Kuran-ı Kerîm ve Hz. Peygamber (a.s.) Hakkında Oryantalistlerin Küstahlıkları
On İkinci Bölüm: KURAN-I KERÎM VE HZ. PEYGAMBER (A.S.) HAKKINDA ORYANTALİSTLERİN
KÜSTAHLIKLARI
12.1. ORYANTALİSTLERİN YANLIŞ TUTUMU
12.2. BAHÎRA ADLI RAHİP İLE İLGİLİ UYDURMALAR
12.2.1. Mekke’lilerin İtirazları Ne İdi
12.2.1.1. Birinci Eleştiri
12.2.1.2. İkinci Eleştiri
12.2.1.3. Üçüncü Eleştiri
12.2.1.4. Dördüncü Eleştiri
12.3. KUR’ÂN’DA GEÇEN ÜÇ KISSA
12.3.1. Hz. Musa (a.s.)’ın Denize Doğru Yolculuğu
12.3.2. Talmud’un İfadesi
12.3.3. Şarkiyatçılara Dört Soru
12.3.4. Firavun’un Hz. Musa’yı Öldürme Kararı
12.3.5. Hakk’a Davet Açısından Bu Kıssa’nın Ehemmiyeti
12.3.6. Eshâb-ı Kehf Kıssası
12.3.7. Gibbon’un Küstahlığı
12.3.8. İlk Hıristiyan Eserlerinden Örnekler
12.3.9. İki Rivâyet Arasındaki Benzerlik
On İkinci Bölüm: KURAN-I KERÎM VE HZ.
PEYGAMBER (A.S.) HAKKINDA ORYANTALİSTLERİN KÜSTAHLIKLARI[1]
12.1. Oryantalistlerin Yanlış Tutumu
Bu art niyetli ve kasıtlı davranan kişiler, ilim adına
yaptıkları çalışmalardan önce, Kur’ân-ı Kerîm’in Allah’ın kitabı olmadığını
ispatlamak için adetâ and içiyorlar. Amaçlan, bunun Hz. Muhammed (a.s.)’in
hayalinin bir ürünü olduğunu ispatlamak oluyor. Bunun için, Hz. Muhammed
(a.s.)’in bu kitapta falanca yerden çaldığı şu sözleri ve falanca kişiden
duyduğu şu hikâyeleri naklettiğini iddia ederler. Bu tür peşin şartlı ve ön
yargılı “bilimsel çalışmalarını haklı çıkarmak için öyle iğrenç ve alçakça
yollara başvuruyor ve saçma sapan itiraz ve iddialarda bulunuyorlar ki, insan
ister istemez, bilimsel araştırma ve inceleme bu ise böyle bir kilime de, böyle
bir araştırmaya da lânet olsun diyor.
12.2. BAHÎRA ADLI RAHİP İLE İLGİLİ
UYDURMALAR
“O kâfirler. ‘Bu Kur’an, Muhammed’in uydurduğu bir yalandan
başka bir şey değildir. Bu hususta O’na diğer bir kavim yardım etmiştir.’
dediler. Muhakkak bir zulüm ve yalan getirdiler. Yine, ‘Kur’an, Muhammed’in
yazdırdığı ve ezberlemek için sabah akşam başkalarına okuttuğu, geçmiş kavimlere
ait efsanelerdir.’ dediler. De ki O’nu göklerde ve yerde bütün esrara vakıf olan
Allah indirdi. Muhakkak O, Gafûr, Rahîm’dir.” (Furkan; 4-6)
Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)’nın yaşadığı devirde düşmanlarından
hiçbirinin, kendisinin Bahira denilen Hıristiyan rahip ile görüştüğüne en ufak
bir itirazda bulunmadığı bir gerçek. Ancak bugün birçok oryantalistin bu olayı
dillerine pelesenk etmeleri aklınıza bazı sorular getirmiyor mu? Mekke’li müşrik
ve kâfirler bu tür bir itirazda bulunamazlardı, zira onlar işin aslını
biliyorlardı. Rahip Bahira’nın kim olduğunu, Hz. Muhammed (a.s.)’in O’nunla
görüşüp görüşmediğini, bu rahibin dışında başka kimlerle görüştüğünü pekalâ
biliyorlardı. Bu görüşmelerin mahiyetini de iyi biliyorlardı. Onun için bu
görüşmeler hakkında sonradan uydurulan masallar onların akıllarına bile
gelemezdi. Onlar, Hz. Peygamber (a.s.)’in rahip Bahira ile ancak küçük yaşta
görüştüğü için, din ve dünya ile ilgili her şeyi ondan öğrendiğini iddia
edemezlerdi. Aynı şekilde Hz. Muhammed (a.s.)’in, gençliğinde ticari
yolculukları sırasında diğer bazı Hıristiyan din adamları ve Yahudi rahiplerden
de pek bir şey öğrenmediğini biliyorlardı. Bu ticari yolculuklar tek başına
yapılmamıştı. Bu yolculuklar kafile şeklinde yapılırdı ve yolculuk sırasında
olmayan bir şeyi olmuş gibi göstermek isteyenin nasıl tekzip edileceği ve alaya
alınacağını Mekke’li kâfirler bile iyi anlıyorlardı. Hz. Peygamber (a.s.)’in
rahip Bahira ile buluştuğuna dair rivâyetlerden, kendisinin o zaman ancak 12-13
yaşlarında olabileceği tahmin edilmektedir. Bu küçük yaşta Hz. Peygamber
(a.s.)’in söz konusu din adamından bir şey öğrendiğini farz etsek bile, bunun 40
yaşma kadar unutulmayacağı iddia edilebilir mi? Eğer Hz. Peygamber (a.s.)
