilerini kullanmak suretiyle Hak ile Batıl arasında seçim
yapmalarını sağlamaktı. İyi ile kötü arasında bir tercih yapmalarını mümkün
kılmaktı. Onun için, bir peygamberin yapması gereken şey, ken­disine gösterilen
aydınlık yolda yürümesi ve başkalarının da yürümeleri için çaba harcamasıdır. Bu
konuda harcadığı çaba ve yaptığı davet mey­vesini veriyorsa ne âlâ O, bu davete
evet diyenleri bağrına basmalı ve on­lar dünyanın gözünde ne kadar hakir olursa
olsunlar, kendilerini yalnız bı­rakmamalıdır. Fakat bu daveti kabul etmeyenler
için fazla üzülmeye ve ta­salanmaya da gerek yoktur. Doğru yoldan sapmış olan ve
işledikleri günâhlar konusunda inatçılık yapan bu kişiler kendi hallerine
bırakılmalı­dırlar.

24.1.5.Tebliğ ve
Nasihatin Kolay Yolu

“Biz sana onda kolaylığı müyesser ederiz. O halde, faydası olsa
da olmasa da öğüt ve nasihat ver.” (A’lâ; 8-9)

Yani, “ey Nebî, dini yaymak konusunda Biz seni zora koşmak
istemi­yoruz. Sen sağırların duymalarını veya körlerin görmelerini
sağlayamaz­sın. Biz bu konuda senin işini kolaylaştırmaya çalışıyoruz. Senin
başlıca vazifen nasihat ve telkinde bulunmaktır. Sen ancak nasihatini dinleyecek
kişilere hitap et. Bu nasihatten kimin faydalanıp faydalanmayacağı konu­suna
gelince, bunu ancak açık tebliğ ve nasihatini yaptıktan sonra anlaya­bilirsin.
Bu itibarla açık tebliğe devam etmelisin. Bu tebliğ sayesinde bazı kimseler
doğru yolu bulabilirler. İşte bu kişiler senin tebliğ, nasihat ve tel­kinine
muhtaçtırlar ve sen onların talim ve terbiyesine bilhassa ehemmi­yet vermelisin.
Fakat, tecrübe ile senin nasihatinden yararlanmayacakları belli olan sapık
kimselerle uğraşarak zamanını kaybetme.”

24.1.6. İslâmî
Tebliğ Açısından Önem Taşıyan Kişiler

“Allah’ın rızasını murad ederek akşam ve sabah Rabblerine ibadet
ve dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana ve senin he­sabından
onlara bir şey yoktur. Onları kovarsan zâlimlerden olursun.” (En’am; 52)

Rasûlullah (a.s.)’a tebliğ ve hidâyetin ilk yıllarında iman
edenlerden bazıları fakir ve emekçiydiler. Kureyş kabilesinin önde gelen
reislerinin, zengin ve soylu kişilerinin Hz. Peygamber (a.s.)’e yönelttikleri
sözlü sal­dırıların bir sebebi de, O’nun etrafında çok sayıda fakir, mazlum,
köle ve hizmetçilerin toplanmış olmasıydı. Bu sözde soylu kişiler, Hz. Peygamber
(a.s.)’in, kendisine Hz. Bilâl, Ammâr, Suheyb ve Habbâb (ra) gibi alt tabakaya
mensup insanlardan “taraftar” ve “arkadaş” bulmasını alaya alıyorlar ve iğneli
sözler söylüyorlardı. Rasûlullah (a.s.)’ın ancak bu zaval­lı ve perişan kişileri
“kurtarabildiğini” söyleyerek onların fakirliklerini alaya alıyorlardı. Bu
küstah kabile reisleri ve varlıklı kişiler, fakir ve maz­lum kişilerin sadece
maddi durumlarını eleştirmekle kalmıyorlar, geçmiş­te işledikleri bir hata veya
günahı da zevkle insanlara anlatmaya ve duyur­maya çalışıyorlardı. “Düne kadar
marifetleri falan falan olan bir şahıs na­sıl kurtulmuş olabilir?” diye
Rasûlullah (a.s.)’ı soru yağmuruna tutuyorlar­dı. Nitekim, En’am sûresinin 53.
âyetinde bu kötü niyetli insanların şu sözleri naklolunmuştur: “Allah aramızdan
bunlara, bunların üzerine mi lütfunu reva gördü?” Yukarıdaki âyette işte bu nevi
itirazlara cevap veril­miştir. Burada denilmek isteniyor ki; “ey Peygamber,
Hakk’ı aramak üze­re sana gelenleri, sakın Kureyş’in zengin, soylu ve büyük
kişileri sevmiyor diye kendinden uzaklaştırma. Onlar sana ciddiyetle,
samimiyetle ve Allah sevgisiyle yanarak gelmişlerdir. Bu zavallı ve mazlum
insanlardan yüzü­nü çevirme, aksine onları koru. Eğer geçmişte onlar bir hata
işlemişse de onları affetmelisin ve hatalarını görmezlikten gelmelisin. Zira,
bunun ka­bahati sana ait değildir. Rahmân ve Rahîm olan ancak Allah’tır.”

24.1.7. Hz. İbni
Umm-i Mektûm Vak’ası

Bir defasında, Rasûlullah (a.s.)’ın yanında Mekke’nin bazı
mümtaz kabile reisleri oturmuş, O’nun İslâm’la ilgili tebliğ ve nasihatlerini
dinliyorlardı.[1]Tam
o sırada, İbni Umm-i Mektûm isimli gözleri görmeyen bir kişi Rasûlullah (a.s.)’ın
huzuruna geldi ve İslâm ile ilgili malûmat al­mak istedi. Rasûlullah (a.s.) bu
zâtın böyle bir anda gelmesini ve sözünü kesmesini beğenmedi ve kendisine biraz
soğuk davrandı. Bunun üzerine Abese sûresi indi.

“Yüzünü buruşturup çevirdi. Kendisine o âmâ geldi diye.” (Ayet;
1-2)

Sûrenin girişine bakılırsa, Rasûlullah (a.s.)’ın, Kureyş ve
Mekke’nin ileri gelen kabile reisleriyle ilgilenmesi ve gözleri görmeyen kişiye
iyi davranmaması üzerine Cenâb-ı Allah kendisini azarlamış gibi gözüküyor. Ama
biraz dikkat edildiğinde Allah’ın gazabının, kibir, inat ve delaletleri yüzünden
Rasûlullah (a.s.)’ın davetini reddeden ve hem kendisini hem de yanındaki fakir
ve mazlum iman sahibi insanları alaya alan kabile reisleri­ne yönelik olduğu
anlaşılacaktır. Ayrıca Rasûlullah (a.s.)’ın tebliğ hakkın­da izlediği
politikanın da düzeltilmesi istenmiştir. Hz. Peygamber (a.s.)’in Kureyş’li
kabile reisleriyle ziyadesiyle ilgilenmesi ve bir âmâya fazla yüz vermemesi,
kendisinin büyük ve zengin kişilere değer verip zavallı bir âmâyı hakîr
görmesinden ileri gelmiyordu. Bu hususta Rasûlullah (a.s.)’ın hâşâ kötü
davrandığı ve Cenâb-ı Allah’ın bu yüzden kendisini tenbih ettiği de söylenemez.
Meselenin asıl mahiyeti şuydu. Her kim bir dava ile orta­ya çıkarsa, işini
kolaylaştırmak amacıyla bir milletin veya toplumun önde gelen kişilerini kendi
tarafına çekmek ister. Böyle bir kişi, çok sayıda fa­kir, zayıf, mazlum, çaresiz
ve yetkisiz insanları etrafında toplarsa da pek başarılı olduğunu söyleyemez.
Zira, zilletin nüfuzlu, kuvvetli ve kudretli kişilerinin o davayı
benimsememeleri halinde gelişmesine ve yayılmasına fazla imkân bulunmaz. Bundan
dolayıdır ki, Hz. Peygamber (a.s.)’de teb­liğ ve telkinin ilk safhasında bu eski
ve denenmiş metoda başvurdu. Amaç, Hak dini güçlü ve yetkili kişilere kabul
ettirip kitlelere yayılmasına zemin hazırlamaktı; yoksa soylu, büyük ve zengin
kişilere yaranmak de­ğil. Fakat bu noktada Cenâb-ı Allah kendisine yol gösterdi
ve tebliğin me­todunun bu olmaması gerektiğini belirtti. Cenâb-ı Allah İslâmî
davet açı­sından herkesin aynı önem ve değeri taşıdığını bildirdi. Hakk’ı arayan
bir kişi ne kadar zayıf, yetkisiz, çaresiz ve fakir olursa olsun İslâm’ın
gözünde çok büyük ve değerlidir. Hak’tan kaçan bir şahıs, cemiyette ne kadar
bü­yük mevki ve nüfuza sahip olursa olsun, önemsiz ve değersizdir. Bu se­beple,
Hazreti Peygamber (a.s.)’e denildi ki, “İslam’ın yüce ilkelerini her­kese
duyurabilirsiniz, ama davetinizi evvelâ Hakk’ı kabul etmeye hazır olan ve Hakk’ı
bilmek ve öğrenmek isteyenlere vermelisiniz. Halen bulun­duğunuz yüce mevkiden,
kendilerini beğenmiş ve kendilerinin size değil sizin kendilerine muhtaç
bulunduğunuzu sanan kibirli insanlara davetinizi ulaştırmanız yakışık alan bir
şey değildir. Bu mağrur ve sapık kişileri ken­di hallerine bırakınız.”

