Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Geçmiş Ümmetlerin Yok Oluşu ve Kalıntıları

13.4.10. Hz.
Salih’e Karşı Şirretlilerin Tertibi

“O şehirde, eşraftan dokuz kişi vardı ki, bunlar yeryüzünde
fesâd çı­karıyor ve iyilik etmiyorlardı. Allah’ın adı ile yeminleşerek dediler
ki: ‘Gece baskını yapıp Salih’i ve ailesini öldürelim. Sonra velisine: Biz o
ai­lenin helakinde hazır değildik. Gerçekten biz doğru söyleyenleriz diye­lim!
Onlar bir hile düşündüler. Biz de onların haberleri olmadan hileleri­nin akıbeti
nasıl oldu. Biz hem kendilerini hem de kavimlerini helâk et­tik.” (Neml; 48-51)

Yukarıdaki ayetlerde belirtildiği gibi, Semûd kavminin ileri
gelenleri, Hz. Sâlih (a.s.)’ten kurtulmanın tek çaresinin onu öldürmek olduğunu
dü­şündüler ve bunun için harekete geçtiler. Ama, plânladıkları gibi gece Hz.
Sâlih’in evine saldırmadan önce Allah onlara azabını gönderdi. Bu azâb ile
sadece kendileri değil, bütün Semûd kavmi yok oldu.

Öyle anlaşılıyor ki, Semûdlular, Hz. Salih’i öldürme plânını
dişi deve­nin öldürülmesinden sonra hazırladılar. Hûd suresinde belirtildiği
gibi, di­şi devenin boğazlanmasından sonra Hz. Salih, üç günlük mühlet
kaldığını, bundan sonra azabın geleceğini söylemişti. Bunun üzerine Semûdlular
şöyle düşünmüş olabilirler: Salih’in bizi korkuttuğu azâbın geleceği yok; neden
biz dişi devesinden sonra onun işini de bitirmeyelim? Hz. Salih’in evine baskın
düzenlemek için kararlaştırdıkları gece de herhalde azâbın geleceği gece idi ve
o gece bunlar baskın düzenlemeden Allah’ın gazabı onları yakalayıverdi.

13.4.11. Azâbın
Ayrıntıları

Şuarâ suresinin 158. ayetinde şöyle denilmiştir: “O azap
kendilerini yakalayıp helâk etti…” Kur’ân-ı Kerîm’in diğer yerlerinde bu azâb
ile ilgili şu kayıtlara rastlıyoruz: Dişi devenin kesilmesinden sonra, Hz.
Sâlih, üm­metini şöyle uyardı: “… Yurdunuzda üç gün daha yaşaya durun.” (Hûd;
65). Bu uyarı yapıldıktan sonra üçüncü gün, yani mühletin sona erdiği ge­ce
yarısı ile sabah arasındaki süre içinde korkunç bir patlama oldu ve bu­nunla
beraber öyle bir zelzele oldu ki, bir ânda bütün Semûd kavmi yok oldu. Sabah
olunca, etrafta ezilmiş, parçalanmış ve tanınmaz hâle gelmiş cesetlerden başka
bir şey yoktu. Bu cesetler, bir ahırda, hayvanların ayak­larıyla ezilen çim ve
otlar gibi ezilmiş ve çiğnenmiş durumdaydılar.

13.4.12. İman
Sahipleri Kurtuldu

“(Azap) emrimiz geldiğinde Salih’i ve onunla beraber iman
edenleri tarafımızdan bir rahmet ile o günün azabından kurtardık…” (Hûd; 66)

Sina yarımadasında yaygın rivâyetlere göre, Semûd kavmi Allah’ın
azabına uğrayarak helâk olunca, Hz. Sâlih hicret ederek Sina’ya geçti. Ni­tekim
Musa dağının yanı başında Nebi-Sâlih diye bir tepe vardır. Rivâ­yetlere göre Hz.
Sâlih burada yaşıyormuş.

