Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Akk’a Davet İçin Hz. Peygamber (a.s.)’E Verilen Talimat



Yirmi Dördüncü Bölüm: HAKK’A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)’E VERİLEN TALİMAT



24.1. HAKK’A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)’E VERİLEN TALİMAT



24.1.1. Davetin Başlaması



24.1.2. Hakk’a Davet Hususunda Hikmet ve Nasihat’e Verilen Önem



24.1.3. Hakk’a Davet İçin Ciddi ve Yumuşak Üslûp



24.1.4. Davet Edenin Makamı ve Mes’ûliyeti



24.1.5.Tebliğ ve Nasihatin Kolay Yolu



24.1.6. İslâmî Tebliğ Açısından Önem Taşıyan Kişiler



24.1.7. Hz. İbni Umm-i Mektûm Vak’ası



24.1.8. Tebliğin Hikmeti



24.1.9. Hakka Davet’in En Uygun Yolu



24.1.10. Muhalif Bir Bölgede Allah’a Davet



24.1.11. Kötülüğe İyilikle Karşılık Vermek



24.1.12. Hakk’a Davet Sırasında Sabrın Önemi



24.1.13. Şeytan’ın Kışkırtmalarından Kurtulmak



24.1.14. Hakka Davet Eden Kişi Herhangi Bir Karşılık Beklemeden Mücadele
Etmelidir



24.1.15. Davet’in Başlangıcında Ahiret Meselesine Ağırlık Vermek

 

Yirmi Dördüncü Bölüm: HAKK’A DAVET İÇİN
HZ. PEYGAMBER (A.S.)’E VERİLEN TALİMAT

24.1. HAKK’A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER
(A.S.)’E VERİLEN TALİMAT

Üç yıllık gizli tebliğden geçen bölümde bahsettik. Açık ve
alenen tebliğin 10 yıllık Mekke tarihine göz atmadan önce, daha sonra sık sık
kar­şılaşacağımız iki önemli noktaya burada işaret etmemiz sanırız yerinde
olacaktır.

Birincisi, Hazreti Peygamber (a.s.)’e risâlet vazifesini ifâ
edebilmesi için ne gibi talimatlar verilmiştir? Bunların mahiyeti ne idi? Bunlar
kalp­leri ve ruhları nasıl fethetti, beyinleri nasıl etkiledi ve cehâlet ve
dalâlet içinde olan bir milleti tümüyle nasıl değiştirdi? Bu talimatın etkinliği
ve çekiciliği nerden geliyordu.

İkincisi, Hakk’a ve İslam’a davetin hakiki mahiyeti ne idi? Bu
davet neden büyük gürültü ve patırtılara yol açtı? Neden bu kadar şiddetli
muha­lefet ve düşmanlık gösterildi. Bu muhalefet kasırgası neden her
zamankin­den daha büyüktü? Bu davette, bütün şiddetine rağmen Cahiliyyenin
mu­halefetini ezecek ve ortadan kaldıracak güç nerden doğmuştu?

Biz bu bölümde birinci noktaya temas edeceğiz. İkinci noktayı
daha sonraki bölümde ayrıntılı olarak ele alacağız.

24.1.1. Davetin
Başlaması

Cenâb-ı Allah, Arabistan’ın merkezi Mekke’de bir kulunu, Hz.
Mu­hammed (a.s.)’i peygamberlik vazifesi için seçti ve Hakk’a davetine kendi
şehrinden ve kabilesinden (Kureyş) başlamasını emretti. Bu işin başlama­sı için
ilk önce en çok gerekli olan talimat verildi; bu talimat üç konuyu kapsıyordu.

İlk önce seçilen peygamberin kendisine verilen muazzam görevi
nasıl yerine getirmesi gerektiği bunun için kendisini nasıl hazırlaması ve ne
gi­bi çalışmalar yapması icab ettiği belirtildi.

İkinci olarak, nihaî hakikat ve eşyaların tabiatı hakkında
İnsanlar ara­sında yaygın olan batıl inanç ve kavramlara darbe indirilmesi
istendi. Zi­ra, bu esas meselelerle ilgili yanlış düşünce, diğer bütün inanç ve
kavram­ları olumsuz yönde etkiliyordu.

Üçüncü olarak, seçilen peygambere ve taraftarlarına doğru ve
makul bir yol izlemeleri emri verildi. Onların, Allah’ın buyruklarına uygun
ola­rak ahlâk kurallarına uymaları da talep edildi, çünkü ancak bu şekilde maddi
ve manevî saadet ve refaha kavuşabilirlerdi.

