Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Hz. Muhammed (a.s.)’İn Peygamber Olması ve Tebliğin Üç Yıl Süre ile Gizli Yapılması



Yirmi Üçüncü Bölüm: HZ. MUHAMMED (A.S.)’İN PEYGAMBER OLMASI VE TEBLİĞİN ÜÇ YIL
SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI



23.1. Bİ’SET (PEYGAMBERLİK)TEN ÖNCE TEBLİĞİN ÜÇ YIL SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI



23.2. HZ. PEYGAMBER (A.S.)’İN DÜŞÜNCE, İLHAM VE MURAKABE DEVRESİ



23.3. HİRA MAĞARASINDA KÖŞEYE ÇEKİLMESİNİN SEBEBİ



23.4. DOĞRU RÜYALAR



23.5. VAHYİN İLK GELİŞİ



23.5.1. Bu Olay bize Ne Anlatıyor?



23.5.2. Olayın Tahlili



23.5.3. Hz. Peygamber (a.s.), Nübüvvete Hevesli miydi?



23.6. İLK VAHYİN KONUSU



23.7. İLK VAHYİN KONUSUNUN AÇIKLANMASI



23.8. İLK VAHYİN KESİN İNİŞ TÂRİHİ



23.9. KUR’ÂN-I KERİM’İN İNİŞ TARİHİYLE İLGİLİ MUTEBER HADİSLER



23.10. PEYGAMBERLİKTEN SONRA İLK FARZOLUNAN ŞEY: NAMAZ



23.11. İLK DÖRT MÜSLÜMAN



23.12. NÜBÜVVETİN İLK ÜÇ YILINDA HZ. İSRAFİL, RASÛLULLAH (A.S.)’I EĞİTMEKLE Mİ
GÖREVLENDİRİLMİŞTİ?



23.13. VAHYİN ARASININ KESİLMESİ



23.14. MÜDDESSİR SÛRESİNİN İLK 7 AYETİNİN İNÎŞÎ



23.14.1. Müddessir Sûresinde Verilen Talimat



23.15. VAHYİ ALMA VE AKTARMA EĞİTİMİ



23.16. GİZLİ TEBLİĞİN ÜÇ YILLIK DÖNEMİ



23.17. DÂR-I ERKAM’DA TEBLİĞ VE TOPLANTI MERKEZİNİN KURULMASI



23.18. ÜÇ YILLIK GİZLİ TEBLİĞ SIRASINDA NE GİBİ ÇALIŞMALAR YAPILDI?

 

Yirmi Üçüncü Bölüm: HZ. MUHAMMED
(A.S.)’İN PEYGAMBER OLMASI VE TEBLİĞİN ÜÇ YIL SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI

23.1. Bİ’SET (PEYGAMBERLİK)TEN ÖNCE
TEBLİĞİN ÜÇ YIL SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI

Kur’ân-ı Kerim’in bize anlattığına göre, nübüvvet payesine
yükseltil­meden önce peygamberlerin, akıl, zekâ ve bilgileri diğer insanlardan
fazla ve üstün değildi. Fakat durum bi’set (peygamberlik)ten sonra birden bire
değişiyor ve kendileri vahy sayesinde fevkalâde bir bilgi kaynağına sahip
oluyorlardı. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)’e
şöyle hitap edilmiştir:

“Halbuki (daha önce) sen Kitap nedir, iman nedir bilmezdin”
(Şûrâ; 52)

“Seni dalâlette bulup hidâyet etmedi mi?” (Duhâ; 7)

Kur’ân-ı Kerim ayrıca, peygamberlerin bi’set’ten önce diğer
insanların sahip bulundukları ilim ve marifet yollarıyla “iman bil gayb”
safhasından geçtiklerini, vahyin ise sadece daha evvel gördükleri ve kabul
ettikleri ha­kikatleri tasdik etmelerini sağlamak olduğunu açıklamaktadır. Vahy
yo­luyla peygamberlere bazı ebedi hakikatler gösterilmiş oluyordu, ki böyle­ce
dünyaya bunlar hakkında samimiyet ve itimadla bilgi ve talimat vere­bilsinler.
Bu husus, Hûd sûresinde defalarca anlatılmıştır. Meselâ, bir ye­rinde Nebi-yi
Kerim (a.s.) hakkında şunlar söylenmiştir:

“Rabbinden açık bir delil iterinde olup O’na Allah tarafından
şâhidi (vahiy) de bulunan, rehber ve rahmet olan, kendinden evvel gelen Musa’nın
Kitabında kendisini tasdik etmekte bulan kimse dünya hayatını is­teyen kimse
gibi midir?” (Ayet; 17)

“Ey kavmim, Benim Rabbim tarafından beyyine üzere olduğumu ve
bana kendi tarafından rahmet (vahiy) verdiğini görmüyor musunuz? Size onu
görecek göz verilmemişse istemediğiniz halde onu zorla mı kabul et­tireceğiz?”
(Ayet; 28)

Benzeri sözler aynı sûrenin 63. âyetinde Hz. Sâlih (a.s.)
tarafından, 88. âyetinde de Hz. Şuayb (a.s.) tarafından tekrarlanmıştır. Bu
ayetler gösteriyor ki, peygamberler vahy yoluyla Hakikat hakkında doğrudan
bil­gi edinmeden evvel kendilerine ihsan edilmiş olan tabii müşahede, mura­kabe
ve tefekkür kabiliyetlerini (ki yukarıdaki ayetlerde buna beyyine de­nilmiştir)
uygun bir şekilde kullanarak ebedi hakikate veya başka bir de­yişle “tevhid”e ve
“ma’âd”a varıyorlardı. Peygamberlerin bu buluşu vehbî değil kesbî oluyordu.
Cenab-ı Allah bundan sonra kendilerine vahy ilmi verirdi ki, bu kesbî değil
vehbî olurdu.

Bu tefekkür, aklıselim ve doğayı inceleme işlemi, filozofların
kıyas ve tahminlerinden tamamıyla değişiktir. Aksine, Kur’an-ı Kerim insanları
bunlara teşvik ediyor ve gözlerini açıp Allah’ın kudretini görmeyi ve bun­lardan
doğru ve isabetli neticeler çıkarmayı tavsiye ediyor. Bu suretle, ilâhi ayetleri
duyan ve okuyan tarafsız ve fanatik olmayan bir kişi gerçek bir Hak arayıcısı
haline geliyor ve en son muradına da eriyor.