“Ne bilirsin? Belki o temizlenecekti. Yahut, öğüt alacaktı da, o
öğüt kendisine fayda verecekti. Ama imandan istiğna eden kimseye gelince, Sen,
onun iman etmesi arzusu ile tavsiyede bulunuyorsun. Onun iman etmemesinden sana
ne? Fakat, sana koşarak gelen, Allah’tan korkmuş iken, Sen kendisini bırakıp
oyalanırsın. (Habibim) hayır böyle yapma. Çünkü Kur’an bir öğüttür. Dileyen
ondan öğüt alır.” (Abese; 3-13)

İşte Rasûlullah (a.s.)’ın, tebliği sırasında unuttuğu nokta
buydu. Cenâb-ı Allah önce İbni Umm-i Mektûm vak’asında Rasûlullah (a.s.)’ın
tutumunun yanlışlığına dikkati çekti ve bir dava ile ortaya çıkanın gözün­de
asıl önemli olan şeyin ne olduğunu anlattı. Bir yanda, ayağına kadar gelen
zavallı ve perişan bir insan vardı, -ki dış görünüşü bile Hakk’ı ara­yan bir
kişi olduğunu gösteriyordu- ve bu kişi Batıl’ın etkisi altında kalıp Hak’tan
uzaklaşabileceğinden ve böylece Allah’ın azabına müstahak ola­cağından korkuyor,
bu korku sebebiyle de uzun yollar katederek doğruyu ve gerçeği bulmak için Hz.
Peygamber (a.s.)’e geliyordu. Bunun tam aksi­ne, öbür yanda bir başka kişi vardı
ki, Hak ile hiçbir ilgisi yoktu. O ne Hak’kı arıyor, ne de Batıl’dan uzaklaşmak
istiyordu. Ona doğruluk ve ger­çeklikten söz edilince de omzunu silkip bir yana
gidiyordu. Hak dinini yayarken, bu iki kişiden hangisinin daha faydalı olacağı
düşünülmemeli­dir, önemli olan şey bunlardan hangisinin ıslâh olabileceği veya
ıslâh ol­ma arzusunda olduğu ve hangisinin ıslâh olmak istemediğidir. Bu hususta
ölçü, bir kişinin Hak daveti kabul etmeye hevesli ve istekli olup olmama­sıdır.
Hak davasına yanaşmak isteyen bir kişi ister kör, ister topal, sakat, felçli
veya fakir olsun ve isterse de görünüşte dinin yayılması konusunda herhangi bir
katkıda bulunması mümkün görülmesin, İslâm davası açısın­dan asıl ehemmiyete
layık kişi odur. Bir peygamber ve dini yaymak iste­yen bir kişi işte bu ve buna
benzer kimselere dikkat etmelidir. Zira, bu da­vetin asıl maksadı Allah’ın
kullarını ıslâh etmektir. İkinci tip insana gelin­ce; kendisi toplumda ne kadar
büyük bir mevkiye, nüfuza sahip olursa ol­sun, peşinden fazla koşmaya gerek
yoktur, çünkü onun dış görünüşü ve tavrı, ıslâh olmak istemediğini alenen ortaya
koymaktadır. Bu tip insan­larla uğraşmak zaman kaybetmekten başka bir şey
değildir. Şurası unutul­mamalıdır ki, bu tip İnsanlar kendilerine çeki düzen
vermek istemiyorlar­sa vermesinler, bunlar kendi kendilerine zarar veriyorlar.
Hakk’a davet eden kişi onların sorumluluğunu taşımaz.

Yukarıdaki kıssada sözü edilen âmâ kişi, ünlü sahabe, Hz. İbn
Umm-i Mektûm (r.a.) dur. Hâfız İbn Abdil-Berr’in, “El-İstiâb”da ve Hâfız İbni
Hâcer’in, “El-İsâbe”de yazdıklarına göre, Hz. İbni Umm-i Mektûm, Ümm-ul Mü’minin
Hz. Hatice (r.a.)’nin teyze oğluydu. Annesi Ümm-ü Mektûm ve Hz. Hatice (r.a.)’nin
babası Huveylid birbirinin kardeşiydiler. Rasûlullah (a.s.)’ın İbni Umm-i Mektûm
ile olan akrabalığının ortaya çı­masından sonra, kendisinin ona, fakir ve
zavallı bir insan olduğu gerekçe­siyle yüz vermediği ve hep büyük ve soylu
insanlarla meşgul olduğu tah­mininin yanlış olduğu anlaşılıyor. Görüldüğü gibi,
esasında Hz. İbni Umm-i Mektûm (r.a.) Hz. Muhammed (a.s.)’in yakın akrabasıydı,
iyi bir soydan geliyordu ve fakir de değildi. Hz. Peygamber (a.s.)’in kendisiyle
fazla ilgilenmediği intibaı, Hz. İbni Umm-i Mektum’un âmâ olmasından alınmış
olabilir. Bunun izahatı, yukarıda naklettiğimiz âyette de vardır. Yani, Hz.
Peygamber (a.s.), etrafında bulunan mümtaz ve soylu kişilerden birisinin bile
İslam dinini kabul etmesi halinde davasının bir hayli güçle­neceğini umuyordu.
Buna karşılık Hz. İbni Umm-i Mektûm (r.a.)’un, kör bir kişi olduğu için
İslâmiyet’e veya müslümanlara fazla yararı olmayaca­ğını sanmıştı. Hz. Muhammed
(a.s.) işte bu düşünce ile, O’nun toplantıya gelip konuşmasını yarıda
kesmesinden hoşlanmamıştı. Yukarıdaki âyet­lerde Hz. Peygamber (a.s.)’in böyle
düşünmesine mahal ve ihtiyaç olmadı­ğı vurgulanmıştır.

24.1.8. Tebliğin
Hikmeti

“Ehl-i kitap ile yalnız en güzel bir şekilde mücadele edin.”
(Ankebût; 46)

Yukarıdaki âyette “mücadele” kelimesi “münazara”ya eşittir.
Yani, kitap sahipleri ile münazara ve münakaşa belli medeni kurallar içinde
yapılmalıdır. Tutarlı ve inandırıcı deliller sunulmalıdır. Yumuşak ve nâ­zik bir
dil ve üslûp kullanılmalıdır. Bu konu tartışılırken anlayışlı ve ölçü­lü
davranılmalıdır. Böylece, tartıştığınız kişi ıslâh edilebilir, doğru yola
getirilebilir. Dini yayan kişi, muhatabının kalbine girme yollarını arama­lıdır.
Muhatabının kalbine Hak ve Hakikati sokmaya ve onu ıslâh etme­ye çalışmalıdır.
Bu mübelliğ (tebliğ eden) kendini güreşçi olarak düşün­memelidir. Amacı
karşısındakini derhal alt etmek olmamalıdır. Aksine sözleri ve davranışı bir
doktor ve hekiminki gibi olmalıdır. Öyle bir dok­tor ki, hastanın hastalığını
tedavi ederken, hastayı, fazla eziyet vermeden iyileştirebilsin. Dikkat
edilirse, bu tutumun, özellikle Ehl-i Kitap ile karşı­laşılırken izlenmesi
istenmiştir. Ama bunun sadece ehl-i kitaba mahsus ol­duğu sanılmamalıdır. Bu,
tebliğ ve telkin sırasında, münakaşa ve münaza­ralarda her zaman unutulmaması
gereken genel bir kuraldır. Şu âyetlere bakın.