13.4.13. Semûd
Kavminin Geliştirdiği Büyük Medeniyet Ve Bunun Kalıntıları

Âd kavminin mimari sahada en belirgin özelliği yüksek ve kalın
sü­tunlu binalar yapması ise, Semûd medeniyetinin başlıca hususiyeti de dağlar,
kayalar, taşlar ve mağaraları oyarak müstahkem ve muhteşem eserler meydana
getirmesiydi. Nitekim Fecr suresinde, Âd kavmine “sütün sahibi” denilmişse,
Semûd kavmine “vadide kayaları oyan” mil­let lakâbı verilmiştir. Ayrıca, Semûd
ulusunun ovalarda ve düzlüklerde de muhteşem saray ve köşkler yaptığı
kaydedilmiştir. (A’râf; 74). Se­mûd kavminin bu mimari eser ve sanat
harikalarının gaye ve hedefi ney­di? Kur’ân-ı Kerîm, Semud’un bütün bunları
kendisini büyük görme ve gösterme hevesiyle yaptığını açıklamaktadır. Yani sırf
gösteriş merakı, servet ve ihtişam ile kuvvet ve iktidarın bir icâbı olarak bu
eserleri mey­dana getirmişti. Bunların arkasında ulvi bir gaye, ebedî bir gerçek
yoktu. Umumi menfaat diye bir şey de yoktu. Kısacası, yozlaşmış ve kokuşmuş bir
millet ile medeniyet bu hususta ne yaparsa Semûdlular da onu yap­mışlardı.

Semûd medeniyetine ait tarihi eser ve harabelerden bazıları iyi
korun­muştur. Bunları ben 1959’da kendi gözümle gördüm. Medâyin-i Sâlih ve­ya
El-Hicr olarak bilinen yerde bulunan bu tarihi kalıntılar Medine ile Tebûk
arasında, El-Ula’ya birkaç kilometre kuzeydedir. El-Ula güzel bir vadi olup
etrafında yemyeşil bağ, bahçe, dere ve pınarlar vardır. Fakat El-Hicr hazin ve
ölümcül bir manzara arz etmektedir. Burada ne su var, ne bağ, ne de bahçe!
Nüfusu da yok denecek kadar azdır. Burada bir kuyu vardır ki Hz. Sâlih’in
devesinin burada su içtiği bildiriliyor. Osmanlı dev­rine ait metruk bir askeri
karakolun içinde bulunan bu kuyu hâlen kuru­muş vaziyettedir. El-Ula’ya
vardığımızda çatlamış, yıkılmış ve kısmen çökmüş dağ ve tepelerle karşılaştık.
Bunların Kur’ân-ı Kerîm’de zikrolu­nan büyük bir zelzele sonucu bu hâle geldiği
hemen anlaşılıyor. Benzeri dağları doğuda El-Ulâ’dan Hayber’e kadar uzanan
bölgede de gördük. Bundan, Allah’ın gazabı ve azâbı olarak meydana gelen
zelzele’nin yakla­şık 500 km. uzunlukta ve 200 Km. genişlikte bir alanı etkisi
altına aldığı anlaşılıyor. El-Hicr’de gördüğümüz Semûd kavmine ait binaların
kalıntıla­rının benzerlerini Akabe Körfezinin kıyısında Medyen’de ve Ürdün’de
Petra mevkiinde gördük. Bilhassa, Petra’da Semûd ve Nebtî yapılan yan yana
bulunuyor ve bunlardan aradaki mimari farkı hemen belli oluyor. Herkes bu
yapıların çeşitli devirlerde ve çeşitli kavimler tarafından yapıl­dığına kanaat
getiriyor.

İngiliz oryantalist, Kur’ân-ı Kerîm’in ifadelerini yalanlamak
için, el-Hicr’deki binaların Semûd kavmine değil, Nebtîlere ait olduğunu iddia
ediyor. Fakat bu milletlerin mimari tarz ve ananesi o kadar değişiktir ki, ancak
kör bir kişi bunların tek bir millete ait olduğunu iddia edebilir. Tah­minim
odur ki, dağlar ve kayaları oyarak bina yapma sanatını Nebtîler, Semûd kavminden
öğrendiler ve binlerce yıl sonra Hz. Îsa’nın doğumun­dan önce 200-100 yılları
arasında bunu zirveye ulaştırdılar. Aynı şekilde, Hindistan’da Hindular,
Petra’daki mağaralardan yaklaşık 700 yıl sonra El­lora ve Ajanta mağaralarında
heykelcilik ve mimarî tarzı doruğa çıkardı­lar.