Hazreti Peygamber (a.s.)’e vahiy yoluyla gelen bu ilk ilâhî
emirler, kısa, ama az olurdu. Bunların dili çok temiz ve duru, üslûbu tatlı ve
etkile­yici idi. Bu ilâhi kelâm, muhatap milletin dil bilgisi, şiir ve edebiyata
olan merakına uygun olarak biraz renkli ve süslüydü. Kelimeler ok gibi
dinle­yenin kalbine inerdi. Kulaklar ister istemez onlardaki ahenge verilmiş
olurdu. Uyum ve âhenkleri sebebiyle de derhal dillere yerleşiverirdi. Ayrıca,
bunlarda bölgenin özellikleri de vardı. Bu sözlerle evrensel ve ölüm­süz
gerçekler dile getiriliyordu, ama verilen delil ve misaller hep yerliydi ve
herkesin alışık olduğu havayı taşıyordu. Bütün telkin ve nasihat, Arap
milletinin ve Mekkelilerin tarihlerine, örf ve âdetlerine, her gün yaptıkları
müşahedelere ve elde ettikleri intihalara, itikat, iman, ahlâk, toplum ve
kültürlerine dayanarak ve onların kötü tarafları ortaya konulmak ve
eleşti­rilmek suretiyle yapılıyordu. Maksat, Arap’ların ve Mekkelilerin yapılan
davet ve telkini kolayca anlayıp kabul etmelerini sağlamaktı.

Hakka davetin bu ilk safhası takriben 4-5 sene devam etti, ki
bunun ilk üç senesi gizli tebliğe mahsustu. Bu safhada Hz. Nebi-yi Kerim
(a.s.)’in tebliğ ve telkininin neticeleri üç şekilde ortaya çıktı.

1) Sayıları aslında çok az olan sâlih kimseler bu daveti kabul
edip Müslüman ümmeti oluşturmaya başladılar.

2) Buna mukabil büyük bir çoğunluk ya bilgisizlik, ya
menfaatçilik, ya da atalarının din ve batıl inançlarına bağlı kalmak
düşüncesiyle bu da­vete muhalefet etmeye başladı.

3) Hak dinin daveti Mekke ve Kureyş’in sınırlarını aşarak
nispeten daha geniş yerlere ve daha elverişli ortamlara kadar yayıldı.

İşte bu noktada dâvetin ikinci safhası başlıyordu. Bu safhada
İslâmî Hareket ile Cahiliyye arasında kıyasıya bir mücadele başladı ve yaklaşık
8-9 yıl devam etti. Sadece Mekkeliler ve Kureyşliler değil, bütün Arabistan ve
diğer pek çok millet Cahiliyye’nin gelenek ve göreneklerini aynen korumak ve
sürdürmek amacıyla bu hareketi zorla ortadan kaldırmaya kalkıştılar. Onu
bastırmak ve yok etmek için her türlü silahı kullandılar, her yola başvurdular.
Yalan-yanlış propagandalar yaptılar, iftira ve itham­larda bulundular; şüphe,
itiraz ve tereddütlerini ortaya koydular. Halk ara­sında yeni hareket ve bunun
tarafları hakkında türlü türlü şüphe ve vesve­se uyandırdılar. Bilgisiz ve
güçsüz kimselere gözdağı vererek, onları Rasûlullah (a.s.)’ın tebliğ ve
telkinlerini dinlemekten alıkoymaya çalıştılar. İslâmiyet’i kabul etmiş olanlara
insanlık dışı zulüm ve eziyetler yaptılar. Onlara karşı ekonomik ve sosyal
boykot uyguladılar ve onları o kadar ra­hatsız ettiler ki, iki defa yurtlarım
terk ederek Habeşistan’a hicret etmeye mecbur bıraktılar. Nihayet üçüncü defa,
müslümanların çoğu Medine’ye hicret etmeye mecbur kaldılar. Ne var ki, bu,
günden güne şiddetlenen ve artan muhalefet ve düşmanlığa rağmen İslâmî Hareket
güçlenmeye ve dal budak salmaya devam etti. Baskı ve zulüm arttıkça İslâm da
yayılmaya başladı. Öyle ki, Mekke’de içlerinden biri veya birkaçının İslâm’ı
kabul et­mediği tek bir aile veya ev kalmadı. İslâm düşmanlarının kin ve
nefretleri­nin artmasının bir sebebi de, kendi kardeşlerinin, yeğen, oğul, kız,
enişte ve anne-babalarının İslam’ı kabul edip kendilerine karşı cephe
almalarıy­dı. Onlar, kendi evlâtlarının ve yakın akrabalarının yeni dine girip,
dini inançları yüzünden her şeyi terk etmelerini ve halta kendi ana ve
babalarıy­la olan ilişkilerini koparmalarını çok yadırgıyorlardı. Onlar ciğer
pareleri­nin kendilerine karşı savaş açmalarını bir türlü hazmedemiyorlardı.
Üste­lik, Cahiliyye’den koparak yeni harekete katılanların önemli bir bölümü,
toplumun üst tabakasına ait en temiz ve en dürüst kişiler olarak biliniyor­lardı
ve bu harekete katıldıktan sonra şahsiyet ve karakterleri daha bir par­lamış ve
cilalanmış oluyordu. Artık güzel huy ve ahlâk bakımından onları kimse geçemezdi.
Bu bakımdan, İslâm’ın, insanların kişilik ve karakterleri üzerinde meydana
getirdiği bu büyük ve olumlu değişikliği dünyanın fark etmemesi imkânsızdı.

