Çöl Hz. Muhammedin Hayatı

40615

8.   ÇÖL

 

Erkek çocukların,
doğduktan sonra çöle emzirilmek ve belli bir yaşa kadar büyütülmek üzere
gönderilmesi Ara­bistan’da yaygın bir gelenekti. Çocuk ölüm oranının yük­sek ve
salgın hastalıkların yaygın olusu nedeniyle Mekke’­de de bu gelenek sürdürülüyordu.
Fakat bundan amaç sa­dece çocuğun çölün temiz havasını teneffüs etmesi değil­di.
Bu sadece bedenle ilgili bir sebepti. Çölün insan ruhu Üzerinde de bir takım
etkileri vardı. Kureyş yerleşik ha­yata yeni geçmişti. Kusayy, onlara Mabed’in
etrafına evler yapmalarını söyleyene dek- yan göçebe bir hayat yaşıyor­lardı.
Sabit yerleşme tabii ki kaçınılmazdı, fakat bu türlü yerleşme sakıncalıydı.
Soyluluk ve özgürlük birbirinden ay­rılmaz iki kavramdı ve göçebe özgürdü.
Çölde bir insan, mekana hükmettiğinin bilincindeydi; bu hükmetme saye­sinde de
bir bakıma zamanın baskısından kurtuluyordu de­nebilir. Çöl insanı, çadır
bozarak dünlerini savabiliyordu; zamanı ve yeri henüz belirmedigi için yarın
bir hüsran olarak görünmüyordu. Fakat şehirli insan bir mahpustu Onun bir yerde
sürekli kalmak zorunda oluşu herseyi çürü­tüyor ve -dün, bugün, yarın- zamanın
gayesi haline getiri­yordu. Şehirler bozulma yerleriydi. Şapşallık ve tembellik
onların duvarları arasına gizlenmiş ve insanın uyanık ve te­tikte oluşunu köreltmek
için hazır bekliyorlardı. Orada her şey, hatta insanın sahip olduğu en önemli
özellik olan dil bi­le bozuluyordu. Arapların çok azı okuyabilirdi, fakat güzel
konuşma tüm Arapların çocuklarında görmek istediği üt­tün bir meziyetti.
İnsanın değeri güzel konuşmam ve bela-gafa İle ölçülürdü ve belagatın’.başı da
şiirdi. Ailede bir şairin bulunması Övünülecek bir olaydı. En iyi «»Her he­men
hemen tamamen çöldeki birkaç kabileden çıkıyordu. Çünkü çölde konuşulan dil
güre çok benziyordu, ,

Bu nedenle çölle bağlantı
 nesilde yenilenmeliydi; ciğerler için
temiz hava, dil için saf arapça\ ruh için öz­gürlük. Kureyş’in erkek çocukları,
çölden bu faziletleri ka­pabilmeleri için, daha kısa surede yeterli olmasına
rağmen, sekiz yaşlarına kadar çölde kalırlardı.

Bazı kabileler
çocuklara bakma ve büyütmede iyi şöh­ret kazanmışlardı. Bunlardan biri de
Mekke’nin güneydo­ğusunda yerleşen, Havazin’lerin en önemli kollarından biri
olan Beni Sa’d îbn Bekr kabilesi idi. Amme oğlunu bu ka­bileden bir kadına
vermek istiyordu. Onlar Mekke’ye be­lirli zamanlarda süt çocuğu almak İçin
gelirlerdi ve yalan­da bir grubun gelmesi bekleniyordu. Mekke’ye bu kez yap­tıkları
yolculuğu, onlardan biri, kocan Harisle birlikte ge­len ve yeni doğum yapmış
olan Ebu Zu’ayb’ın kızı Hali­me şöyle anlatıyor: «O yıl bir kıtlık yılıydı ve
hiçbir şeyi­miz kalmamıştı. Dişi eşeğimin üzerine bindim. Yanımıza bir damla
bile süt vermeyen yaşlı dişi devemizi de aldık. Açlıktan ağlayan küçük oğlumuz
yüzünden bütün gece uyuyamadık. Çünkü göğsümde onu besleyecek kadar süt yoktu.
Eşeğim o kadar zayıf ve güçsüz idi ki çoğunlukla diğerlerini bekletiyordum.»