gerçekten Bahira’dan bilgi hazinesini almışsa, bu hazineyi 40 yaşma kadar niçin
gizli tuttu? Bütün bu müddet içinde neden öğrendiği ilmin en ufak örneğini bile
vermedi? Doğrusu şu ki, Mekkeli kâfir ve müşrikler bile böylesine hayasızca bir
iddiada bulunmaktan çekindiler ve bu yüz kızartıcı ve saçma sapan şeyleri
çağımızın tutarsız “bilim adamları “na bıraktılar.
12.2.1.
Mekke’lilerin İtirazları Ne İdi
Mekke’li kâfir ve müşriklerin itirazı genellikle Hz. Muhammed
(a.s.)’in peygamberlik payesine yükselmesinden önceki devre ile değil, sonraki
devre ile ilgiliydi. Onlara göre, Hz. Muhammed (a.s.) ümmî, yani okuması yazması
olmayan bir kişi idi, kendisi kitaplar okuyarak bir şey öğrenemezdi, 40 yaşma
kadar olağanüstü bilgilere sahip olduğuna dair herhangi bir işaret bile
vermemişti, ama birdenbire her konuda uzman gibi konuşmaya başlamıştı. Bu olsa
başkalarının yardımıyla olabilirdi. Kendilerine göre, eski çağlara ait kitaplar
kendisine gizlice ulaştırılıyor ve O, gece vakti bunları başkalarına tercüme
ettirerek okutuyor, öğreniyor ve sabah kalkıp kendilerine bunlardan ezberlediği
pasajları anlatıyordu. Rivâyetlere bakılırsa, Mekkeli müşrikler bu hususta
okuması, yazması olan, bilgili, kültürlü, Mekke’de oturan bazı ehl-i kitabın
adını da veriyor ve bu zâtların Hz. Muhammed (a.s.)’a bilgi verdiklerini
sanıyorlardı. Bunların adlan şöyle sıralanabilir: Addas (Huveytib bin Abd-ul
Uzzâ’nın serbest bıraktığı uşağı), Yesâr (Alâ’ bin el-Hadramî’nin serbest
bıraktığı uşağı) ve Cebr (Âmir bin Rebia’nın azâd ettiği uşağı).
Yüzeysel bir bakışla bu itiraz çok sağlam ve yerinde gibi
görünüyor. Bir peygamberin vahiy ile ilgili iddiasını reddetmek için, onun bilgi
kaynağını belirlemekten daha büyük bir itiraz ne olabilir ki? Fakat bu bölümün
başında naklettiğimiz Kur’ân-ı Kerim ayetine bakılırsa Mekkelilerin bu itirazına
hemen hemen hiçbir cevap verilmediği anlaşılır. Burada Mekkelilerin Kur’ân-ı
Kerîm’e yönelik itirazı sadece bir cümle ile kesip atılmıştır: “Muhakkak bir
zulüm ve yalan getirdiler.” Yani, Kur’an’ın uydurma olduğunu söyleyenler
doğruluğa ve gerçeğe bir bakıma “zulm” diyorlar. Bu, açık bir adaletsizlik ve
insafsızlıktır. Büyük bir yalandır. Bu yüce kitap hakkında koparılan
fırtınaların aslı astarı yoktur. Çünkü bu kitabı, sevgili peygamberine gönderen
Allah göklerde ve yerdeki bütün sırları bilmektedir. Böylesine ağır itirazlara
böyle bir cevap vermek size şaşırtıcı gelmiyor mu? Aslında Kur’ân-ı Kerîm burada
kâfirlerin itirazını hakaretle reddetmiştir. Yani, onların İlahi Kitap hakkında
söyledikleri yalan ve iftiralar cevap verilmeye lâyık bile değildir. Fakat
Kur’ân-ı Kerim’in, kâfirlerin bu tür sözlerine tenezzül etmemesi ne kendileri
tarafından fazla yadırgandı, ne de yeni yeni müslüman olanları huzursuz etti.