“(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel sözle dâvet et.
Onlarla mücadeleni en güzel metod hangisi ‘ise onunla yap.” (Nahl; 125)

“iyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel haslet ile
önle. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, senin bir dostun gibi
olur.” (Fussilet; 34)

“Fenalığı en güzel (hasled)le defet. Onların neler vasf etmekte
olduk­larını çok iyi biliyoruz.” (Mü’minun; 96)

24.1.9. Hakka
Davet’in En Uygun Yolu

“Onlara karşı affı (kolaylığı) tut. Ve ma’ruf ile emret.
Cahillerden yüz çevir. Eğer Şeytan tarafından sana bir vesvese olursa, Allah’a
sığın. Çünkü O, hakkiyle işitici ve bilicidir, ittika edenlere Şeytan tarafından
bir arıza iliştiği zaman Allah’ı düşünürler. Çünkü onlar, basiret sahiple­ridir.
Kâfirleri, kardeşleri olan şeytanlar küfr ve sapıklığa çekerler. Son­ra da
yakalarını bırakmazlar.” (A’raf; 199-202)

Bu âyetlerde Hz. Peygamber (a.s.)’e davet ve tebliğin, hidâyet
ve ıslâhın hikmetlerinin belli başlı kuralları anlatılmıştır. Dikkat edildiği
tak­dirde, bu kurallar sadece Hz. Peygamber (a.s.)’e değil, aksine Hak davası
için mücadele eden herkese anlatılmıştır. Cenâb-ı Allah, bu âyetlerle Hz.
Peygamber (a.s.) vasıtasıyla, Rasûlullah (a.s.)’ın kurduğu ve yaydığı dini daha
geniş kitlelere yaymak ve dünyaya doğru yolu göstermek isteyen bü­tün insanlara
dava ve davetin hikmetini anlatmıştır. Bunları tek tek sırala­yabiliriz.

1) Hakk’a davet eden kişinin en büyük vasfı, yumuşak kalpli,
tatlı dil­li, sağduyulu ve sabırlı olmasıdır. Kendi taraftarlarına ve
arkadaşlarına karşı şefkatli, halk için bağışlayıcı ve muhaliflerine karşı halim
(ılımlı) ol­malıdır. Kendi arkadaşlarının zaaflarına ve hatalarına tahammül
etmesinin yanı sıra muhaliflerinin baskı ve saldırılarına karşı da sabırlı
olmalıdır. En şiddetli kışkırtmalara karşı soğukkanlı davranmalı, en hoşnutsuz
söz ve davranışları görmezlikten gelmelidir. Muhalifleri ve hasımları her ne
ka­dar kötü kelimeler söylerlerse iftira ve ithamda bulunurlarsa, zulüm ve baskı
uygular, eziyet ve işkence verir ve şeytanca mukavemette bulunur­larsa
bulunsunlar, hepsine tahammül etmeyi bilmelidir. Bu, yüce vasıf yerine
getirilirken sertliğe başvurmak, sert sözler söylemek veya sert bir ha­rekette
bulunmak, öfkelenmek ve öç alma hissine kapılmak en tehlikeli ve zararlı yoldur,
bunlarla işler düzelmez, daha da bozulur. Bu hususa Hz. Peygamber (a.s.) şöyle
değinmiştir: “Rabbim benim gazapta da rızada da adaletli konuşmamı, benden
kopanlarla birleşmemi ve bana zulüm edenle­ri affetmemi emir buyurmuştur”.
Hazreti Peygamber (a.s.) İslam dinini yaymak üzere vazifelendirdiği kişilere de
benzeri öğütlerde bulunurdu: “Gittiğiniz her yerde halk sizin gelişinizi
nefretle değil, sevinçle karşıla­malıdır. Siz, insanların sıkıntı ve ıstırap
duymalarına değil, huzur ve refa­ha kavuşmalarına sebep olmalısınız.” Aynı
konuya Cenâb-ı Allah da Hz. Peygamber (a.s.)’e hitap ederek şöyle temas
etmiştir:

“Allah tarafından bir rahmettir ki, onlara yumuşak davrandın.
Eğer kaba, katı yürekli olsaydın etrafından dağılırlardı. Onları affet. Onlar
için bağışlama dile. Ve işlerde onlarla müşaverede bulun.” (Al-i İmran; 159)

2) Hakk’a davetin başarıya ulaşmasının sırrı sadelik ve
açıklıktır. Da­vet eden kişi, felsefî ve karmaşık meseleler yerine, bilinen
iyilik ve ger­çeklerden söz etmelidir. İnsanların kolay anlayabileceği veya daha
önce­den bildiği ebedî gerçekler anlatılmalıdır. Aklıselimin kabul ettiği bir
şey, okumuş, aydın veya okuma yazma bilmeyen herkesi aynı şekilde
etkileye­bilir. Bilinen ve tanınan bir gerçekle ilgili olarak söylenen her şey
insanla­rın kulağından geçerek yüreklerine işleyecektir. Böylesine ma’lûm,
ma’ruf ve ma’kûl davete karşı çıkanlar bizzat kendi başarısızlıklarını ilân
etmiş olurlar. Çünkü alelâde İnsanlar, her ne kadar cahil ve fanatik olurlarsa
ol­sunlar, bir yanda dürüst, temiz ve güzel ahlâklı bir insanın sade ve bilinen
gerçeklere davet ettiğini ve diğer yanda da muhaliflerinin her türlü
ahlâk­sızlık ve alçaklığa başvurarak onu susturmaya çalıştıklarını görünce ister
istemez muhaliflerle olan bağlarını koparıp Hakk’a davet eden kişiye yö­nelmiş
olurlar. Ta ki, Hak karşısında Batıl yalnız başına kalır. Bu batıl zümrede ancak
şahsî menfaatlerini korumak kaygısını taşıyan ya da atala­rını körü körüne
taklit etme düşüncesiyle hareket eden kişiler bulunur. İşte Hz. Peygamber
(a.s.)’in Arabistan’da Hak dini yayma konusunda kazan­dığı başarının sırrı
buydu. Hz. Peygamber (a.s.) Hak dini sade ve basit şe­kilde insanlara anlattı ve
“hikmet”in bu önemli kuralına uymaya dikkat et­ti. Hz. Muhammed (a.s.)’den kısa
bir müddet sonra da İslâmiyet bir sel gi­bi civarındaki bütün memleketlere
öylesine yayıldı ki bazı yerlerde nüfu­sun yüzde 100’ü, bazı yerlerde 90’ı ve
bazı yerlerde de yüzde 80’i müslü­man oluverdi.

3) Davet çalışmaları sırasında hak ve hayırı arayanlara basit ve
sade gerçeklerin anlatılması ne kadar gerekliyse, cahil ve inatçı kişilerle,
bütün çabalarına karşı mümkün olduğu kadar az tartışmak ve kavgaya girme­mek de
o kadar önemlidir. Davet eden kişi bu hususta çok dikkatli ve ihti­yatlı
davranmalıdır. Bu tür insanlarla münakaşa ve kavga etmemeye özen göstermelidir.
Muhatapları ma’kûl söz ve öğütleri dinlemeye yanaşmıyor­larsa üzerlerine
gitmemelidir. Muhataplarının maksadı doğru yolu bulmak ve hakikati öğrenmek
değil de sadece kavga, münakaşa, lüzumsuz söz dü­ellosu, alay, eleştiri ve
demagoji ise, vaaz ve telkinde bulunan kişi bunlara alet olmamalıdır ve derhal
oradan uzaklaşmalıdır. Zira bu tür münakaşa ve kavgaların hiçbir faydası yoktur,
aksine zararı vardır. Şöyle ki, Hakk’a davet eden kişinin zamanı ve enerjisi boş
yere harcanmış olur.

