Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Peygamberlikle İlgili Temel Konular



PEYGAMBERLİKLE İLGİLİ TEMEL KONULAR



İkinci Bölüm: VAHYİN ANLAMI VE ÇEŞİTLERİ



2.1. VAHYİN ANLAMI VE ÇEŞİTLERİ



2.1.1. Sözlük Anlamı



2.1.2. Vahyin Çeşitleri



2.1.3. Yanlış Bir Anlama



2.1.4. Vahyin Niteliği Hakkında Başka Açıklamalar



2.1.5. Rüya Yoluyla Vahiy



2.1.6. Arıya Vahiy



2.1.7. Hz. Musa’nın Annesine Vahiy



2.1.8. Şeytanların Kendi Arkadaşlarına Vahyetmeleri



2.1.9. Peygambere (s.a.v.) Vahyin Gelmesi Yeni Bir Olay Değildir



2.1.9.1. Peygamberimiz (s.a.v.)’e Vahiy Yoluyla Kur’ân-ı Kerîm’in İnmesi



2.1.9.2. Peygamberimize Gelen Çeşitli Vahiyler



2.1.9.3. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın Vahyidir



2.1.9.4. Vahyin Yağmura Benzetilmesi



2.1.9.5. Rasûllere Gelen Vahiy İçin “Ruh” Kelimesinin Kullanılması



2.1.9.6. Vahiy İle İlgili Deliller

 

İkinci Bölüm: VAHYİN ANLAMI VE
ÇEŞİTLERİ

2.1. Vahyin Anlamı ve Çeşitleri

2.1.1. Sözlük
Anlamı

“Vahiy” kelimesi Arapçada işaret etmek anlamına gelir. Başka
anlam­ları da, “birinin kalbine bir şey ilkah etmek, gizli bir şekilde bir
meseleyi anlatmak veya mesaj vermektir. Sözlük anlamı, “süratli işaret” veya
“gizli işarettir. Yani öyle bir işaret ki bunu sadece görmüş olan kişi
anla­yabilir, başkaları anlayamaz. Genelde kavram olarak hidâyet veya doğru yolu
göstermektir. Öyle bir hidâyet ki, bir yıldırım gibi Allah-u Teâlâ’dan bir
kulunun kalbine düşer.

Cenab-ı Allah’ın bir insanın yanına gelmesi veya bir insanın
O’na git­mesi veya O’nunla karşılıklı konuşması düşünülemez. O Gâlip ve
Ha­kim’dir. İnsanların hidayeti için herhangi bir kuluyla temas kurmak istedi­ği
zaman, iradesine herhangi bir şey mâni olamaz. Bu sebeple, kendi hik­metiyle, bu
işi vahiy yoluyla yapmayı tercih eder.

2.1.2. Vahyin
Çeşitleri

“Vahiy” kelimesi artık sadece peygamberlere Cenab-ı Hak’tan
gelen kelâm için kullanılıyor. Fakat Kur’an-ı Kerim’de bu kelime veya terim
yalnızca bu anlamda kullanılmıyor. Meselâ, göklerde bütün düzenin vah­ye göre
devam ettiği belirtilir (Hâ-mîm). Yeryüzüne de vahiy geliyor, ki bu işareti alır
almaz, dünyamız kendi fonksiyonunu icra ediyor (Zilzâl). Meleklere de vahiy
iner. Buna göre işlerini yapar, görevlerini yerine geti­rirler (Enfâl). Hatta,
arıya bile bütün işleri vahiy (doğal eğitim) yoluyla öğretilir. Bu hususta Nahl
Sûresi altmış sekizinci ayete bakılabilir. Ve vahiy sadece arılarla sınırlı
değildir. Balık yüzmeyi, kuş uçmayı ve yeni do­ğan bebek süt içmeyi de Allah’ın
vahyiyle öğreniyor. Ayrıca, bir insana, düşünce ve incelemeden sonra
sağduyusuyla karar verme ve yolunu tayin etme kabiliyet ve selâhiyeti de vahiy
ile veriliyor (Kasas). Ve bu vahiy’den hiçbir insan mahrum değildir. Dünyamızda
şimdiye dek ne kadar keşifler yapılmış, yararlı icâdlar yapılmış, yararlı işler
yapılmış ve ne ka­dar çok düşünür, filozof, bilim adamı, fâtih, hükümdar ve
yazarlar eserler ortaya koymuş veya başarılar kazanmışsa, hepsinde vahyin rolü
olmuştur. Bu iş sadece büyük insanlara mahsus değildir. Çok yakın çevremizde de
bu gibi olaylara tanık oluruz, sıradan bir insanın, aniden aklına gelen bir
düşünce, veya rüyasında gördüğü bir olayın, çok uzun zaman geçmeden
doğrulanıverdiğini görürüz. Bu tür meydana gelen olayların kaynağı, ilâhî ilham,
başka bir deyimle vahiydir, işte bütün bu vahiylerin bir çeşidi var ki, sadece
peygamberler bunlardan istifade edebilir, veya sadece onlar için nazil olur. Bu
vahiy, diğer vahiylerden farklı özellikler taşır. Böyle bir vahiy ilgili
peygambere tamamıyla bilinçli bir biçimde gelir ve kendisi Kâdir-i Mutlak
tarafından yönetildiğini derhal anlar. Bu vahyin, Allah’tan geldiğine inancı
tamdır. Bu tür vahiyler Allah’ın çeşitli emir ve talimatı­nın yanı sıra, kanun
ve usullerini de kapsar. Bu vahyin indiriliş sebebi de, insan soyuna Allah’ın
doğru yolunu göstermek ve onu kurtuluşa erdir­mektir.