Bu mesele, sanırız o zamanki şartlar içinde incelendiğinde kendiliğinden
açıklığa kavuşacaktır.
İslâmiyet’i kabul eden herkesi tehdit eden, rahatsız eden,
korkutan, söven, döven ve işkenceye tabi tutan Kureyş’li zâlim kabile reisleri
için, eski dinî ve tarihi kitapları tercüme ederek Hz. Muhammed (a.s.)’e
ezberlettiklerini iddia ettikleri kişilerin evlerine ve bizzat Hz. Peygamber
(a.s.)’in evine gidip, zorla bütün kitap, defter, kalem ve diğer malzemeleri
çıkarmaları hiç de zor bir şey değildi. Onlar, pekalâ bu “bilgi kaynaklarını
toplayarak milletin gözünün önüne çıkarabilirlerdi. Hatta, casuslar tutup, Hz.
Muhammed (a.s.)’in çalıştığı yer ve zamanı tesbit edip, O’nu “suçüstü”
yakalayabilmek için tam zamanında baskın düzenleyebilirlerdi. O zaman bütün
Mekke ahâlisini de toplayarak yanlarına getirir ve herkese gösterebilir ve
diyebilirlerdi ki, “bakın işte, peygamberlik bilgilerini nereden alıyor, vahiy
dediği kelâmı hangi Allah’tan topluyor”. Müslümanlara ve bizzat Hz. Muhammed
(a.s.)’e baskı ve işkence uygulamak konusunda hiçbir sınır tanımayan, Peygamber
(a.s.)’in fedailerini (örneğin Hz. Bilâl-i Habeşi (r.a.)’yi) sıcak kum üzerinde
sürükleyen ve hatta Hz. Peygamber (a.s.)’i öldürmeyi plânlayan Mekkeli nüfuzlu
reisler için bu işleri yapmak o kadar zor değildi. Fakat iddialarının asılsız ve
yalan olduğunu çok iyi bildikleri için bu hususta pratik herhangi bir iş
yapmadılar.
Kâfir ve müşriklerin, Hz. Muhammed (a.s.)’e bilgi veren kişiler
arasında saydıkları isimler yabancı değildi. Bu kişilerin bilgi ve yetenekleri
kimsenin meçhulü de değildi. Akıl ve mantıktan az da olsa nasibini almış olan
herkes, Hz. Muhammed (a.s.)’in insanlara sunduğu İlâhî Kelâm’ın ne kadar yüce ve
değerli olduğunu, ne kadar ilmî ve edebî üslûp taşıdığını, dili ve anlatımının
ne kadar temiz ve tesirli olduğunu, işlenen konuların ne kadar büyük bilgi,
araştırma ve çalışma gerektirdiğini anlayabilirdi. Hz. Peygamber (a.s.)’e bilgi
verdikleri sanılan kişilerin ise okuma, yazma ve bilgi seviyesi herkes
tarafından biliniyordu. Bu adamların -hepsi bir araya gelseler bile Kur’ân-ı
Kerim’de yer alan muhtelif mevzuları kapsayan bilgiyi Hz. Muhammed (a.s.)’e
vermelerinin mümkün olmadığını bilen ve anlayanlar vardı. Madem ki bu adamlar
öylesine bilgin ve ilim ve irfan sahibiydiler, o zaman neden bunları kendi
faydaları için değil de, Hz. Muhammed (a.s.)’in menfaati için kullandılar? Hem
de bu bilgileri Hz. Muhammed (a.s.)’e gizlice vermeye neden ihtiyaç duydular.
Onları korkutan ve tehdit eden biri mi vardı? Onlar, Hz. Muhammed (a.s.)’in
şan-ü şöhretinden pay almak istemiyorlar mıydı? Niçin onlardan biri çıkıp bu
sırrı millete açıklamadı?