4) Yukarıdaki kurala bağlı olarak bir başka kural daha
getirilmiştir. Buna göre Hakk’a davet eden kişi, muhalif ve hasımlarının zulüm
ve şeytanlıklarıyla cahilane soru, itiraz ve iftiraları üzerine sinirlendiği ve
hid­detlendiği zaman, bunun bir şeytan işi olduğunu hemen anlamalıdır. Hakk’a
davet eden kişi bu gibi anlarda derhal Allah’a yalvarmalı ve sığın­malıdır.
Öfkeye ve hiddete kapılarak, davasına zarar verecek ve menfi yönde tesir edecek
herhangi bir harekette bulunmaması için Allah’tan yar­dım istemelidir. Hakka
davet ancak soğukkanlılıkla yürütülebilir ve ger­çekleştirilebilir. Ancak
hislere ve öfkeye kapılmadan atılan adım doğru ve yerinde olabilir. Şeytan
elbette ki Hak davanın gelişmesini ve kök salma­sını istemez. Şeytan pusuda
yatıp her zaman ve her an yandaşlarının, Hak yolunda olanlara ve Hakk’a davet
edenlere sözle ve hareketle saldırmaları­nı ve böylece hak yolunda olanları
kışkırtıp öfkelendirerek davalarına za­rar verici harekette bulunmalarını
sağlamaya çalışır. Şeytan ekseriya Hak yolunda olanların nefislerine de saldırır
ve zayıf bulduğu yerlerden darbe­yi vurur. Bu saldırı ve darbeler genellikle
gizli ve dini teviller ile ıstılahla­rın kılıfları içinde bulunur. Bu sebeple,
yukarıda naklettiğimiz âyetlerden son ikisinde Hak yolunda olanların basiret
sahipleri olduğu, Allah’tan korktukları ve kötülüklerden kaçınmak istedikleri
için Şeytan’ın her türlü oyununu boşa çıkarmaya çalıştıkları kaydedilmiştir. Bu
kişiler kendilerine ters gelen her şeye karşı derhal uyanırlar ve tetikte
olurlar. Hak dininin çı­karının nerede olduğunu derhal fark eder ve ona göre
hareket ederler. Ama nefislerine esir düşenler ya da Şeytan’la akrabalık
derecesine yakın olan­lar, Şeytan’ın hamlelerine dayanamayarak mağlup olurlar ve
kötü yola sa­parlar. Bundan sonra Şeytan nereye giderse, hangi bataklığa
girerse, bun­lar da oraya girerler. Şeytan’a mağlup olanlar bir daha paçalarını
kurtaramazlar. Muhaliflerin her küfrüne küfürle ve her oyununa oyunla karşılık
verirler.

Bu buyruğun bir genel anlamı daha vardır. Takva sahiplerinin
tutumu ve davranışı müttakî olmayanlardan değişik oluyor. Allah’tan gerçekten
korkanların ve kötülüklerden kaçınmak isteyenlerin kalplerine en ufak bir kötü
duygu geldiği zaman sanki gözlerine bir şey kaçmış ya da parmakla­rına iğne
batmış gibi rahatsızlık duyarlar. Kötü fikir, kötü istek ve kötü ni­yetle alışık
olmadıkları için bunlar onlara gözlerindeki bir zerrecik, par­maklarındaki bir
iğne ya da tertemiz elbiselerindeki kötü bir leke gibi ge­lir ve bunlardan
tiksinip irkilirler. Bu tiksinti ve irkilme bir uyancı niteli­ğinde olup
gözlerinin açılmasına sebep olur. Bu İnsanlar vicdanlarının se­sini duyarlar ve
derhal kötü fikir ve düşünceleri kafalarından atarlar. Buna karşı, Allah’tan
korkmayanların, kötülükten kurtulmak istemeyenlerin ve aksine Şeytan ile ittifak
halinde olanların kafalarında kötü fikir ve plânlar oluşmaya ve büyümeye devam
eder. Onlar bu kötülüklerden herhangi bir tiksinti ya da iğrenme de duymazlar.
Tıpkı, domuz etini yiyenlerin tence­rede domuz eti pişerken herhangi bir
tiksinti duymadıkları gibi.

24.1.10. Muhalif
Bir Bölgede Allah’a Davet

“Allah’a (ibadete) davet eden ve sâlih amel işleyip, ‘ben
Müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?” (Fussilet; 33)

Hatırlanacağı üzere, daha önceki âyetlerde iman ve inanç
sahipleri te­selli edilmiş ve cesaretlerini kırmamaları istenmişti. Daha sonra,
bu âyette müslümanlara asıl vazifeleri hatırlatılmıştır, İslamiyet’i ne amaçla
kabul ettikleri ve hangi hedefe varmaları gerekliği açıklanmıştır. Daha önceki
âyetlerde Allah’a itaat etmeleri ve bu hususta kararlı ve azimli davranma­ları
istenmişti. Ayrıca din düşmanlarının bütün baskı ve zulümlerine rağ­men doğru
yoldan ayrılmamaları zaten en büyük fazilet olarak gösteril­mişti.
Müslümanların, bu davranışlarıyla meleklerle dost ve Cennet’e lâyık oldukları
vurgulanmıştı. Şimdi ise iman sahiplerinin en yüksek mev­kiye varma yolu
gösteriliyor. Burada deniliyor ki, ameli sâlih olan, Al­lah’a ibadet eden ve
başkalarını da Allah’a ibadete ve itaate çağıran ve İs­lâm sözcüğünü bile ağzına
almanın bin bir musibeti ve felaketi davet ettiği muhalif bir muhitte göğüs gere
gere “ben müslümanım” diyebilen bir kişi büyük fazilet sahibidir. Bu buyruğun
gerçek anlam ve önemini anlayabil­memiz için bu sözlerin söylendiği ortamı
gözümüzün önüne getirmeye çalışmalıyız. O devirde durum öylesine kötü ve
ümitsizdi ki, müslüman ol­duğunu açıklayan bir kişi kendisini sanki birden bire
vahşi hayvanlarla dolu bir ormanda bulurdu ve bütün hayvanların kendisini
parçalamaya kalktıklarını görürdü. İslâm’ı tebliğ etmeye kalkışan bir kişi bir
bakıma bu vahşi hayvanlara “gelin beni parçalayın” derdi. İşte bu ortama dikkat
çeki­lerek, bir kişinin Allah’ı kendi Rabbi olarak kabul etmesinin ve bulduğu
doğru yoldan ayrılmasının büyük bir iyilik olduğu, ancak bundan daha büyük
iyiliğin, bir insanın kalkıp “ben müslümanım” demesi, akıbetini hiç düşünmeden
insanları Allah’a itaate davet etmesi, ve bu işi yaparken, ken­di amelini ve
ahlâkını temiz tutması olduğu önemle belirtilmiştir.

24.1.11. Kötülüğe
İyilikle Karşılık Vermek

“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel haslet ile
önle. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, senin bir dostun gibi
olur.” (Fussilet; 34)

Bu buyruğun taşıdığı manayı anlayabilmemiz için, Hz. Peygamber
(a.s.)’e ve taraftarlarına bu emrin geldiği ortamı göz önüne getirmeliyiz.
Bilindiği gibi, Hakk’a davet en amansız, acı ve şiddetli bir muhalefetle
karşılaşıyordu. Hz. Peygamber (a.s.) ve taraftarlarının susturulması ve
tut­tukları doğru yoldan döndürülmeleri için insafa, adalete sığmayan yollara
başvuruluyordu. Hem Hz. Peygamber (a.s.), hem de ona tabi olanlar en acımasızca
iftira ve ithamlara maruz kalıyorlardı. Her türlü tertip ve komplolar
hazırlanıyordu. Müslümanların karşısındakiler sayıca çok fazla ve çok
güçlüydüler. Düşmanların lamamı müslümanlar aleyhinde propa­ganda yapıyor ve
halk arasında şüphe ve tereddüt havası estirmeye çalışı­yorlar, fitne ve
fesatları gün geçtikçe anıyordu. Müslümanlara olmadık eziyetler yapılıyordu. Bu
zulüm ve iftira kampanyası yüzünden müslü­manların önemli bir bölümü yurtlarını
terk etmeye mecbur olmuştu. Hz. Peygamber (a.s.)’in tebliğine mani olmak üzere
kabadayı ve serserilerden bir grup da oluşturulmuştu. Hz. Peygamber (a.s.)
nereye gider ve nerede vaazda bulunursa bu grup da kendisini gölge gibi izler ve
konuşması sıra­sında o kadar gürültü yapardı ki kimse ne dediğini anlayamazdı.
Bu gru­bun görevi, Hz. Peygamber (a.s.)’in bütün toplantılarını bozmak ve
dağıt­maktı. Bunlar hakikaten cesaret kırıcı şartlardı ve görünüşte
müslümanla­rın hiçbir başarı şansı görülmüyordu. İşte bu şartlarda Hz. Peygamber
(a.s.)’e ve taraftarlarına davetin bazı diğer püf noktaları anlatıldı.