2.1.3. Yanlış Bir
Anlama

Kur’an-ı Kerim’in Şûra sûresinin elli birinci ayetinde bütün
semavi ki­tapların vahiy yoluyla peygamberlere indirildiği beyân edilmiştir.
Yani Allah bir melek vasıtasıyla Rasûlüne vahiy gönderir. Bazı kimseler, “Ev-yürsile
Rasûlen fe-yûhiye bi-iznihî mâ-yeşâ” âyetinin tefsirini yanlış ya­parlar.
Onların teviline göre, “Allah, bir Resûl’ü gönderir ve Resûl Onun emriyle
alelade insanlara mesajını ulaştırır.” Ancak Kur’an-ı Kerim’in, “ve sonra o
(yani melek) vahiy yapar veya ulaştırır, O’nun emriyle, o nasıl is­terse”
cümlesi böyle bir tevilin yanlış olduğunu apaçık ortaya koyar, insanların önünde
Peygamber’lerin vaazı, ne Kur’an’da “vahiy yaparlar” ola­rak tanımlanmıştır ne
de Arapçada İnsanlar arasındaki açık ve aleni görüş­me ve konuşmalar “vahiy”
olarak ifade edilebilir. Lügatte vahiy daha önce belirttiğimiz gibi gizli ve
hızlı işaret manasında kullanılır. Peygamberlerin vaaz ve telkinlerini “vahiy”
olarak tanımlamak, Arapçanın gereği kadar bi­linmemesinden doğan bir
yanlışlıktır.

2.1.4. Vahyin
Niteliği Hakkında Başka Açıklamalar

Vahiylerin bir çeşidine tabiî veya içgüdüsel vahiy denilir.
Bununla Allahu Teâlâ her yaratığa yapması gereken işi öğretir. Bu vahiy
insanlar­dan çok hayvanlar ve bunlardan da çok, bitki ve maddelere aittir.
Vahyin ikinci çeşidine cüz’i vahiy denilir. Bununla, Allah hazan kendi
kullarından birine hayat meseleleri veya herhangi bir hususta fikir, bilgi veya
hidâyet sağlamış olur. Bu vahiy hemen hemen her gün ve her zaman bazı insanla­ra
gelir. Dünyada birçok keşif ve icadlar bunun sayesinde olmuştur. Bü­yük bilimsel
buluşlar varlıklarını bu vahye borçludurlar. Akıl almaz tarihi gelişme ve
olaylarda bu vahyin rolü olmuştur. Bazen kritik bir anda bir kişinin aklına
yepyeni bir fikir gelir, birden tarih ve medeniyetin akışı du­rur. Benzeri bir
vahiy Hazreti Musa’nın annesine gelmiştir. Yukarıda an­lattığımız vahiylerin iki
çeşidinden çok farklı bir vahiy daha var ki, bu­nunla Allah, kullarından
bazısına gaybın bütün gerçeklerini anlatır. Allah bu vahiyle hayat düzeni
hakkında gereken yol gösterici talimatı verir ve diğer insanların hidayeti için
onlara iletilmesini ister. Bu vahiy peygam­berlere mahsustur. Kur’an-ı Kerim’den
anlaşılacağı gibi, adı ister “ilkâ” is­ter “ilham”, “keşif veya “vahiy” olsun,
bu tür bilgi Rasûl ve Nebi’lerden başkalarına verilmez. Ayrıca bu ilim ve bilgi
peygamberlere öyle verilir ki, bunların Allah’tan geldiğine, bunlara şeytanın
hiç karışmadığına ve de kendi fikir, görüş hayâl ve arzularından soyutlanmış
olduğuna iyice ina­nırlar. Bunun dışında, bütün vahiy aynı zamanda şeriat
delilidir de. Buna uymak her insan için farz olup, peygamberler bunu, başka
insanlara ulaş­tırmak ve kulları Allah’a davet etmek için de
görevlendirilmişlerdir. Aynı vahiy ile kurtuluş yolu açılır ve bundan sapmak
hüsrana uğramak sonucu­nu doğurur.