Geçen bölümde Rasûlullah (a.s.)’ın şahsiyeti ve yaşantısı
hakkında dile getirdiğimiz hususlardan, Hazreti Peygamber (a.s.)’in sürekli
şirkten kaçındığı ve Tevhid’e inandığı anlaşılıyor. Gerçek şu ki, Hz. Peygamber
: (a.s.), aklı ermeye başladığından beri kendi milletinin cehâlet ve dalâleti i
ile batıl inançlarını kabul etmemiş, müşriklerin ibadetlerine katılmamış,
putlardan ve putperestlikten nefret etmiş ve putlara adanan kurbanlardan
çekinmiştir. Nübüvvetten önceki yıllarda Hz. Peygamber (a.s.)’in dini ,
inançları, kitabımızın ikinci cildinin ikinci bölümünde zikrettiğimiz
Hünefâ’nınkine benziyordu. Cahiliyye devrinde Cürhüm ve Hüzâ’a kabile­lerinin
İbrahim (a.s.)’in dininde yaptıkları tahriflerden hiçbirini Hz. Pey­gamber
(a.s.) nübüvvetinden önce kabul etmemişti. Ayrıca, Kureyşlilerin kendi
tahakkümleri sırasında yaptıkları tahrifleri de Hz. Muhammed (a.s.) hiçbir zaman
kabul etmemişti. Meselâ, Kureyşliler diğer Araplara karşı kendi üstünlük ve
faziletlerini belli etmek amacıyla kendilerine bir takım imtiyazlar
sağlamışlardı. İbn Sa’d ile İbn Hişâm’ın ifadelerine göre Ku­reyşliler hac
mevsiminde Arafat’a gidip bazı dini vecibeleri yerine getir­memeyi adet
edinmişlerdi. Onlar sadece Müzdelife’ye gidip dönerlerdi. Kendilerinin Ehl-i
Haram olduklarını ve diğer hacılar gibi Arafat’a gidip ibadet etmeleri
gerekmediğini iddia ederlerdi. Kureyşliler, bunları yapma­ları halinde kendileri
ve diğer hacılar arasında herhangi bir fark kalmaya­cağını, dolayısıyla
haysiyetlerinin düşeceğini ileri sürerlerdi. Halbuki, Arafat’a gitmek, orada
kalmak ve oradan Müzdelife ile Mina’ya dönmek gibi fiillerin Hacc’ın ve İbrahim
şeriatının ayrılmaz parçalan olduğunu iyi biliyorlardı. Zamanla, bu tür
imtiyazlar, Kureyşlilerle yakın dostluk ve iş­birliği içinde olan diğer
kabileler, meselâ Beni Kinâne, Huzâ’a ve Beni Amir bin Sâ’saa’ya tahsis edildi.
Ne var ki Rasûlullah (a.s.) peygamberlik payesine yükselmeden evvel dahi bu tür
adetleri birer bid’at addederek reddetmişti. İbn İshâk’ın Cübeyr bin Mut’im
tarafından naklettiği bir hadi­se göre, kendisi Hz. Peygamber (a.s.)’in diğer
bütün Araplar gibi hac mev­siminde Arafat’ta kaldığını görmüştü.

Kureyşlilerin kabul ettikleri bid’atlerden biri de Harem’in
dışından gelen hacılara uyguladıkları farklı muamele idi. Böyle bir kişi hac
veya umre için geldiği zaman dışardan ne yiyecekler getirebilir, ne de kendi
el­biseleriyle Ka’be’yi tavaf edebilirdi. Dışardan gelen hacıların Harem’de
pi­şirilen yemekleri yemeleri ve Harem’de hazırlanan elbiseleri ücret karşılı­ğı
alıp tavaf etmeleri şarttı. Elbise bulamayan hacıların çıplak tavaf etme­leri
istenirdi. Dışardan getirdiği bir elbise ile bir hacı hac yapmışsa bunu çıkarıp
atması gerekiyordu. Bu elbiseyi bundan sonra ne kendisi ne başka­ları
giyebilirdi. Arapların çoğu bu bid’at ve ayrıcalığı da ses çıkarmadan kabul
etmişlerdi ve dinin bir parçası olarak görüyorlardı. Neticede Arapla­rın
Kâ’be’yi çıplak tavaf etmeleri bir alışkanlık haline geldi. Hz. Peygam­ber
(a.s.) nübüvvetinden önce bu tür safsata, batıl inanç ve alışkanlıkları da
reddederdi.

