Şefaat ve Çeşitli Yanları
Onuncu Bölüm: ŞEFAAT VE ÇEŞİTLİ YANLARI
10.1. ŞEFAAT MESELESİ VE ÇEŞİTLİ YÖNLERİ
10.1.1. Allah Katında Kimsenin Sözü Geçmez
10.1.2. Azaba Lâyık Olanlar İçin Şefaat Yoktur
10.1.3. Şefaat İçin İzin Gereklidir
10.1.4. Şefaatin Yasaklanmasının Sebebi
10.1.5. Müşriklerin Güvendiği Sahte Şefaatçiler
10.1.6. Hazreti Nuh’un Oğlu İçin Allah’a Yalvarışı
10.1.7. Dünyevî Yaşantıda Allah’tan Şefaat İle İlgili Müşriklerin Yanlış
Anlayışı
10.1.8. Allah’ın Kararını Kimse Değiştiremez, Tehir Edemez
10.1.9. Mahşer’de Hazreti Peygamber (a.s.)’in Şefaatçi Hüviyeti
Onuncu Bölüm: ŞEFAAT VE ÇEŞİTLİ YANLARI
10.1. ŞEFAAT MESELESİ VE ÇEŞİTLİ
YÖNLERİ[1]
Şefaat meselesi, Kur’ân-ı Kerîm’de o kadar çok ve öylesine
tafsilatlı şekilde geçmiştir ki, bir kişi için, şefaati kimin yapabileceği,
kimin yapamayacağı, hangi durumlarda yapabileceği, hangi durumlarda
yapamayacağı, kimin için yapabileceği, kimin için yapamayacağı, kimin için
yararlı olduğu ve kimin için yararlı olmadığı gibi konulan öğrenmemiz hiç de zor
olmayacaktır. Dünyada insanların kötü yola düşmelerinin sebepleri arasında,
şefaat ile ilgili yanlış fikirleri de yer aldığı için, Kur’ân-ı Kerîm bu
meseleyi öylesine etraflıca açıklamıştır ki, hiç bir tereddüt veya şüpheye
mahal bırakmamıştır. Mesela, Bakara sûresinin 225. ayetine bakalım:
“Göklerde ve yerde olan şeyler O’nundur. İzni olmaksızın O’nun
nezdinde şefaat edecek yoktur. Yarattıklarının önünde ve arkasında olanı
(geleceklerini ve geçmişlerini) bilir… İnsanlar O’nun ilminden, O’nun
istediğinden başkalarını kavrayamazlar.”
10.1.1. Allah
Katında Kimsenin Sözü Geçmez
Yukarıdaki ayetin ilk bölümünde sözde ermiş, evliya, tanrı,
melek ve diğer büyük kimselerin Allah nezdinde makbul olup, istedikleri kimseler
için şefaatte bulundukları, O’na istedikleri şeyi yaptırdıkları yolundaki
müşriklerin yanlış inançları toptan reddedilmiştir. Burada deniliyor ki Allah’a
zorla bir şey yaptırmak şöyle dursun, en sevdiği peygamberler ve melekler O’nun
yanında ağızlarını bile açmaya cesaret edemezler. Âyet-i kerimenin ikinci
bölümünde bahsedilen hakikat, şirkin temeline bir darbe daha vurmaktadır. İlk
bölümde Allah’ın sonsuz ve rakipsiz hakimiyetinin önemi belirtilmek suretiyle,
hiçbir kimsenin O’nun kararını etkilemeyeceğine işaret edilmiştir. İkinci
bölümde de, meseleye başka bir açıdan yaklaşılıyor ve deniliyor ki, Allah’ın
işlerine kimse karışamaz, çünkü, onlarda kâinat ve bunun hikmetini anlayacak
bilgi kaynaklan yoktur. İster insan olsun, ister melek, cin veya başka
yaratıklar olsun, hepsinin bilgisi kıt ve sınırlıdır. Bunlardan hiçbiri kâinatın
sonsuz gerçeklerini anlayacak bilgiye ve güce sahip değildir. Ayrıca, en küçük
meselelerde dahi kullar Allah’a müdahale etmeye başlar ve olur olmaz şeylerle
ilgili olarak başkaları için tavsiye ve şefaatte bulunmayı sürdürürlerse bütün
kainat’ın nizamı ve mekanizması bozulmuş olacaktır. Bu tür müdahaleler büyük
meselelere kadar sıçrayabilir ve tek Allah fikri ortadan kaybolur. Dünya ve
kâinatın düzeni bir yana, kullar kendi kişisel ve ailevi sorunlarının
üstesinden bile gelecek durumda değillerdir. Halbuki, Kâdir-i Mutlak hem
onların hem bütün dünya ve kâinatın işlerini ve onların ardındaki hikmeti çok
iyi bilmektedir. Bu itibarla kulların, ilmin ve marifetin en büyük ve yegâne
kaynağı olan, Cenab-ı Allah’ın hidâyetine ve talimatına uymalarından başka
çareleri yoktur.
