Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Geçmiş Ümmetlerin Yok Oluşu ve Kalıntıları

13.5.2. Putlar,
Tapınaklar ve Dini Törenler

Ur şehrinin harabelerinden çıkarılan kitabelerde 5000 tanrının
adına rastlanıyor. Memleketin çeşitli şehir ve kasabalarının çeşitli tanrıları
var­dı. Her şehrin bir Koruyucu Tanrısı olurdu ve buna “Rabb-ül Beled” veya “Baş
İlâh” denilirdi. Buna diğer ilâhlardan çok daha hürmet ve sadakat gösterilirdi.
Ur’un koruyucu tanrısı veya Baş Tanrısı, Nannâr (Ay Tanrısı)dı ve bu münasebetle
şehrin adı sonradan “Kemerîne” oldu. İkinci büyük kent Larse idi, ki Ur’dan
sonra hükümet merkezi oldu. Buranın Koruyucu Tanrısı, “Şamâş”tı (Güneş Tanrısı).
Bu büyük tanrılara tâbi olan birçok küçük tanrı ve tanrıçalar vardı ki, bunların
çoğu gökteki yıldız ve geze­genlere, azı dünyaya mensuptu. Halk arzu ve
isteklerinin çoğunu bu kü­çük tanrılara iletirdi. Gerek gökteki gerekse yerdeki
tanrıların putları ya­pılmıştı ve bütün ibadet ve dualar bu putların önünde
yapılırdı. Nannâr’ın putu Ur şehrinin en yüksek tepesinde yapılmış olan muhteşem
bir tapmak­ta bulunuyordu. Bu putun yanında Nannâr’ın karısı, “Nan-gül”ün mabedi
vardı. Nannâr tapınağı kraliyet sarayı kadar görkemliydi. Bu tapmağın ya­tak
odası da vardı ki her gece güzel bir kız buraya gelip Nannâr’ın “gelini”
oluyordu. Bu tapınakta diğer birçok erkek ve kadın rahip ve rahibeler vardı ki,
tanrıya adanmışlardı. Kadınların çoğu aslında “dinî fahişe”den başka bir şey
değillerdi. Tanrı adına bekaretini kaybeden bir kız, Allah katında çok makbul
sayılırdı. Bir kadının hiç olmazsa, hayatında bir defa, Allah için, yabancı
birinin koynuna girmesi, kıyamette bir kurtuluş sebebi kabul edilirdi. Bu açık
dinî fahişelikten en çok rahip ve keşişlerin yararlandığını söylemeye sanırız
gerek yoktur.

13.5.3. Nannâr
Tanrı’nın Yeri ve Mevkii

Nannâr sadece bir tanrı değil, aynı zamanda ülkenin en büyük
toprak ağası, tüccarı, sanayicisi, fabrikatörü ve iktidar sahibiydi. Çok sayıda
bağ, bahçe, tarla, ev, bina, tapmak ve devlet kuruluşları bu tanrıya adanmıştı.
Nannâr Tanrı’nın emlâki sayılan bu yerlerden alman vergiler ve kazançla­rın yanı
sıra, çiftçi, toprak ağası, işçi, tüccar, esnaf ve memurların getirdiği süt,
yiyecek, içecek, altın, kumaş ve diğer kıymetli hediyeler de tapınağı­na
giderdi. Ticaretin önemli bir bölümü tapmaktan idare edilirdi. Bu işle­ri,
kendilerini tanrının naip ve temsilcisi ilân eden rahip ve din adamları
yaparlardı ve dolayısıyla her türlü maddî menfaati de elde ederlerdi. Buna
ilâveten, ülkenin en büyük mahkemesi de bu tapınaktı. Mahkeme’de rahip ve din
adamları yargıç olurdu ve verdikleri kararlar, tanrının kararları ola­rak kabul
edilirdi. Kral ve kraliyet ailesi de Nannâr tapınağına tâbi idiler. Gerçek
hükümdar Nannâr’dı, kral da onun naibi olarak hüküm sürerdi. Bu itibarla kral da
tanrılar arasında yer alırdı ve halk ona tanrı diye tapardı.