Bu eziyet ve meşakkat dolu uzun devrede Cenâb-ı Allah, durum ve
şartların bir gereği olarak sevgili peygamberine derya gibi geniş anlamlı, dere
gibi akıcı, sel gibi kuvvetli ve hızlı, ateş gibi yakıcı ve etkileyici coş­kun
bir kelâm indirdi. Bu kelâm tesir, manâ ve hitabetin en güzel örnekle­rini
ihtiva ediyordu. Bu ilâhi sözlerde iman sahiplerine ilk görev ve so­rumlulukları
hatırlatıldı, aralarında cemiyet şuuru yaratıldı, onlara takvâ, ahlâk ve fazilet
dersleri verildi. Bu hitabelerle ilk müslümanlara tebliğ ve telkinin önemli
noktalan anlatıldı, onların muvaffak olacağı belirtilerek kendilerine cennet
vaad edildi. Onlar sabretmeye, kararlı hareket etmeye ve azimle Allah yolunda
mücadele ve cihâd etmeye çağırıldılar. Kalple­rinde öylesine eşsiz fedâkârlık ve
feragat hisleri uyandırıldı ki, onlar, ne kadar büyük olursa olsun her
muhalefete karşı koymaya ve kendilerini fedâ etme pahasına Allah’ın bayrağını
yükseklerde tutmaya hazır oldular. Buna mukabil, muhaliflerin ve düşmanların,
çok iyi bildikleri ve tanıdık­ları milletlerin uğradıkları kötü sondan ibret
almaları istendi. Doğru yol­dan saparak cehalete ve delâlete gömülen kavimlerin
tarihteki kötü akıbe­tine dikkatleri çevrilerek doğru yola dönmeleri istendi.
Gaflet uykusunda bulunanların uyanmaları ve geçmişin destanını hatırlatan harabe
ve tarihi kalıntıları görerek kötülüklerinden vazgeçmeleri talep edildi. Tevhid
ve Ahiret ile ilgili deliller, kâfir ve müşriklerin her gün yerde ve gökte
gör­dükleri ve yaşantılarında her an hissettikleri ve anladıkları açık seçik
alâmet ve işaretler vasıtasıyla kendilerine gösterildi. Şirk ve putperestlik ile
âhiretin inkârı ve ecdadın örf ve âdetlerini körü körüne taklit etmenin ziyan ve
zararları beyinleri etkileyen ve kalplere inen ifadelerle anlatıldı. Ayrıca,
müşriklerin bütün şüphe ve itirazları tek tek çürütüldü, tereddüt ve kuşkulan
defedildi. Bizzat kendilerinin esir olduğu ve başkalarını mah­kûm etmeye
çalıştıkları karmaşık fikirlere ve bulanık düşüncelere son ve­rildi. Bilgisizlik
ve cehâlet öylesine köşeye sıkıştırıldı ki, ilim ve mantığın hâkim olduğu
ortamda nefes alabilmesi bile zorlaştı. Buna ilâveten müşrik ve dinsizler
Allah’ın gazabı, Kıyamet’in dehşeti ve Cehennem’in azabıyla korkutuldular. Bozuk
ahlâkları, sapık düşünce ve hayat tarzları, cahilane anane ve törelere, Hakk’a
ve mü’minlere karşı takındıkları kin, nefret ve düşmanlıkları yüzünden
lanetlendiler ve her devirde Allah’ın va’zettiği sâlih medeniyet ve kültürlerin
gelişip büyümesine sebep olan ahlâk ve medeniyetin altın ilkeleri kendilerine
öğretildi.

Bu safha kendi içinde muhtelif basamak ve dönemeçlerden
müteşek­kildi. Her basamak ve her dönemeçte ilâhi davet giderek genişledi ve
bu­na karşı muhalefet ve mukavemet de arttı. Çeşitli aşamalarda çeşitli grup ve
toplumlarla karşılaşıldı. Bu münasebetle, Cenâb-ı Hak’tan gelen mesaj ve
talimatta genişleme ve çeşitlenme oldu.

İslâmî davet gibi büyük bir vazifenin yerine getirilmesi
konusunda Hz. Peygamber efendimiz (a.s.)’e verilen etraflıca talimat ve telkini
cid­di olarak inceleyen bir kişi, Mekke dönemi gibi zor ve çetin bir dönem­de,
hangi büyük ahlâkî gücün İslâm tebliğinin yolunu kolaylaştırdığını ve hangi
etkileyici öğretinin bu tebliğden etkilenerek müslüman olanla­rı, her kuvvete
karşı koymaya ve her eziyete dayanmaya hazır hale getirdiğini kolayca
anlayabilir. Biz bu talimat ve telkini tek tek aşağıda ince­leyeceğiz.

İlgili Makaleler