10.1.2. Azaba
Lâyık Olanlar İçin Şefaat Yoktur
En’âm suresinin bir ayeti şöyledir:
“Ve şefaatlerini beklediğiniz şeyleri sizinle beraber
görmüyoruz. Andolsun onlarla aranızda münasebet kesilmiştir. Ma’but
zannettiğiniz sizden kayboldu.” (Âyet; 94)
Aynı sûrede, bir başka yerde şöyle denilmiştir:
“Rabblerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur’an ile
inzar et. Onlara Allah’tan başka dost ve şefaatçi olmadığını söyle. Ta ki,
ittika edip Allah’tan sakınalar.” (Âyet; 51)
Demek oluyor ki, kendilerini dünyanın cazibesine ve diğer
işlerine kaptıranlar, kıyamet gününün gelmeyeceğini ve Allah’ın huzuruna hiç
çıkmayacaklarını zannedebilirler. Böyle kimselere ne denilirse boştur. Herhangi
bir nasihat faydalı olmaz. Aynı şekilde, dünyada istediklerini
yapabileceklerini ahirette kendilerine hiçbir zarar gelmeyeceğini, zirâ,
kendileri için Allah’a başkalarının aracı olacağını ve kendilerini cezalardan
kurtaracaklarını sananlar da herhangi bir nasihate kulak asmazlar. A’raf
suresinde şöyle buyurulmuştur:
“İllâ onun te’vîlini mi gözetiyorlar? Onun te’vîli geldiği
(haber verdiği şeyler ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler
ki: ‘Doğrusu Rabb’imizin elçileri gerçeği gelirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz
var mı ki bize şefâat etsinler, yahut tekrar geri döndürülüp dünyâya
gönderilmemiz mümkün mü ki, (orada eski) yaptıklarımızdan başkasını yapalım?’
Onlar, kendilerini ziyâna soktular ve uydurdukları şeyler kendilerinden saptı.
Kaybolup gitti.” (Âyet; 53)
“Onun (Allah’ın) izni olmadan hiçbir kimse şefaatçi olamaz. İşte
Rabbiniz olan Allah budur. O’na ibadet edin. iyice düşünüp ibret almaz mısınız?”
(Âyet; 3)
Aynı sûrenin 18. ayetinde şöyle buyurmuştur:
“Onlar Allah’tan başka, kendilerine ne zarar ne de faydası
olmayan şeylere taparlar. Ve, ‘Bunlar, Allah yanında bizim şefaatçılarımızdır’
derler. De ki: ‘Göklerde ve yerde Allah’a bilmeyeceği bir şey mi haber
veriyorsunuz? ‘ O, sizin şirk koştuklarınızdan münezzehtir, çok yücedir.”
(Âyet; 18)
Cenâb-ı Allah’ın bir şeyden habersiz olması, o şeyin varolmaması
demektir. Çünkü varolan her şey Allah’ın bilgisi dahilindedir. Burada aslında
ince ve zarif bir ifade kullanılmış ve şefaatçiler, “Allah’ın bilmeyeceği bir
şey” olarak tarif edilmişlerdir. Yani, Allah “şefaatçi” diye bir şey tanımıyor
ve bu sebeple, bunlardan bahsetmek gereksizdir.