23.2. HZ. PEYGAMBER (A.S.)’İN
DÜŞÜNCE, İLHAM VE MURAKABE DEVRESİ

Muhaddisler, Hazreti Peygamber (a.s.)’in düşünce, ilham ve
muraka­be devresine etraflıca eğilmişlerdir. Hz. Peygamber (a.s.)’e vahiylerin
baş­lamasıyla ilgili kayıtlar güvenilir kaynaklar tarafından nakledilerek hadis
kitaplarına geçirilmiştir. Bu kayıtlar, Hz. Ayşe (r.a.)’den naklen Hz. Urve bin
Zübeyr’e geçmiş ve ondan da İmam Zührî’ye dayandırılmıştır. Hz. Ayşe’nin hadisi
şöyledir.”Rasûlullah (a.s.)’a vahiyler ilk önce doğru (bazı ri­vayetlere göre,
iyi) rüyalar şeklinde gelmeye başladı. Rasûlullah (a.s.) her rüyayı, sanki gün
ışığında görüyormuş gibi görüyordu.[1]
Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) yalnızlığı sever bir kişi haline geldi[2]
ve bazen birkaç geceyi sürekli olarak Hira mağarasında ibadetle geçirirdi. (Hz.
Ayşe bura­da “ibadet” yerine “tehannüs” kelimesini kullanmıştır. İmam Zührî bunu
“taabbüd” (ibadet) olarak açıklamıştır. Bu, Rasûlullah (a.s.)’ın kendi bildi­ği
bir ibadet şekliydi, zira o zamana kadar ibadetin nasıl yapılması gerek­tiği
kendisine anlatılmamıştı). Hz. Peygamber (a.s.) yiyecek ve içecekleri­ni yanında
götürür ve birkaç gün mağarada kaldıktan sonra eve Hz. Hati­ce’nin yanına
dönerdi. Hz. Hatice (r.a.) bundan sonra kendisine tekrar yi­yecek, içecek
verirdi.”

23.3. HİRA MAĞARASINDA KÖŞEYE
ÇEKİLMESİNİN SEBEBİ

Bu devrede Hz. Muhammed (a.s.)’in neden Mekke şehrinin
uzaklaşarak Hira mağarasına gidip tenha bir köşede ibadet ve murakabe yaptığı
“İnşirah” suresinde anlatılmıştır. Meselâ şu âyetlere bakın:

“Senden yükünü indirip attık. Öyle yük ki, sırtına ağır
gelmişti” (Ayet; 2-3)

Yukarıdaki ayette kullanılan Arapça “vizr” kelimesi ağır yük
anlamın­dadır. Ağır yükten de üzüntü, hüzün, ıstırap ve dert kastedilmiştir.
Bilin­diği gibi, Hz. Muhammed (a.s.) gibi hassas bir insan, halkının cehalet ve
dalâletinden son derece rahatsızdı ve üzüntüden kıvranıyordu. Gözünün önünde
putlara tapılıyor, sapık, batıl örf ve âdetlere uyuluyordu. Toplu­mun ahlâkı
sıfıra inmiş, her tarafa ahlâksızlık, safahat ve hayasızlık yayıl­mış, baskı,
zulüm ve fesat herkesi sarmıştı. Güçlüler güçsüzleri eziyor, fidan gibi gencecik
kız çocukları diri diri gömülüyor, kabileler kabilelere saldırıyor ve kan davası
bazen yüzyıllar süren kavga ve kanlı çatışmalara sebep oluyordu. Kimsenin canı,
malı ve namusu emniyet içinde değildi. Herkes kudret ve kuvvetin dilini
anlıyordu. Araplar ekonomik ve sosyal açıdan da perişan bir manzara arz
ediyorlardı. Hz. Muhammed (a.s.) bu durumu görüyor ve yüreği parçalanıyordu.
Durumu düzeltecek herhangi bir çare aklına gelmediği için üzüntüsü daha da
artıyordu. Hz. Muham­med (a.s.)’in sırtına binen yük ve belini büken ağırlık
işte bu idi. Cenab-ı Hak işte bu yükü kendisine hidayet yolunu göstermek
suretiyle ortadan kaldırmış oldu. Hz. Peygamber (a.s.) nübüvvet mevkiine
yükselince de in­san hayatının bütün mesele, dert ve bozukluğunu ortadan
kaldıracak yegâne şeyin Tevhid’e, âhirete ve risâlete (peygamberliğe) iman
olduğunu anladı. Bu anahtar her kapalı kapıyı açacak mahiyette idi. Cenab-ı
Allah’ın kendisine doğru yolu göstermesiyle zihnini meşgul eden büyük bir
meseleden kurtulmuş oldu. Bu hidayete eriştikten sonra, Peygamber (a.s.)
aradığını buluverdi. Arapları ve dünyanın diğer milletlerini içine düştük­leri
acı durumdan kurtaracak yolu bulmuş oldu.

İlgili Makaleler