Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Geçmiş Ümmetlerin Yok Oluşu ve Kalıntıları

13.10.4. Babil’in
Hakimiyeti Sırasında İsrail Oğullarının Durumu

“Yahudiler, şeytanların Süleyman’ın mülküne iftira ettikleri
şeye tabı oldular. Süleyman kâfir olmadı, fakat şeytanlar kâfir oldular,
insanlara sihri öğretirlerdi. Babil’deki Harut ve Marut adındaki iki meleğe
indiri­len şeye tabi oldular. İki melek, ‘biz fitneyiz, kâfir olma’ demedikçe
kimse­ye bir şey öğretmezlerdi. Onlardan karı ile koca arasını ayıran şeyi
öğre­nirlerdi. Sihirbazlar, Allah’ın izni olmaksızın sihir ile kimseye bir zarar
veremezler. Kendilerine zararı olan ve fâidesi olmayan şeyi de öğrenir­lerdi.
Halbuki, sihri ihtiyar edenlere ahirette nasib olmadığı bilirlerdi. Eğer
bilseler nefislerine ne (kadar) fena şey satın aldılar.” (Bakara; 102)

Burada şeytanlardan, hem şeytan ve cinin, hem de insan
kılığındaki şeytanların kastedilmiş olması mümkündür. İsrail oğullarında maddî
ve manevî çöküş baş gösterince ve kölelik, cehalet, fakirlik ve eziklik
etkile­rini hissettirince, bu millette azim, mukavemet ve kararlılık diye bir
şey kalmadı, İsrail oğulları giderek pasifliğe ve hareketsizliğe düştüler;
ev­ham, hurafeler, sihir ve batıl itikatlara da esir oldular. Tembellik ve
pasiflik yüzünden, ellerini, ayaklarını hareket ettirmeden, sırf büyü ve
üfürük­lerle işlerini halletmeye çalıştılar. Tam bu sırada şeytanlar da
ekmeklerine yağ sürdüler ve Hz. Süleyman (a.s.)’ın koca imparatorluğunun sihir
ve bü­yü üzerine kurulduğuna, gerçek ve somut hiçbir yanı bulunmadığına
ken­dilerini inandırmaya başladılar. Bu sihir ve diğer gizli kuvvetleri
kendile­rine devredeceklerini de vaadettiler. İsrail oğulları da sanki tam bu
fırsatı bekliyorlarmış gibi şeytanlara hücum ettiler ve onlardan bu sihir ve
büyü­yü elde etmeye çalıştılar. Artık onları ne Allah’ın kelâmı ilgilendiriyordu
ne de peygamberlerin hidâyeti.

Söz konusu ayet bazı kimseler tarafından te’vile çalışılmıştır.
Fakat benim anladığım kadarıyla, Beni İsrail’in tümü Babil’de esir hayatı
yaşarken, Cenab-ı Allah kendilerini imtihan etmek üzere oraya iki melek (Harut
ve Marut) göndermiş olabilir. Nasıl ki Lût kavmine iki melek, iki yakışıklı
delikanlı kılığında geldiler, İsrail oğullarına da bu iki melek iki büyücü veya
derviş kılığında gelmiş olabilirler. Bu melekler bir yan­dan sihir ve
kerametlerini göstermiş bir yandan da halkı son kez uyarmış olabilirler. Onlar
muhtemeldir ki şöyle söylemişlerdir, “bakın ey İsrail oğulları, biz sizi imtihan
etmek ve son defa ikaz etmek üzere buraya geldik. Eğer bundan sonra da kendinize
çekidüzen vermez ve tek Allah’a dönmezseniz sizi büyük bir azap beklemektedir.”
Ne var ki, meleklerin bu son uyarısı da yollarını şaşırmış olan İsrail
oğullarının gözlerini açmadı.

Meleklerin insan kılığında gelmeleri kimseyi şaşırtmasın.
Cenâb-ı Al­lah, melekleri istediği şekle sokabilir ve kendilerine istediği
vazifeyi yap­tırabilir. Kim bilir, belki şimdi de etrafımızda insan kılığında
olan melek­ler vardır. Bazıları çıkıp, meleklerin sihir ve büyü gibi işler
yapmasına iti­raz edebilirler. İnsanların yapmalarını uygun bulmadıkları bir
şeyi kendi­lerinin yapmalarına şaşabilirler. Fakat burada biz bu melekleri,
rüşvetçi kişileri yakalamak üzere rüşvet alıcı veya verici kılığına girmiş
kişilere benzetebiliriz.