İlk olarak iyilikle kötülüğün aynı olmadığı vurgulandı. Yani,
müslü­manların muhaliflerinin kopardığı yaygara ve muhalefet kasırgası her ne
kadar büyük ve şiddetli gözüküyorsa da kötülüğün bazı temel zaafları var­dı ve
bunlar muhalefet tufanının eninde sonunda dinmesine sebep olacak­tı. İnsan,
tabiatı itibariyle kötülüğe karşıdır ve kötülükten nefret eder. Kö­tülüğe âlet
olanlar bir yana, kötülüğü sürdüren ve öncülüğünü yapanlar bi­le söylediklerinin
ve yaptıklarının yalan olduğunu, başkalarına haksızlık ettiklerini ve sırf kendi
çıkarları için inatçılık ettiklerini çok iyi biliyorlar. Bu suçluluk duygusu,
onların başkalarının gözlerinde yükselmelerine im­kân vermek şöyle dursun,
bizzat kendi gözlerinde bile küçük düşmelerine sebep oluyor. Bu duygu,
muhalefete doğru attıkları her adımda ve söyle­dikleri her yalanda kendilerine
ağır darbeler vuruyor ve onları içten içe kemiriyor. Kötülük karşısında ilk
başta çaresiz gözüken iyilik, faaliyetini sürdürmesi halinde eninde sonunda ona
galip geliyor. Çünkü, bir kerre iyilik, zaten kalpleri fetheden büyük bir güçtür
ve insan her ne kadar kötü­lüğe bulaşmış olursa olsun, iyiliği takdir etmek ve
beğenmekten geri kal­maz. Ayrıca, iyilik ve kötülük açıkça birbirine karşı
gelince, iyi ve kötü yanları daha iyi bir şekilde ortaya çıkar. Hayır ile şer
arasındaki bu müca­dele uzun müddet devam ettikten sonra kötülükten nefret
etmeyen ve iyi­liğe yanaşmayan çok az kişi meydanda kalır.

Burada anlatılan bir başka kural; kötülüğe sadece iyilikle değil
iyili­ğin en iyisiyle ve hasletin en güzeliyle karşılık vermektir. Yani bir kişi
si­ze kötülük yapar ve siz onu affederseniz, bu bir iyiliktir. Ama iyiliğin
iyi­si, o kişiye kötülük yapma fırsatı elinize geçmişken ona ihsan ve ikramda
bulunmanızdır.

Güzel hasletin meyvesi de güzeldir. İyiliğiniz ve efendiliğiniz
saye­sinde en kötü düşmanınız bile bir gün en iyi dostunuz olacaktır. Zira,
in­san tabiatı bunu gerektirmektedir. Size küfür edildiği zaman hiç ses
çıkar­mazsanız, bu bir haslettir. Ama, bu davranışınız, küfredenin ağzının
kapa­tılmasına yetmeyecektir. Fakat, küfreden hakkında hayır duası yaparsanız,
en ezeli ve en hayasız muhalif ve düşmanınız bile utancından ölecektir. Bundan
sonra, ağzına kötü laf alamayacaktır. Eğer bir kişi size zarar ver­mek için
hiçbir fırsatı kaçırmıyorsa ve siz de her türlü haksızlığına taham­mül
ediyorsanız, onun bu kötü huyundan vazgeçmemesi, hatta daha da şı­marması pek
mümkündür. Fakat, fitne ve fesadı devam ederken onu, tesa­düfen düştüğü zor bir
durumdan kurtarırsanız, o mutlaka köleniz olacak­tır. Zira bu iyiliğinizden
sonra kötülüğe devam etmesine imkân yoktur. Fakat şunu da unutmamalıyız ki, en
güzel haslet bile bir düşmanı her zaman dost yapmaz. Dünyada öylesine alçak ve
şeytan huylu İnsanlar bulu­nuyor ki, onlara ne kadar iyilik yaparsanız yapınız,
onlar kötü huylarından ve şeytanlıklarından vazgeçmezler. Fakat, nasıl ki
melekler gibi “müces­sem hayır” olan İnsanlar azsa, şeytan gibi “mücessem şer”
olanlar da az­dır.

24.1.12. Hakk’a
Davet Sırasında Sabrın Önemi

Bundan sonra şöyle buyuruldu:

“Bu haslete, ancak sabredenler, hayra ve ruh olgunluğuna sahib
olanlar erişirler.” (Fussilet; 35)

Yani, bu reçete çok etkileyici ve şifa vericidir, ama bunu
kullanmak kolay değildir. Bunu kullanırken geniş bir yüreğe gerek vardır. Bu
yolda azim, cesaret, çelik gibi irade gücü ve nefsi sıkı bir kontrole ihtiyaç
var­dır. Belki de geçici olarak bir insan, kötülüğe iyilikle cevap verebilir. Bu
da küçümsenecek bir haslet değildir. Ne var ki, ahlâk, adalet ve insafın bütün
sınırlarım aşmaktan çekinmeyen, kuvvet ve iktidar sarhoşluğuyla gözleri dönmüş
olanlar arasında yıllarca Batıl’a karşı Hak için mücadele etmek ve her zaman
kötülüğe iyilikle cevap vermek ve bir an bile sabrını yitirmemek kolay bir iş
değildir. Bu işi, ancak aklıselimle ve serinkanlı­lıkla Hakk’ın yüceltilmesi
için çalışacağına and içmiş, bütün nefsini akıl ve şuurunun emrine yermiş,
muhaliflerin ve düşmanın bütün kötü niyetle­ri ve şeytanlıklarına rağmen
yolundan zerre kadar ayrılmayacak şekilde iyilik ve hasletin simgesi haline
gelmiş olan bir kişi yapabilir.

Yukarıdaki âyetin son bölümünde, ancak “hayra ve ruh olgunluğuna
sahib olanlar erişirler” denilmiştir, ki bu bir tabiat kanununun dile
getiril­mesinden başka bir şey değildir. Bu haslete ancak büyük vasıfları haiz
olan bir kişi erişebilir. Bu sıfatlan taşıyan bir kişinin dünyada başarılı
ol­masına hiçbir kuvvet mani olamaz. Hele seviyesiz, âdi, rezil ve küstah
in­sanların, alçaklıklarıyla böyle bir yüce insanı mağlup etmesi ve
başarısız­lığa uğratması düşünülemez.

24.1.13.
Şeytan’ın Kışkırtmalarından Kurtulmak

Bundan sonraki âyette şöyle denilmektedir.

“Eğer şeytandan sana bir vesvese gelirse hemen Allah’a sığın.”
(Fussilet; 36)