13.5.4. Nemrud’un
Saltanatının Başlangıcı ve Sonu

Hz. İbrahim zamanında Ur’da hüküm süren hanedanın kurucusu
Urnammu idi. Urnammu, Hz. Îsa’nın doğumundan önce 2300 yıllarında ge­niş bir
saltanat kurmuştu. Bu saltanatın hududu doğusu Susa’dan batıda Lübnan’a kadar
uzanıyordu. Bu sebeple bu hanedana önce “Nammu” de­nildi ve bu isim zamanla
değişerek “Nemrud” oldu. Hz. İbrahim’in Ur’dan hicret etmesinden sonra hem
Nemrud hanedanına hem Ur’lulara üst üste felâketler gelmeye başladı. Evvelâ,
Aylâmîler Ur’u yağma ettiler ve Nemrud’u Nannar’ın putuyla birlikte esir alıp
götürdüler. Daha sonra Larse’de bir Aylamî saltanatı kuruldu. Ur, bu saltanata
bağlanmış oldu. Niha­yet, Arap kökenli bir hanedanın yıldızı Babil’de parladı ve
Lârse ile Ur’un her ikisi de bu hanedana bağlanıverdi. Bu üst üste gelen
felâketler, Urlula­rın Nannar’a olan bağlılığını zedeledi, zira bu Büyük Tanrı
onları en kötü anlarında koruyamamıştı.

13.5.5. Hz.
İbrahim’in Öğretilerinin Etkileri

Hz. İbrahim’den sonra Urlular’ın ve bölgenin diğer
milletlerinin, O’nun öğretilerini ne ölçüde kabul ettiklerini kesinkes tâyin
etmemiz mümkün değildir. Ancak, MÖ. 1910’da Babil Hükümdarı, Hamurâbi’
(İn­cil’de adı Amurafil olarak geçiyor)’nin çıkardığı yasalar, Hz. İbrahim’in
öğretilerinden belli bir ölçüde yararlandığı gerçeğini ortaya koymaktadır­lar.
Bu yasaların ayrıntılarını kapsayan bir yazıt M.S. 1902’de bir Fransız arkeolog
tarafından ortaya çıkarıldı. Bu yazıtın İngilizce tercümesi 1903’te C.H.W. John
tarafından “The Oldest Code of Law” (Tarih’in En Eski Ka­nunnamesi) adı altında
ilim âlemine sunuldu. Bu kanunnamede yer alan pek çok kanun ve usuller Musevî
Şeriat’a benzemektedir.

13.5.6.Tam Bir
Şirk Medeniyeti

Çağımızın araştırma ve incelemelerinin sonuçları doğruysa, Hz.
İbra­him’in ümmeti için şirk sadece dini bir inanç veya putperestlere mahsus bir
ibadet şekli değildi. Aynı zamanda bu milletin bütün siyasi, sosyal, ekonomik ve
kültürel hayatı bunun üzerinde kurulmuştu. Bura karşılık, Hz. İbrahim’in Tevhid
ile ilgili daveti sadece putperestlerin ibadet şeklini ve inancını değil, aynı
zamanda hükümdarların tanrısal sıfatlarını, hakim sınıfın imtiyaz ve
üstünlüklerini, rahip ve din adamlarının menfaatini ve kısacası ülkenin siyasi,
ekonomik ve sosyal yapısının tümünü etkileyecek nitelikte idi. Hz. İbrahim’in
davetini kabul etmek, toplumu temelden de­ğiştirmek demekti. Bu toplum yepyeni
temellere oturtulmalıydı. Tevhid’in etkisi toplumun her alanında ve kesiminde
görülmeliydi. Böyle büyük çaptaki bir değişiklik ve devrimi kimse kabul etmeye
hazır değildi, hele menfaatleri en çok etkilenecek olan hükümdarlar, hakim
sınıf, din adam­ları ve en başta Nemrud benimseyemezdi. Onu niçin, toplumun her
kesimi buna şiddetli bir tepki gösterdi.

13.5.7. Nemrudî
Şirk Nizamının Değerlendirilmesi

Eski çağlardan beri müşrik toplumların belli bir özelliği vardı.
Bu toplumlar ve halklar, Allah’ı “Tanrıların Tanrısı” veya “En Büyük Tanrı”
olarak kabul ederler, ama onun tek olduğuna inanmazlardı. Onlar Allah’a pek çok
ortak koşarlardı.

Müşrikler her zaman tanrılarını iki kısma ayırmışlardır.
Bunlardan bi­ri tabiatüstü bir varlıktır ki, bütün sebep ve neticelere hâkimdir.
İnsanlar buna her türlü ihtiyaç ve sıkıntılarını anlatır ve ondan çare bulmasını
arzu ederler. Bu tanrı icabında tek veya çok da olabilir. Birden çok tanrılar
olunca, en kudretli ve kuvvetli tanrıya ruh, melek, cin, seyyare ve diğer bazı
varlıklar yardımcı tanrılar olarak katılırlar. Müşrikler bunlara dua eder,
yalvarır, ibadet eder ve kıymetli hediyeler sunarlar. İkinci tür tanrılık
siyaset ve medeniyetle ilgilidir. Bu kategoriye hükümdar tanrılar girer. Bu
tanrılar siyasi, sosyal, ekonomik ve hukuki alanda çeşitli yasalar çıkarabi­lir,
kendilerine bağlılığı sağlayabilir ve kısacası, dünyevi işlerde halkın mercii
olurlar. Bu tür tanrısal sıfatlar her devirde Allah’tan alınıp, krallık,
hakimler, kraliyet aileleri, din adamları ve rahipler ile toplumun ileri ge­len
kişileri arasında dağıtılmıştır. Kraliyet ailelerinin çoğu bu açıdan tanrı­lık
iddiasında bulunmuşlardır. İddialarını pekiştirmek için de ilk tür tanrı veya
tanrıların evlâdı olduklarını ileri sürmüşlerdir. Dinî çevreler ve ra­hipler de
bu hususta kendileriyle işbirliği yapmışlardır.