13.5. Hz. İbrahim (A.S.)’İn Ümmeti

Hz. İbrahim (a.s.), Hz. Nûh (a.s.)’tan sonra İslâmiyet’in
mesajını bü­tün dünyaya yaymak üzere Allah tarafından görevlendirilen ikinci
pey­gamberdi. Hz. İbrahim, önce Irak’tan Mısır’a ve Suriye ile Filistin’den Arap
çölüne kadar çeşitli bölgeleri senelerce gezerek insanları, Allah’a ita­ate ve
İslâmiyet’e davet etti. Sonra mesajını her tarafa iletebilmek için muhtelif
yerlerde naip ve yardımcılar tâyin etti. Ürdün’e yeğeni olan Hz. Lût’u gönderdi,
Suriye ve Filistin’e oğlu Hz. İshâk’ı tayin etti ve Arabis­tan’ın iç kısımlarına
büyük oğlu Hz. İsmail’i yolladı. Daha sonra, Allahu Teâlâ’nın emriyle Mekke’de
Kâbe adıyla bilinen Allah’ın evini inşa etti ve yine Allah’ın emri üzerine
burasını çalışmalarının merkezi olarak seçti.

13.5.1. Hz.
İbrahim’in Doğduğu Yer

Son araştırma ve incelemeler neticesinde Hz. İbrahim’in doğduğu
şe­hir ve ayrıca o devirde yaşayan insanların hayat tarzını belirten bazı
bul­gular da elde edilmiştir. Sir Leonard Wolley’nin, Londra’da 1935’te
neşro­lunan “Abraham” (Hz. İbrahim) adlı kitabı bu hususta hayli aydınlatıcı
bilgiler ihtiva etmektedir. Biz burada bu bilgilerin özetini sunuyoruz.

Bugün tarihçi ve araştırmacıların genellikle Hz. İbrahim
(a.s.)”in doğ­duğu yıl olarak kabul ettikleri M.Ö. 2100 dolaylarında Ur şehrinin
nüfu­sunun 250 bin ilâ 500 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu şehir önemli
bir ticaret ve sanayi merkeziydi. Buraya bir yandan Pamir ve Nilgari’den mallar
gelirdi ve diğer yandan bu şehrin Anadolu ile yakın ticari ilişkileri vardı.
Başkenti bulunduğu memleketin sınırları bugünkü Irak’ın kuzeyinde biraz kısa ve
batıda biraz uzundu. Nüfusun çoğu ticaret ve sa­nayi ile uğraşıyordu. Bu döneme
ait, tarihi harabelerde bulunan kitabelerden halkın görüşünün tamamıyla maddeci
olduğu anlaşılıyor. Urluların en büyük gayesi mal ve mülk sahibi olmak, para
kazanmak ve lüks içinde yaşamaktı. Faizcilik almış yürümüştü. Para ve servete
düşkün olan bu millet tabiatıyla ticari zihniyet taşıyordu. İlişkiler menfaatler
üzerinde ku­ruluyor, sevgi ve saygı gibi kavramlar göz ardı ediliyordu. Herkes
birbiri­ne şüphe ve kuşkuyla bakardı. Münakaşa, kavga ve adli davalar olağan bir
olay haline gelmişti. Ur’lular tanrılarına genellikle uzun ömürlülük,
zen­ginlik, işte ve ticarette kazanç, refah ve mutluluk için dua ederlerdi.
Nüfus üç gruba ayrılmıştı:

1) Amîlû: Bunlar yüksek sınıfı oluşturuyorlardı, ki bunlar
arasında yönetici kadro, yüksek yetkililer, subaylar ve rahipler yer alıyordu.

2) Mişkînû: Bunlar ticaret, sanayi ve tarımla iştigal eden
kişilerdi

3) Ardû: Köle ve esirler.

Bu sınıfların birincisi geniş çapta imtiyaz ve imkânlara
sahipti. Bu sı­nıf medeni ve ceza hukukunda bir takım üstünlüklere sahipti.
Bunların can ve malları diğer sınıftakilerden daha değerliydi.

Hz. İbrahim (a.s.) işte böyle bir toplumda gözünü açtı.
Talmud’da ve­rilen bilgilere göre Hz. İbrahim, Amîlû sınıfının bir ferdiydi.
Babası dev­letin en üst kademesinde bulunan bir yetkiliydi.

013

Hz. İbrahim (a.s.)’in Göç Yolu

İlgili Makaleler