Hak ile Batıl arasındaki savaşta, kötülük ve alçaklığa, iyilik
ve hoş­görü ile karşılık verilince Şeytan öfkeden kudurur. O ister ki, hiç
olmazsa bir defa, Hak için savaşan ve çırpınanlar, -özellikle liderleri ve
önderleri- hataya düşsünler. Böylece, Şeytan’ın eline cahil insanları aldatmak
için iyi bir koz geçmiş olur. Böyle bir durumda Şeytan halka, “bakın, Hak
yolun­da olduklarını iddia edenler de öyle sandığınız gibi temiz ve efendi
İnsanlar değildir. Bunların muhaliflerinin alçak ve küstah olduğu söyleniyor.
Ancak kendileri de böyle gaf ve hatalar yapabiliyorlar,” diyebilir. Alelâde
İnsanlar durumu genellikle iyi değerlendirecek imkânlara sahip olmadık­ları için
Şeytanın bu oyunlarına âlet olabilirler. Halk, Batıl’dan yana olan­ların bütün
alçaklıklarına karşı Hak’tan yana olanların sessiz kaldıklarını, aşırı tepki
göstermediklerini gördüğü zaman ikinci tip insanlara sempati duyar. Fakat,
Şeytan’ın kışkırtması neticesinde Hak’tan yana olanlar da bazı kötü sözler
söyler veya, kötü hareketlerde bulunurlarsa, halkın gö­zünde ikisi de aynı
seviyeye inmiş olur, ve aralarında herhangi bir fark gözetilmez. Üstelik,
muhalifler kendilerine söylenen kötü bir sözü veya yapılan kötü bir muameleyi
bahane ederek onlara bin bir kötülükle cevap verirler. İşte bu sebepten
dolayıdır ki yukarıdaki âyette Hak’tan yana olan­lar Şeytan’ın fitne ve fesadına
karşı uyarılmışlardır. Şeytan bir dost ve ha­yırsever kılığına girip falanca
haksızlığa karşı sessiz kalınmamasını iste­yebilir. Şeytan falanca kötü muamele
karşısında susmanın korkaklık ola­cağını ve sertliğe aynı sertlikle cevap
verilmesini öğütlemiş olabilir. Bu gibi durumlarda Hak yolunda olanlar Şeytan’ın
oyununu bozmaya çalış­malıdırlar. Muhalifler ile düşmanların kötülükleri üzerine
öfke ve hiddet duyulduğu zaman, bundan Şeytan’ın parmağı olduğu anlaşılmalıdır.
Böyle bir durumda, Hak’tan yana olanlar kendi kendilerine Şeytan’ın ağına
düş­memek konusunda söz vermelidirler. Bu işi başardıktan sonra, “irade gü­cüm
sayesinde hata işlemedim” diye düşünmek te Şeytan’ın başka bir oyununa gelmek
demektir. Bunun aksine, Allah’a sığınılmalıdır ve ancak O’ndan yardım talep
edilmelidir. Çünkü, ancak Allah’ın inayetiyle bir in­san Şeytan’ın şerrinden
paçasını kurtarabilir.

Bu durumun en iyi izahını, İmam Ahmed’in “Müsnedinde Hz. Ebû
Hureyre tarafından nakledilen hadiste bulmak mümkündür. Hadis şöyle­dir. “Bir
defasında bir şahıs Rasûlullah (a.s.)’ın yanına Hz. Ebû Bekr’e ağ­za alınmayacak
küfürler savurmaya başladı. Hz. Ebû Bekr bu küfürleri sessizce dinliyordu ve Hz.
Peygamber (a.s.)’de kendisine bakarak tebes­süm ediyordu. Nihayet, Hz. Ebû
Bekr’in sabrı taştı ve o da sert bir söz söyleyiverdi. Hz. Ebû Bekr’in bu sözü
Rasûlullah (a.s.)’ı biraz kızdırdı ve yüzünde kızgınlık ifadesi belirdi; sonra
da dışarıya çıktı. Hz. Ebu Bekr de oradan kalktı ve Rasûlullah (a.s.)’ın
peşinden yürümeye başladı. Yolda da­yanamayarak Rasûlullah (a.s.)’a sordu. ‘Yâ
Rasûlallah, ne oldu? O adam bana küfürler savururken siz sessizce
gülümsüyordunuz. Fakat, ben tek bir kelime söyleyince bana kızdınız?’ Rasûlullah
(a.s.) buyurdular: ‘Ey Ebu Bekr, sen sessizce oturduğun müddetçe bir melek senin
yanında bu­lunuyor ve senin adına o adama cevap veriyordu. Fakat sen ağzını
açınca o melek kayboldu ve yerini Şeytan aldı. Tabii ki, benim Şeytanla kalma­mı
beklemezdin.”

24.1.14. Hakka
Davet Eden Kişi Herhangi Bir Karşılık Beklemeden Mücadele Etmelidir

Hakka davet eden kişinin bir meziyeti de herhangi bir karşılık
bekle­meden çalışmasıdır. Zaten bu husus onun samimi, dürüst ve fedakâr
olma­sının en büyük delilidir. Kur’ân-ı Kerîm’de ayrıca Hz. Peygamber (a.s.)’in
bütün çabalarının Allah için ve halkın iyiliği için olduğu da kaydedilmiş­tir.
Nitekim, En’âm sûresinde şöyle denilmiştir:

“De ki: Tebliğ için sizden ücret istemiyorum. Bu Kur’ân, âlemler
için öğütten başka bir şey değildir.” (En’âm; 90)

Yusuf sûresinde de şöyle buyurulmuştur:

“Sen onlardan risâletin için bir ücret de istemiyorsun. O
Kur’ân, bü­tün âlemlere nasihatten başka bir şey değildir.” (Yusuf; 104)

Bu âyetlerde muhatap her ne kadar Hz. Peygamber (a.s.)
gözüküyor­sa da asıl nasihat ve telkin, kâfir ve müşriklere yapılmaktadır.
Burada de­nilmek isteniyor ki, “bakın ey müşrikler, küfür ve dalâletteki
ısrarınız ne kadar yersiz ve asılsızdır. Eğer peygamber (a.s.) kendi şahsi
menfaati için tebliğ ve telkinine başlamış olsaydı, o zaman belki de haklı
olarak, ‘biz bu menfaatçi adamın sözlerini ne diye dinleyelim?’ diyebilirdiniz.
Fakat gö­rüyorsunuz ki, bu insan fedakâr ve dürüsttür. Herhangi bir karşılık ve
menfaat beklemeden sırf Hak ve Allah için çaba harcıyor. O, sadece sizin
iyiliğinizi düşünüyor, sizin dünyevî ve uhrevî refahınızı göz önünde tutu­yor. O
halde, niye inatçılık gösteriyor ve vaazlarını dinlemiyorsunuz? Herkesin
iyiliğini ve menfaatini düşünen bir kişinin sözlerini niye reddediyorsunuz? Siz
O’nu açık bir zihin ve kalple dinleyiniz ve söylediklerini beğeniyorsanız kabul
ediniz, ya da reddediniz.”

Mü’minûn sûresinde şöyle buyurulmuştur:

“Yoksa, onlardan bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin ücreti daha
ha­yırlıdır. O rızk verenlerin en hayırlısıdır.” (Ayet; 72)

Yani, hiçbir kimse kalkıp da, Rasûlullah (a.s.)’ın bütün gayret
ve mü­cadelesinin kendisine bir takım menfaatler sağlamak için olduğunu
söyle­yemezdi. Bu işi yaparken hiçbir şahsî düşüncesi ve çıkarı yoktu. Bilindiği
gibi, kendisi daha önce ticaretle meşgul oluyor ve iyi para kazanıyordu.
Mekke’liler arasında itibar ve şeref sahibiydi, herkes tarafından seviliyor ve
sayılıyordu. Ama birden bire bütün bunları terk edip her türlü eziyete ve
sıkıntıya katlanmaya başladı. Adamlar kendisine lâf atıyor, yollarına engel
koyuyor ve geçtiği yerlerde O’nu taşlıyordu. O kadar ki, canını kur­tarması bile
zorlaşmıştı. Daha önce karısı ve çocuklarıyla beraber rahat ve sakin bir hayat
geçiriyordu. Şimdi dışarıya çıkması bile tehlikeliydi. Sade­ce çevredekiler
değil, bütün dünya karşısında cephe almıştı. Yakınları ve kardeşleri bile kanma
susamışlardı. Böyle bir işi, çıkarcı ve bencil bir kişi yapabilir miydi? Bir
çıkarcı ve bencil kişi herkesi düşman edebilir mi? Kendisine bir takım maddi
imkânlar ve menfaatler sağlamaya çalışan bir kişinin azami gayreti herkesin
kalbini kazanmak ve herkesi yanına almak olmaz mı? Öncelikle kendi akrabalarının
ve kabile üyelerinin yardımıyla mevki ve makam sahibi olmaya çalışmaz mı? Bunun
tam aksine, Hz. Pey­gamber (a.s.) bütün akraba ve kabile bağlarını koparıyor ve
müşrik Arap’lar üzerinde Kureyş’in öteden beri süregelen hâkimiyetine darbe
in­diriyordu. Sadece bu değil, bağlı bulunduğu Arap milletinin desteğini
ka­zanmak için de olağanüstü herhangi bir çaba harcamıyor, üstelik Arap
milliyetçiliğine karşı İslâm kardeşliğini yüceltmeye çalışıyordu. Sebe’
sûresinde şöyle denilmiştir. “De ki, ‘Ben sizden bir ücret istemem. Ücretiniz
sizin olsun. Benim mükâfatım Allah’a aittir. O, her şeye şâhiddir.” (Ayet; 47)