Peygamber’lerin dışında başkalarına bu tür bilginin, çok küçük
bir bölümünün nasip olduğunu düşünsek bile, bu, önemi çok az bir işaretten öteye
gitmez. Bu öyle bir işarettir ki, onu anlayabilmek için peygamberlerin vahyine
gerek vardır. (Yani Kur’an ve sünnet’in yardımıyla bunun doğ­ru olup olmadığım
belirlemeye ve doğruluğu belirledikten sonra da yönü ve amacını tespite gerek
vardır), ilham’ı kendi başına bir hidâyet yolu sa­yan ve peygamberlerin vahyi’ne
göre doğruluğunu ölçmeyip buna kendi uyan ve başkalarının da uymasını isteyen
birinin hareketleri şeriat açısın­dan tasvip edilemez. Kur’ân-ı Kerim’de bu
gerçek çeşitli yerlerde açık açık anlatılmıştır. Özellikle, Cin süresinin son
âyetlerinde bu husus apaçık ortaya konmuştur.

“O gaip’ten haberdâr’dır. Kendi gaybından başkalarını haberdâr
et­mez. Fakat gaip’ten haber vermesi için seçtiği Rasûl’ler bundan müstesna’dır.
O, O’nun önüne ve peşine muhafızlarını görevlendirir, ki böylece Rabb’lerinin
mesajlarını (İnsanlara) ilettiklerini öğrenebilsin. Ve O onla­rın bütün
çevrelerini kapsamına almış ve her şeyi tek tek saymıştır.” (Cin; 26,27,28)

Burada iyice düşünecek olursak, ümmetini ıslah eden ve ıslah
edilen­lere, peygamberlerin keşif ve ilhamı gibi değil, bir çeşit ikinci
derecedeki keşif ve İlham’ın verilmesinin hikmetini anlamış oluruz. Birinci
derecede­ki ilhamın verilmemesinin sebebi, peygamberler ile ümmetleri arasındaki
farkın tek bu hususa bağlı oluşudur. Zaten bu fark da ortadan kalkarsa, ikisi
bir olur. Bunun ikinci sebebi de peygamberlerden sonraki hidayet sil­silesini
sürdürmektir. Nebi’lerden sonra davalarını sürdürmek isteyenler doğru yolun
izlenmesi konusunda Allah’ın yardımına muhtaç olurlar, bun­lar vahiy ile
yollarını bulurlar. Aslında bu kolaylık bilinçsiz olarak her sa­mimi ve
sağduyulu din hizmetçisine ihsan edilmiş olur, ama birine de bu bilinç
verilirse, bu mutlaka Allah’ın bir mükâfatıdır.

2.1.5. Rüya
Yoluyla Vahiy

“O çocuk onunla birlikte koşabilecek yaşa gelince, (bir gün)
İbrahim (a.s.) ona dedi ki: Evlâdım, rüyamda gördüm ki seni boğazlıyorum. Şimdi
sen söyle, senin fikrin nedir?’ O dedi ki: ‘Babacığım, sana verilen emri yerine
getir, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” (Saffât; 102)

Burada görüldüğü gibi, peygamber olan babanın oğlu, rüyayı
Allah’ın emri olarak kabul etti. Şayet rüya gerçekten Allah’ın emri olmasaydı,
Al­lah çeşitli vesilelerle ve açık seçik bir şekilde Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu
İs­mail (a.s.)’in rüyayı yanlış yorumladığını belirtebilirdi. Fakat, Kur’ân-ı
Kerim’de bu vak’a ile ilgili kayıtlarda buna benzer herhangi bir şeye
rast­lanmıyor. Bundan dolayıdır ki, müslümanlar, peygamberlerin rüyalarının
vahyin bir çeşidi olduğuna inanırlar. Hatla bu husus İslâm şeriatına önem­li bir
kural olarak girmiştir. Gâyet tabiidir ki böyle bir inanç yanlış olsaydı ve
gerçeğe dayanmasaydı, Cenâb-ı Hak bunu mutlaka düzeltirdi. Kur’ân-ı Kerim’i
Allah’ın kelâmı olarak kabul edenler, (hâşâ) Allah’ın böyle bir ha­ta yapacağına
herhalde imkân ve ihtimal vermezler.

İlgili Makaleler