Nemrud’un tanrılık iddiası da bu türdendi. Nemrud kendisi
Allah’ın varlığını inkâr etmiyordu. Gök, yer ve bütün kâinatın yöneticisi ve
yaratı­cısının kendisi olduğunu ileri sürmüyordu. Dünyada ve evrende her şeye
hakim olduğunu da söylemiyordu. İddiası şuydu: Ur veya Irak ülkesi ve halkının
mutlak hakimi benim. Ben buranın rakipsiz hükümdarıyım. Ağ­zımdan çıkan söz bir
kanundur. Üzerime başka kimsenin iktidarı ve haki­miyeti yoktur. Bu itibarla,
beni Tanrı ve Hükümdar olarak kabul etmeyen Irak’ın her vatandaşı asi ve
günahkârdır.

13.5.8. Hz.
İbrahim’in Tevhid’e Davetinin Siyasi Yönleri

Hz. İbrahim (a.s.) Allah’ı tek bir ilâh olarak kabul ettiğini ve
bu­nun dışında her türlü tanrıyı üstün şahsiyetleri ve batıl itikadları
reddet­tiğini ilân edince sadece Ur kavminin millî din ve inançlarına ağır darbe
indirmiyordu, aksine Nemrud ve diğer hakim tabakanın kuvvet ve iktida­rına da
açıkça meydan okumuş oluyordu. Zira, yukarıda gördüğümüz gibi dinî inanç ve
felsefe Ur’luların bütün hayatını etkilemiş ve bunun sayesin­de Nemrud ve
yandaşları ülkenin en çıkarcı zümresi haline gelmişlerdi. Hz. İbrahim tek
Allah’a inanmaya davet etmek suretiyle Ur’luların tanrıla­rını reddettiği gibi
Nemrud’un tanrısal sıfatı ve bu sıfat sayesinde sahip ol­duğu iktidar, şan ve
şöhretini de tehlikeye sokmuş oluyordu. Bu sebeple devlete ve hükümete
başkaldırmak suçundan Nemrud’un huzuruna çıka­rıldı.

13.3.9. Hz.
İbrahim’in İkazı ve İleri Sürdüğü Deliller

Nemrud’un sarayında Hz. İbrahim’in sorguya çekildiği ve bizzat
Nemrûd’la tartıştığı pek çok tarihî ve dinî kitapta yer almaktadır. Tartışma
sırasında Hz. İbrahim, hayat ve ölümün Allah’ın elinde olduğunu söyle­yince,
Nemrud, “hayat ve ölüm benim elimdedir” dedi. Bunun üzerine Hz. İbrahim,
Nemrud’a şöyle seslendi. “Peki, Cenab-ı Allah, güneşi doğudan doğduruyor; sen
bunu batıdan doğdur da görelim.” Hz. İbrahim’in bu söz­leri Allah’ı inkâr eden
Nemrud’u hayli şaşırttı ve çaresizlik içinde bir şey yapamadı.

Hz. İbrahim zaten ilk sözleriyle, Rabb’in, Allah’tan başka bir
kimse olamayacağını kanıtlamıştı. Ama Nemrud inatçılıkla bunun cevabını
ver­mekten çekinmedi. Fakat Hz. İbrahim’in bundan sonraki sözleri, Nem­rud’un
foyasını büsbütün çıkarıverdi. Güneş ve ayın, Hz. İbrahim’in “Al­lah” dediği
tanrıya bağlı olduğunu pekâlâ biliyordu ve bu hususta hiçbir şey yapamayacağını
anlamıştı. O nedenle, cevap verse de ne verecekti? Fakat kendi sarayında ve
herkesin önünde Hz. İbrahim’e pes edemezdi ve bir ânda mutlak hakimiyet
iddiasından vazgeçemezdi. Hz. İbrahim’in söz­leri Nemrud’u sadece şaşırttı, onun
doğru yola yönelmesine yaramadı. Nemrud kendini beğenme ve kendine tapma
huyundan vazgeçip Hakk’a tapma cesaretini gösteremedi. Halbuki, bu noktada Hakka
yönelmiş olsay­dı belki de kendisini bekleyen korkunç akıbetinden kurtulmuş
olacaktı.

İlgili Makaleler