Develerin ve eşeğin
beslenip güçlenebilmesi için nasıl bir damla yağmur yağmasını beklediklerini
anlattı. Fakat Mekke’ye varana dek hiç yağmur yağmadı. Beni Sa’dülar süt çocuğu
almak için etrafa bakınmaya başladıklarında. Amine orada bulunanlara sırayla
oğlunu almaları için tek­lifte bulundu, fakat hepsi reddettiler. Halime: «Bunun
se­bebi çocuğun babasından biraz destek beklemenüzdi. O bir yetim, annesi ve
dedesi bize ne sağlayabilir? diyerek onu almadık- dedi. Çocuk emzirmek için
direkt bir Ücret İste­miyorlardı, çünkü çocuğa verilen süt karşılığında par»
almak şerefsizlik sayılıyordu. Aldıkları karşılık daha dolaylı ve uzun. sûreye
bağlıydı. Şehirlilerle göçebeler arasındaki bu değiş-tokuş doğal bir şeydi,
çünkü birinin zengin oldu­ğu konuda diğeri fakirdi. Göçebenin teklif ettiği şey
Tanrı vergisi geleneksel yaşam şekliydi. Habibi’in yaşam şekli. Ka­bil’in
oğulları ise -ilk şehirleri kuran Kabil’di, zenginliğe ve güoe sahiptiler.
Bedevi’nin avantajı, büyük ailelerden biriyle sürekli bir bağ kurmaktı.
Sütanne, kendisine ikin­ci bir anne gibi bağlanacak ve yaşamı boyunca minnettar
kalacak bir oğul sahibi oluyordu. O aynı zamanda kendi çocuklarına da kardeş
gibi davranacaktı. Bu ilişki sadece sözde bir ilişki değildi. Araplara göre süt
de varislik ka­nallarından biriydi ve emzirenin nitelikleri hemen bebeğe, de
geçerdi. Fakat süt çocuktan büyüyene dek hiçbir şey beklenemezdi, o büyüyene
dek çocuğun görevlerini babası yüklenirdi. Bir büyükbaba (dede) görevler için
uzak sa-yılabirlirdi. Bu durumda ise Abdu’l-Muttalib’ân yaşlılığı ne­deniyle
uzun süre yaşayamayacağını biliyorlardı, öldüğün­de torunu değil oğullan miras
alacaklardı. Amine iee fakirdi; çocuğa gelince, babası ona zengin bir miras
bıraka­cak kadar yaşamamıştı. Oğluna beş tane deve, küçük bir koyun ve keçi
sürüsü ve bir cariyeden başka miras bırak­mamıştı. Abdullah’ın oğlu gerçekte
büyük bir aileye men­suptu; fakat bu yil teklif edilen en fakir çocuktu.

Diğer taraftan sütanne
ve ailesinin zengin olmaları beklenmese de çok fakir olmamaları istenirdi.
Halime ve kocası arkadaşları arasında en fakir olanlarıydı. Halime ve diğeri
arasında bir seçenek ihtimali olduğunda, diğeri tercih ediliyordu. Sonunda
Halime dışında tüm Beni Sa’d kadınları birer çocuk sahibi olmuşlardı. Sadece en
fakir sütanne çocuksuz, en fakir çocuk da sütannesiz kalmıştı.

«Mekke’den ayrılmaya
karar verdiğimizde» dedi Hali­me, «kocama dedim ki: tüm arkadaşlarımın arasında
em-zirecek bir çocuk bulamadan dönmeyi sevmiyorum. Gidip o yetimi alacağım.»
«Nasıl istersen» dedi. «Onun sayesinde Tann bize belki lütfeder.» Ondan başka
bir bebek bula­madığım için döndüm ve onu aldım. Onu alıp konakladığımız yere
döndüm, onu kucağıma alıp göğsüme yaklaş, tırdığımda göğsüm onun için sütle
doldu. O kendi meme­sini emdi, diğerinden de süt kardeşi doydu. Sonra ikisi de
uyudular, kocam yaşlı devemizin yanına gitti, bir de ne görsün! Memeleri süt
doluydu. Onu sağdı ve doyuncaya dek ikimiz de sütten içtik. En güzel gecemizi
geçirdik ve sabahleyin kocam bana şöyle dedi: «Halime, senin aldı­ğın bu çocuk
korunmuş bir yaratık.» «Benim dileğim de bu» dedim. Daha sonra yola koyulduk,
ben eşeğe bindim, arkama da çocuğu bindirdim. Eşeğim tüm diğerlerini geç­ti ve
hiçbiri ona yetişemedi. Bana  «Hey, bizi
bekle! Geldi­ğin eşek bu mu?» diye sordular. «Tabii bu» dedim. «Ona bir mucize
isabet etmiş» dediler.