İsrail oğullarının bozuk toplumunda en çok revaçta olan şey, bir
ki­şinin, başka birinin karısının kendisine aşık olmasını temin etmek üzere
sihir ve muska yapmasıydı. Bu, ahlâk bozukluğunun en kötü örneklerin­den
biriydi. Bir toplumda evli bir erkek başka bir erkeğin karısını baştan çıkarmaya
ve onu elde etmeye çalışırsa demek ki o toplumda aile haya­tı temelden
sarsılmıştır. Dikkat edilirse, evli İnsanlar arasındaki ilişkiler gerçekte insan
uygarlığının temelidir. Erkek ile kadın arasındaki ilişki­nin dengeli olması,
medeniyet ve kültürün de sağlam temellere dayanma­sının bir belirtisidir. Bu
ilişki bozulduğu takdirde toplum ve medeniyet de bozulur. O halde, toplumun,
medeniyetin ve bizzat kendi varlığının sebe­bini ortadan kaldırmaya çalışan bir
fert muhakkak ki en düşük ve rezil kişidir. Hadis-i şeriflerde belirtildiği
gibi, Şeytan kendi karargâhından dünyanın her köşesine ajanlarını gönderir ve
onlardan düzenli olarak faa­liyet raporlarını alır. Her ajan kendi “marifeti”ni
ortaya döker, ve “ben bu­nu yaptım” veya “ben şunu yaptım” der. Fakat İblis
bunları beğenmez. Daha sonra bir ajan ayağa kalkar ve ben falanca koca ile
karısının arasını açtım der. Bunun üzerine İblis o ajanı sevinçle kucaklar ve
“işte bu başarı örneği” der. Bu gerçeği göz önünde bulundurduğumuzda, İsrail
oğullarına gönderilen meleklere, kadınlar ile erkekler arasındaki ilişkiyi neden
bozma emri verildiğini daha kolay anlayabiliriz. Doğrusu, İsrail oğullarının
ahlâk düzeninin bozukluğunu ölçmek için bundan daha iyi bir ölçek ola­mazdı.

13.10.5. Onarım
ve Yenileme Dönemi

Bildiğimiz gibi eski İsrail devleti ve Sameriyye öylesine battı
ki bir daha yerinden kalkamadı. Fakat Yahudiyye halkı her ne kadar bozulmuş ve
üst üste yabancı istilâlarla karşılaşmışsa da, aralarında bulunan bazı imanlı ve
dürüst İnsanlar yüzünden şöyle ya da böyle varlığını sürdürdü. Bu hidâyetli ve
imanlı kişiler, gerek Yahudiyye’de gerekse Babil’e sürgü­ne gönderilmiş olan
İsrail oğulları arasında vaaz, telkin, tebliğ ve ıslâh ça­lışmalarını
sürdürdüler. Nihayet, Allah’ın rahmeti tekrar onlardan yana çıktı. Babil
İmparatorluğu çöktü ve yıkıldı. M.Ö. 539’da İran imparatoru. Hüsrev (Kuruş)
Babil’i fethetti ve ertesi yıl İsrail oğullarına, kendi yurtla­rına dönme ve
yerleşme izni verdi. Netice itibariyle, İsrail oğulları akın. akın ülkelerine
dönmeye başladılar. İmparator Hüsrev, Yahudilere Ku­düs’teki Süleyman mabedini
yeniden inşa etme müsaadesi de verdi. Fakat bu bölgeye yerleşmiş olan diğer
milletler bu mabedin yeniden inşa işini uzun süre aksattılar. M.Ö. 522’de ise
İmparator I. Dâra (Darius), Yahudiyye’nin son kralının torunu olan Zro Babil’i
İsrail oğullarının valisi tayin et­ti. Bu vali, Haccî peygamber, Zekeriya
peygamber ve Başrahip Jesus’un gözetiminde Süleyman Mabedini tekrar inşa
ettirdi. Daha sonra M.Ö. 458’de Hz. Üzeyir (Azra) (a.s.) sürgüne gönderilen bir
Yahudi grubuyla Yahudiyye’ye vardı. Kendisi İran İmparatoru Ardeşir
(Artacsercis) tara­fından şu emri almıştı:

“Allah’ın sana verdiği akıl ve fikre göre, sen hâkimler ve
yargıçları tâyin et, ki böylece, Senin Rabbinin şeriatını bilen nehrin öbür
yakasın­daki İnsanlar adaletle hareket etsinler ve bilmeyenlere sen bu şeriatı
öğretebilesin. Senin Rabbinin şeriatına ve imparatorun fermanına göre ha­reket
etmeyenler cezalandırılsın. İster bu ceza, ölüm, ister sürgün, malla­ra el konma
veya hapse atılma şeklinde olsun.” (Azra, Bölüm: VIII, ayet: 25-26).

Hz. Üzeyir bu emir ve fermandan güç alarak İsrail oğullarının
yeni­den güçlenmesine, kuvvet ve kudret kazanmasına büyük katkıda bulundu. Hz.
Üzeyir, Yahudi milletinin iyi ve dürüst kişileri ile en iyi beyinlerini bir
araya toplayarak güçlü bir düzen kurdu. Aralarında Tevrat’ın da bulunduğu,
İncil’in beş cildini hazırlattı, Yahudilerin eğitimi için önemli müessese­ler
meydana getirdi, şeriat kanunlarını toplayarak herkesin istifadesine sundu;
böylece İsrail oğullarının saplandıkları şirk ve kötü yoldan kurtul­maları ve
ahlâklarının düzeltilmesi için önemli adımlar attı. Yahudilerin evlendikleri
bütün müşrik kadınların kocalarından boşanmalarını sağladı. Kısacası, İsrail
oğulları yeniden Allah’a tapmaya ve ona itaat etmeye baş­ladılar.