“O gün zâlim için acıyacak ve şefaati kabul olunacak kimse
yoktur.” (Mü’min; 18)
Ayette, kâfirler’in şefaatle ilgili akide ve görüşü açıkça
reddedilmiştir. Burada deniliyor ki, zalimlerin şefaati için kıyamette kimse
bulunmayacaktır. Gerçekte, mahşerde kâfir ve zalimlerin şefaatçisi hiç
olmayacaktır. Ancak, burada sözün gelişi böyle bir ifade kullanılmıştır. Şefaat
izni verilse de ancak Allah’ın sevgili kullarına verilecek ve bu kullar hiçbir
zaman kâfirler ile müşrikler ve zalimlerin dostları olamazlar. Çünkü, kâfir ve
müşrikler, şefaatçilerinin çok kuvvetli ve nüfuzlu olduğuna inana gelmişlerdir
ve ne olursa olsun mahşerde bu şefaatçiler sayesinde Allah’ın gazabından
kurtulacaklarına emindirler.Onun için Cenab-ı Allah diyor ki orada sözü geçen
herhangi bir şefaatçi bulunmayacaktır, hele kâfir, müşrik ve zalimleri
kurtaracak kimse olmayacaktır.
10.1.3. Şefaat
İçin İzin Gereklidir
Meryem sûresinde şöyle buyurulmuştur:
“Şefaat etmeye ancak Allah indinde söz almış olanlar malik
olacaktır.” (Âyet; 87)
Bu ayetin bir anlamı şudur. Ancak müsaade almış olan hakkında
şefaat yapılabilir. İkinci anlamı da şudur. Ancak izin almış olan biri başkası
için şefaatte bulunabilir. Ayetin ifadesi bu her iki anlam için müsaittir.
Yukarıdaki ayette geçen Allah kelimesi Arapça aslında “Rahman”
olarak kaydedilmiştir. Rahman’dan izin almanın anlamı şu olabilir. Dünyada
Allah’a iman edip O’nun yakın kulları arasına giren ve O’nun rahmetini kazanmış
olan bir kişi şefaata lâyıktır ve ancak o’nun lehinde şefaat yapılabilir. Demek
ki, insanların kendilerine göre şefaatçi bulmaları hiç önemli değildir. Önemli
olan, Allah’ın birini şefaate lâyık görmesi ve şefaatçi olma izni vermesidir.
“O günde şefaat fayda vermez. Ancak kendisine Allah’ın izin
verdiği ve şefaat edilmesine razı olduğu kimseninki müstesna. Allah, onların
önlerinde ve arkalarında olanı bilir. Onların ilmi ise O’nu kavrayamaz.” (Tâhâ;
109-110)
Yukarıdaki ayetlerin ilki, iki şekilde tercüme edilebilir.
Birincisi yukarıda tercüme edilen şekildir. İkincisi de şöyledir: “O gün de
şefaat fayda vermez. Ancak kendisine Rahman (Allah)’ın izin verdiği ve
(başkaları için) şefaat etmesine razı olduğu kimseye fayda verir.” Burada
kullanılan kelimeler özlü ve geniş anlamlı olup her iki şekilde de tercüme
edilebilir. Demek kıyamette, Rahman ve Rahim olan Allah, izin vermezse ne kimse
başkaları için şefaatçi olabilir ne de kendisi için şefaate talip olabilir.
Mahşerde hiç kimse Allah’ın huzurunda ağzını açamaz ve ne kendisi ne başkaları
için şefaate talip olabilir. Ancak Allah izin verdiği takdirde şefaat
gerçekleşebilir. Bu her iki husus Kur’ân’da açıkça anlatılmıştır. Allah bir
yandan diyor ki:
“İzni olmaksızın O’nun (Allah’ın) nezdinde şefaat edecek
yoktur.” (Bakara; 225)
“Rûh ve meleklerin saf olarak huzur-u ilâhîde durdukları günde,
onların hiçbiri konuşmaz. Ancak Rahman’ın müsaade etlikleri müstesna.” (Nebe;
38)
Allah-u Teâlâ bir yandan da şunları bildiriyor:
“Allah onların önünde ve arkalarında olanı bilir. Onlar ancak
Allah’ın razı olduğuna şefaat ederler. Ve O’nun azametinden korkarlar.”
(Enbiya; 28)
“Göklerde nice melekler vardır ki, Allah izin vermedikçe ve ona
razı olmadıkça hiç kimseye şefaatları fayda vermez.” (Necm; 26)