«Beni Sa’d yöresindeki
çadırlarımıza ulaştık. Tann’nın yeryüzünde burası kadar kısır ve verimsiz bir*
toprak da­ha olduğunu sanmıyorum. Fakat biz çocuğu beraberimiz­de getirdikten
sonra sürümüz her seferinde karnı tok ve sütle dolu olarak eve dönüyordu.
Diğerlerinin bir damla bile sütü yokken biz onları sağıp içiriyorduk. Komşuları­mız
ise kendi çobanlarına: -Gidin ve onların çobanının ot­lattığı yerlerde sürüleri
otlatın» diyorlardı. Yine onların sürüleri aç ve sütsüz dönerken, bizimkiler
tok ve sütle do­lu dönüyorlardı. Çocuk iki yaşma gelip ben onu sütten ke
sinceye dek Tann’nm bu lütfü devam etti[1]

«Çocuk iyi büyüyordu»
diye devam etti. «Ve diğer ço­cukların hiçbiri büyümede ona yetişemiyordu. iki
yaşma geldiğinde iyi gelişmiş bir çocuktu, bize getirdiği bereket nedeniyle
bizde daha çok kalmasını istememize rağmen onu annesine geri götürdük. Ona
şöyle dedim : «Küçük oğlumu daha çok güçlenene dek benim yanımda bırak, çünkü
Mek­ke’de onun salgın hastalıklara yakalanmasından korkuyo­rum». Onu bize tekrar
verene dek annesine ısrar ettik.

«Dönüşümüzden aylar
sonra birgün o ve kardeşi çad;ırm arka tarafında kuzularla beraberlerdi. Kardeşi
ko­şarak geldi ve    «Kureyşli
kardeşim,  beyazlar giymiş  iki kişi onu aldılar, yere yatırdılar ve
göğsünü açtılar, elleriy­le göğsünü karıştırıyorlar- dedi. Bunun üzerine ben ve
ba­bası onların yanına gittik, onu oturur bulduk, fakat yüzü solgun görünüyordu.
Onu yanımıza çektik ve «Sana ne ol* du oğlum?» diye sorduk. Şöyle cevap verdi:
«Beyazlar giy­miş İki adanı yanıma geldi, beni yatırdılar ve göğsümü aç­tılar,
içinde bilmediğim birşeyi araştırdılar»[2]

Halime ve kocası Haris
etrafa batandılar, fakat insana benzer bir şey göremediler. İki çocuğun
söylediğini doğru­layacak bir damla kan veya yara bile yoktu. Sorulan so­rular
çocukları söyledikleri şeyden vazgeçiremedi. Çocu­ğun küçücük göğsünde bir
çizik bile yoktu. Normal olma­yan tek şey çocuğun sırtında, iki kürek kemiğinin
ortasın-daydı: küçük, fakat belirgin yuvarlak bir işaret Sanki bir bardak
kapanmış gibi oranın etleri derinin üstünde bir yükseklik meydana getiriyordu.
Fakat bu işaret doğuş­tandı.

Daha sonraki yıllarda
çocuk bu olayı daha ayrıntılı bir şekilde anlatabiliyordu: «Beyazlar giymiş iki
adam yanı­ma geldi, ellerinde karla dolu altın bir leğen vardı. Sonra beni
yatardılar ve göğsümü açtılar, kalbimi dışan çıkar­dılar. Aynı şekilde onu da
ikiye ayırdılar, içinden siyah bir pıhtıyı alıp attılar. Daha sonra kalbimi ve
göğsümü karla yıkadılar.»[3].
Şunları da ekledi: «Meryem ve îsa dışında, doğduğu andan itibaren tüm
Ademoğullanna Şeytan do­kunmuştur.»[4]

 

 



[1] U.. 105

[2] A.g.e.

[3] I. S. I/l, 96

[4] B. Ljc, 54.