M. Ö. 445’te Nahmiyah’ın başkanlığında başka bir Yahudi kafile
Yahudiyye’ye döndü. İran İmparatoru, Nahmiyah’ı Kudüs’e vali tayin etti ve
kendisine buranın kalesini yeniden inşa etme işini verdi. Bu suretle, 150 yıl
sonra Kudüs yeniden kuruldu ve Yahudi din ve kültürünün merkezi ha­line geldi.
Ancak kuzeydeki İsrailliler ve Sameriyyeliler Hz. Üzeyir’in va­az ve telkininden
istifade edemediler. Aksine, Kudüs ile boy ölçüşmek için Cezrim dağının
tepesinde yeni bir dini merkez inşa ettiler ve Ehl-i Ki­tabı bu tarafa çekmeye
çalıştılar. Böylece Yahudiyye ahalisi ile Sameriyye ahalisi arasındaki eski
rekabet ve düşmanlık yine ortaya çıktı.

13.10.6. Yunan
Egemenliği ve Buna Karşı Direniş

İran İmparatorluğunun çöküş dönemine girmesi, Büyük İskender’in
fetihleri ve bundan sonra İranlıların tekrar güç kazanması, Yahudi’lerin gelişme
ve refahını bir müddet engelledi. Büyük İskender’in ölümünden sonra bıraktığı
miras üçe bölününce, Suriye memleketi Sulûki saltanatının tasarrufuna girdi.
Sulûkî devletinin Başşehri Antakya idi. Buranın Yunan hâkimi Antiucus III. M.Ö.
198’de Filistin’i ele geçirdi. Kâfir, ve müşrik olan Yunanlılar, Yahudilik ve
Yahudi medeniyetinden nefret ederlerdi. Bu sebeple hâkim oldukları bölgelerde
Yahudilerin nüfuzunu kırmak amacıy­la siyasi ve iktisadî baskı uyguladılar ve bu
şekilde Yunan veya Elen uy­garlık ve kültürünü yaymaya çalıştılar. Bu işte
Yahudilerin bazı grupları da Yunanlılara yardımcı oldular. Yabancı müdahale ve
hakimiyet Yahudilerin bölünme ve parçalanmalarına yol açtı. Onların bir bölümü
Yunan uy­garlık ve kültürünün etkisi altında kalarak Yunan kıyafetini,
Yunancayı, Yunan yaşantısını ve Yunan sporlarını kabul etti. Bir başka bölümü
ise kendi medeniyet ve kültürüne sıkı sıkıya bağlı kaldı ve Yunanlılara zerre
kadar taviz vermeye yanaşmadı M.Ö. 175’te ise Antiucus IV, “Tanrının Temsilcisi”
lakabıyla tahta çıktı. Bu hükümdar Yahudilere karşı daha sert ve acımasızca
davranarak Yahudi din ve kültürünü ortadan kaldırmak iste­di. Bu amaçla,
Kudüs’teki büyük mâbede zorla putlar yerleştirdi ve Yahudilerin bu putlara
tapmalarını istedi. Kurban yerinde kurban kesmeyi ya­saklattı ve müşriklerin
âdetine göre kurban kesilmesini emretti. Evlerinde Tevrat bulunan herkesin idam
edilmesini emretti. Bu hükümdar, Yasbat’ın emirlerine uyan ve çocuklarını sünnet
ettirenlere de ölüm cezası verilme­sini istedi. Fakat Yahudiler bu baskıya boyun
eğmediler ve yılmadılar. Ak­sine, Mekkâbî ismiyle meşhur olan isyanı
başlattılar. Bu isyan sırasında Yunan kültürünü benimsemiş olan Yahudiler
ağırlıklarım Antakya’lı Yu­nanlı hakimlerden yana koydularsa da Hz. Üzeyir’in
talimatından cesâret ve güç alan Yahudiler, Mekkâbilerin etrafında toplandılar
ve bu amansız mücadeleden galip çıktılar. Yunanlıları Suriye ve Filistin’den
kovdular. Yahudiyye’de bağımsız ve egemen dinî devletlerini kurdular, ki bu
devlet M.Ö. 67. seneye kadar ayakta kaldı. Bu devletin sınırları zamanla bir
hay­li genişledi ve eskiden İsrail oğullarının ellerinde bulunan Sameriyye ve
hatta Filistî’lerin yaşadığı bölge de bu devletin topraklarına katıldı.

İlgili Makaleler