Yukarıdaki âyetin ilk cümlesinin bir anlamı şudur. “Sizin
ücretiniz si­zin olsun. Ben ücret filan istemem.” İkinci anlamı şu olabilir:
“Eğer siz­den bir ücret istedimse de, bu sizin iyiliğiniz içindir.” Ayetin
ikinci cüm­lesinin anlamı da şudur: “Düşmanlar ve hasımlar ne kadar iftirada
bulunuyorlarsa bulunsunlar, Allah her şeyi görüyor ve biliyor. Allah’ı kimse
al­datamaz veya yanıltamaz. Allah, benim karşılık beklemeden ve herhangi bir
çıkar gütmeden çalıştığımı çok iyi biliyor.” Sa’d sûresinde şöyle buyurulmuştur:

“(Habibim) de ki: ‘Ben sizden tebliğ ve imârım için bir ücret
istemi­yorum. Ve ben, size külfet yükleyenlerden de değilim.” (Ayet; 86)

Yani, “ben, kendime mevki ve makam temin etmek üzere yalan ve
asılsız bir iddia ile karşınıza çıkmadım ve sizi bir hiç uğruna yoracak ve
uğraştıracak değilim.” Bu sözler, Hz. Peygamber (a.s.)’in mübarek ağzıyla
kâfirlere sadece bilgi olsun diye söylenen sözler değildir. Çünkü kâfirler, Hz.
Peygamber (a.s.)’in yaşantısını ve karakterini çok iyi biliyorlardı. Hz.
Peygamber (a.s.) 40 yıl onların arasında yaşamış, onlarla haşır neşir ol­muştu.
Bu âyette asıl üzerinde durulan şey, Hz. Peygamber (a.s.)’in hâşâ yalancı veya
sahte biri olmadığıdır. Hz. Peygamber (a.s.)’in hâşâ bir do­landırıcı ve
şarlatan olmadığı herkesçe biliniyordu ve bu itibarla O’nun kendisine mevki ve
makam aramak için peygamberlik iddiasında bulun­duğu düşünülemezdi. Tûr ve Kalem
sûrelerinde şöyle denilmiştir:

“Yahut, onlardan bir ücret mi istiyorsun ki, bu borcu ödemek
kendi­lerine ağır geliyor?” (Tûr; 40, Kalem; 46)

Burada da asıl muhatap, Hz. Peygamber (a.s.) değil, kâfirlerdir.
Bura­da denilmek isteniyor ki, Rasûlullah (a.s.) kendisine herhangi bir maddi
kazanç sağlamayı tasarlamış olsaydı, o zaman bu kadar didinmesinin ve çaba
harcamasının ücretini kâfirlerden alması en doğal hakkı olacaktı. Fa­kat
Mekke’li kâfirler, Hz. Peygamber (a.s.)’in bu davetinin karşılıksız ve sadece
Allah rızası için olduğunu çok iyi biliyorlardı. O’nun tek düşüncesi
Mekke’lilerin ve diğer insanların ebedi kurtuluşuydu. Onun için bu âyette
Mekke’li kâfirlere, “bu durumda siz neden kayıtsız kalıyor ve menfi
dav­ranıyorsunuz?” diye soru soruluyor. Bu âyette çok ince bir İstihzâ da
var­dır. Bilindiği üzere, bütün dünyada olduğu gibi Arabistan’da da müşrikle­rin
bazı din adamı ve rahipleri vardır. Bu rahip ve kâhinler alenen din ti­careti
yapıyorlardı. Bütün mevki, itibar ve kazançları bağlı bulundukları dinî inanç ve
kurallar sayesinde idi. Bu âyette bu din adamlarının durumu hatırlatılıyor ve
deniliyor ki bir tarafla dinî hizmetleri için kâfirlerden her türlü ücret, adak
ve hediye kabul eden bu kâhin ve rahipler, diğer tarafta da kendi işini, gücünü,
ticaretini ve diğer dünya zevklerini terk ederek, ca­hil ve dinsiz kimseleri
Allah’a çağıran, karşılık beklemeyen, fedakâr bir insan vardır. Böyle bir
fedakâr ve dürüst insandan bucak bucak kaçmak akılsızlık değilse nedir?

Bu konuda bir âyet daha vardır ki, meseleye bazı yeni boyutlar
getiri­yor:

“De ki, Ben, risâle timin tebliği için sizden ‘qurbâ’da sevgiden
başka hiçbir ücret istemiyorum!” (Şûra; 23)

Bu âyette kullanılan Arapça “qurbâ” (akrabalık) kelimesinin manâ
ve mefhumu konusunda müfessirler arasında önemli bir ihtilaf ortaya çıkmıştır.
Müfessirlerin bir grubu bu kelimeyi akrabalık anlamında alarak bu âyeti şöyle
açıklamaya çalışmışlardır: “Ben sizden bu iş için herhangi bir ücret talep
etmiyorum, ancak sizden (ey Ehl-i Kureyş) hiç olmazsa benim sizinle olan
akrabalığımı unutmamanızı istiyorum. Sizin, aslında benim vaaz ve telkinlerimi
dinlemeniz gerekiyordu. Ama sözlerimi din­lemiyorsanız dinlemeyin. Fakat benim
en çok gücüme giden şey bütün Arabistan’da seçe seçe beni düşman olarak
seçmenizdir.” Hz. Abdullah bin Abbas (r.a.)’nin tefsiri işte budur ve bunu
çeşitli kaynaklar göstermek suretiyle İmam Ahmed, Buhârî, Müslim Tirmizî, İbn
Cerir, Taberânî, Beyhaki ve İbn Sâ’d v.s. kendi eserlerinde kaydetmişlerdir. Bu
tefsir ile Mücâhid, İkrime, Katâde, Süddî, Ebû Mâlik, Abdurrahman bin Zeyd bin
Eslem, Dahhâk, Atâ’ bin Dinâr ve diğer mümtaz müfessirler ittifak etmiş­lerdir.

Müfessirlerin ikinci grubu “qurbâ” kelimesinin “yakınlık”
anlamında olduğunu kabul etmişlerdir. Bu grup böylece âyetin tefsirini şöyle
yapı­yor: “Ben sizden bu iş için herhangi bir ücret istemiyorum, fakat şu
istisna ile ki, kalbinizde Allah’a yakınlık (sevgi ve bağlılık) uyanabilsin.”
Yani, “benim ücretim, sizin doğru yola gelmenizden başka bir şey değildir.” Bu
tefsir Hz. Hasan Basrî’den naklolunmuştur. Katade de bu hususta bir rivâyeti
nakletmiştir. Hatta, Taberânî’de Hz. Abdullah bin Abbas’ın da bu âyeti aynı
şekilde tefsir ettiğini belirtilmiştir. Bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de başka bir yerde
aynı konuya temas edilmiştir.

“De ki: ‘Ben, sizden tebliğime karşı bir ücret istemiyorum.
Ancak Rabbine doğru yol tutmak isteyen kimseyi istiyorum.” (Furkan; 57)

Müfessirlerin üçüncü grubu, “qurbâ” kelimesinin “akrabalar”
anlamı­na geldiğini savunmuştur ve âyetin anlamını şöyle vermiştir: “Ben sizden,
bu iş için, akrabalarımı sevmenizin dışında bir ücret istemiyorum.” Aynı gruptan
bazı kimseler “akrabalar” deyiminin, Benî Abdulmuttalib’in tama­mını ve bazıları
ise sadece Hz. Ali, Hz. Fatma ve evlâtlarını kapsadığını belirtmişlerdir. Bu
tefsir ve yorum Said bin Cübeyr ve Amr bin Şuayb’dan naklolunmuştur. Fakat bazı
hadislerde aynı tefsirin Hz. Abdullah bin Ab­bas ile Hz. Ali bin Hüseyin’e
(Zeynül Abidin) ait olduğu ifade edilmiştir. Ne var ki, çeşitli sebeplerden
dolayı bu tefsir kabul edilemez. Evvelâ, Mekke’de Şûra sûresinin nâzil olduğu
sırada Hz. Ali ile Hz. Fatma henüz evlenmemişlerdi, bu sebeple de evlâtları söz
konusu olamaz. Diğer taraf­tan, Beni Abdulmuttalib’in hepsi, Hz. Muhammed
Mustafa (a.s.)’dan yana değildi, hatta bazıları kendisine açıkça düşmanlık
ediyorlardı. Nitekim Ebû Leheb’in husumeti herkes tarafından bilmiyordu. Buna
ilâveten, Hz. Peygamber (a.s.)’in akrabaları sadece Abdulmuttalib sülâlesi
değildi. Hz. Peygamber (a.s.), anası, babası ve zevcesi kanalıyla Kureyş
kabilesinin hemen hemen bütün aileleriyle akraba oluyordu. Bu ailelerde Hz.
Pey­gamber (a.s.)’in en sadık taraftarı da, en kötü düşmanı da vardı. Bütün bu
akraba, dost ve ahbap dururken Rasûlullah (a.s.)’ın yalnızca Benî
Abdulmuttalib’i kendi akrabası olarak ilân etmesi düşünülemez. Bir üçüncü en
mühim nokta, bir nebînin işgal ettiği yüce peygamberlik makamından Al­lah rızası
için ücreti olarak insanların sadece kendi akrabalarını sevmeleri­ni istemesi
kendisine yakıştırılmayacak kadar küçük bir şeydir. Böylesine hafif bir şeyi,
Cenâb-ı Allah’ın kendi peygamberine öğrettiğini ve Hz. Peygamber (a.s.)’in de
tepelere çıkarak Mekke’lilere böyle dediğini aklıse­lim sahibi bir kimse
düşünemez. Kur’ân-ı Kerîm’de bir değil, iki değil, üç değil, birçok nebinin ard
arda gelerek kavimlerine “ben sizden hiçbir ücret talep etmiyorum. Ücretim
Allah’ın rızasıdır” dediğini görebiliriz: (Yunus; 72, Hûd; 29-51, Şuarâ;
109-127, 145, 164-180). Yâsin sûresinde hakiki bir nebî için ölçeğin,
karşılıksız tebliğ ve telkinde bulunmak olduğu belir­tilmiştir. (Ayet; 21).
Bizzat Hz. Peygamber (a.s.)’in mübarek ağzıyla Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli
vesilelerle, “ben sizden herhangi bir ücret istemi­yorum” denmiştir, ki bunları
yukarıda aktardık. Hal böyle iken, “ben siz­den bir ücret olarak akrabalarımı
sevmenizi isliyorum” diye söylemenin bir anlamı var mıdır? Bu tefsir ve yorumun
yanlışlığı, âyette muhatapların iman sahipleri değil kâfirler olmasından daha
iyi anlaşılıyor. Çünkü, daha önce muhatap hep kâfirler olmuş ve söz konusu
âyette de muhatap yine onlardır. Sözün gelişine bakılırsa, Hz. Peygamber
(a.s.)’in kâfirlerden herhangi bir ücret talep ettiğine imkân ve ihtimal
veremeyiz. Ücret veya kar­şılık, bir kişinin, kendisine minnettar olan bir
kişiden, yaptığı bir iyilik ve­ya işten dolayı aldığı maddî menfaattir.
Kâfirler, Hz. Peygamber (a.s.)’in işlerini ve çabalarını takdir ediyorlar mıydı?
Tabii ki, hayır. Eğer takdir etmiş olsalardı, bunun imkânı vardı ve Rasûlullah
(a.s.) belki de bir ücret­ten söz edebilirdi. Ama burada durum bambaşka idi.
Kâfirler, Hz. Pey­gamber (a.s.)’in büyük bir suç işlediğine ve zararlı bir iş
yapmakta oldu­ğuna inanıyorlardı ve bu yüzden O’nun canına bile kıymaya
hazırdılar.

24.1.15. Davet’in
Başlangıcında Ahiret Meselesine Ağırlık Vermek

Mekke’de Rasûlullah (a.s.), insanları Hakk’a davet etmeye
başladığı ilk yıllarda üç konuya büyük ağırlık veriyordu. Birincisi Tevhîd, yani
Al­lah’a ortak koşmamak. İkincisi Risâlet, yani Hz. Muhammed (a.s.)’in Al­lah’ı
Rasûlü olması ve üçüncüsü Ahiret, yani bu dünyanın bir gün yok olacağı ve yerine
bambaşka bir dünyanın kurulacağı. Ahiret akidesi, insanla­rın ve diğer
canlıların ölüp tekrar dirileceği, kıyametin meydana geleceği ve mahşerde her
canlının hesap verip kendi ameline göre Cennet’e veya Cehennem’e gideceği gibi
çeşitli kuralları da kapsıyordu.

Bu üç akideden birincisi yani Tevhid’den Mekke’liler
hoşlanmıyordu. Fakat Allah’ın varlığını tamamıyla inkar ettikleri de
söylenemezdi. Mek­ke’liler en büyük bir Rab, Yaradan ve Râzık’ın bulunduğunu
kabul ediyor­lardı ve mabud veya ilâh ve ilâhe olarak tanıdıkları diğer tanrı ve
tanrıça­ların da Allah’ın mahlûkları olduğuna inanıyorlardı. Asıl anlaşmazlık
ko­nusu, Allah’ın sıfat, kuvvet ve kudretine bu tanrı ve tanrıçaların ortak olup
olmamalarıydı.

Mekke’liler Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberliğini de kabul
etme­ye razı değillerdi. Fakat, Rasûlullah (a.s.)’ın aralarında geçirdiği 40 yıl
gi­bi uzun bir müddet içinde temiz karakterine ve ahlâkına gölge düşürecek en
küçük bir kötülükte veya kötü davranışta bulunmadığını kabul ediyor­lardı.
Herkes, Rasûlullah (a.s.)’ın akıl ve mantığına, doğruluk, dürüstlük ve güzel
ahlâkına hayrandı. Bu sebeple, kâfirler Hz. Muhammed (a.s.)’in her konuda doğru
ve dürüst iken sadece peygamberlik konusunda hâşâ ya­lan söyleyebileceğini kabul
etmede ve bunu başkalarına kabul ettirmede güçlük çekiyorlardı.

Demek ki,
Mekke’lilerin ilk iki akide konusunda, Hz. Muhammed (a.s.) ile o kadar büyük
ihtilâfları yoktu. Fakat, onları en çok düşündüren ve çileden çıkaran şey Ahiret
akîdesiydi. En çok alay konusu yaptıkları akîde buydu. En çok hayret ve
şaşkınlık uyandıran mesele buydu. Mek­ke’liler bu akidenin akıl ve mantıktan
uzak olduğunu söylediler ve en çok bu akîdeye karşı çıktılar. Ne var ki, kâfir
ve müşrikleri İslamiyet’e çekmek için Ahiret akîdesini kafalarına ve yüreklerine
iyice yerleştirmek gereki­yordu. Zira bu akideyi kabul etmeden kimse Hak ile
Batıl arasındaki mü­cadelenin ciddi ve çetin olduğunu anlayamazdı. Ahiret,
insanların hayır ve şer ile, ölüm, kalım ve insanî değerlerle ilgili
düşüncelerini, kısacası hayata bakış açılarını temelden değiştirecek nitelikte
bir akîde idi. Madde ve ruh arasındaki fark işte burada belli oluyordu, bu
dünyayı terk edip ahirete hazırlanmak ve İslâm’ın gösterdiği yolu takip etmek
işte bu akide sayesinde mümkün oluyordu. Bu sebepten dolayıdır ki, Mekke’de
davetin ilk yıllarında inen âyetlerde Ahiret inancına büyük önem verilmiştir.
Ta­bii, Ahiret ile ilgili deliller verilirken arada sırada Tevhid kavramı da
iyice anlatılmış, ayrıca Rasûlullah (a.s.) ile Kur’ân-ı Kerîm’in doğru olduğu
ifa­de edilmiştir.



 




[1]
Rasûlullah
(a.s.)’ın yanında o sırada bulunan kabile reislerinin isimleri çeşitli
hadislerde kaydedilmiştir. Bunlar arasında Utbe, Şeybe, Ebu Cehl, Ümeyye bin
Halef ve Übeyy bin Halef gi­bi İslâm düşmanlarının isimlerine rastlanıyor.
Demek ki, bu olay, Hz. Muhammed (a.s.)’in bu kabi­le reisleriyle
münasebetlerini henüz kesmediği sırada cereyan etmişti. Daha sonra bu
reislerin olumsuz ve düşmanca tavırları nedeniyle müslümanlar ve Hz.
Muhammed (a.s.) ile bütün ilişkileri kesilmişti.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here