İSLÂM DİNÎ

40815



Sekizinci Bölüm: İSLÂM DİNÎ



8.1. CAHİLİYYE’DE VE İSLÂM’DA DİN KAVRAMI



8.1.1. Her Şeyi Kapsayan Evrensel Bir Din Kavramı



8.1.2. Farklı Bir Düşünce Tarzı ve Görüş



8.1.3. Kesin Değer Ölçüsü



8.1.4. İnkılabçı Bir Kavram



8.2. HAK DİNİ NEDİR?



8.2.1. “Din” Kavramının Anlamı



8.2.2. Kur’ân-ı Kerim’in İddiası



8.2.3. Belli Bir Hayat Tarzına Duyulan İhtiyaç



8.2.4. Hayatın Bölünebilir Olması



8.2.5. Hayatın Bölgelere ve Irklara Göre Bölünmesi



8.2.6. Hayatın Zamanlara Bölünmesi



8.2.7. İnsan Nasıl Bir Hayat Tarzına İhtiyaç Duyar



8.2.8. Böyle Bir Düzeni İnsanoğlu Kurabilir mi?



8.2.9. “Ed-Din”in Mahiyeti



8.2.10. İnsanın Sahip Bulunduğu İmkânlara Bir Bakış



8.2.10.1. Arzu, İstek



8.2.10.2. Akıl



8.2.10.3. Bilimsel Gözlem ve Deneyimler



8.2.10.4. Tarih



8.2.11. Ümit Kırıcı Sonuçlar



8.2.12. Son Ümit Işığı



8.2.13. Kur’an-ı Kerim’in Delilleri



8.2.14. İlâhi Hidayeti Ölçme Usûlü



8.2.15. İman Etmenin Şartları



8.3. İSLÂM İLE CAHİLİYYE ARASINDAKİ ÇEKİŞME



8.3.1. Hayatın İzahında Dört Ayrı Yaklaşım



8.3.1.1. Mutlak Cahiliyye



8.3.1.2. Şirk Cahiliyyesi



8.3.1.3. Ruhbanlık Cahiliyyesi



8.3.1.4. İslâm



8.3.2. Peygamberlerin Vazifesi



8.4. KUR’AN’DA DİN KAVRAMI



8.4.1. Din Kelimesinin İncelenmesi



8.4.2. Geniş Anlamlı Bir Terim



8.4.3. Bir Yanlışlık



8.4.4. Kanun ve Din



8.4.5. Din Hakim Olmak İster



8.4.6. Hz. Peygamber (a.s.)’in Büyük Başarılarından Deliller



8.4.7. Din, Geniş Anlamlı Bir Terimdir

Sekizinci Bölüm: İSLÂM DİNÎ

8.1. CAHİLİYYE’DE VE İSLÂM’DA DİN
KAVRAMI

Hz. Peygamber (a.s.)’in, Hak Dinini yaymaya başlamasından önce
din genelde hayatın birçok cephe veya yönlerinden sadece biri sayılırdı. Baş­ka
bir deyimle, din insanların dünyevi yaşantılarının küçük ve cüzî bir parçasıydı.
Dinî işler ve vecibelerin amacı da bunları öbür dünyada ceza­dan kurtulmak için
bir ruhsal gibi kullanmaktı. Din, Tanrı ile kul arasın­daki özel bir ilişki
olarak kabul edilirdi. Öbür dünyada kurtulanlar arasın­da iyi dereceye sahip
olmak isteyenler, dünyada bütün dünyevi işlerden ellerini eleklerini çekerek
kendilerini sadece dine adayabilirlerdi. Ama, öbür dünyada yüksek mevkiye talip
olmayanlar ve sadece kurtuluşu amaçlayanlar dini özel bir faaliyet olarak
sürdürebilirlerdi. Tanrı’nın ken­dilerinden rahmetini esirgememesini ve dünya
işlerinde kendilerine bere­ket vermesini arzu edenlerin, yalnızca dini
vecibeleri yerine getirmeleri yeterliydi. Bütün dünya işlerinin olduğu gibi
devam etmesini isliyor ve sadece birkaç dini merasim ve ibadet yaparak Yaradan’ı
memnun edecek­lerini sanıyorlardı. Din ve dünya işlerinin tamamıyla ayrı
olduğunu düşü­nüyorlardı. İnsanın kendi nefsi, kendi cinsleri ve çevresindeki
bütün şey­lerin, başka bir şey, Tanrı ile kul arasındaki ilişkinin de, başka bir
şey ol­duğunu sanıyorlardı.

Cahiliyye’de din kavramı buydu. Bu kavram üzerinde bir medeniyet
ve kültür bina edilemezdi elbette. Çünkü medeniyet ile kültür, insanın ha­yatını
bütünüyle kapsayan kavramlardır. Bu bakımdan, insan hayalının sa­dece küçük bir
parçası olan bir şey bütün hayatı etkileyemez, onun düzel­mesi veya
yönlendirilmesinde yardımcı olamazdı. Bu sebepten dolayıdır ki, dünyanın her
yerinde ve her zaman din ile medeniyet ve kültür birbirinden ayrı kaldı. Din ile
medeniyet birbirini hiç etkilemedi değil, ama bu etkileme birbirine zıt ve
uyumsuz şeylerin bir araya geldikleri zaman olu­şan karşılıklı tesirden başka
bir şey değildi. Bunun içindir ki, bu etkileme yararlı ve olumlu sonuçlar
doğurmadı. Dinin, medeniyet ve kültürü etkile­diği zaman ruhbanlık, dünya
nimetlerinden kaçış, dünya işlerinden nefret, dünyevi zevklerden feragat,
sebep-netice mefhumunu unutma, insanlarla ilişkilerde bireysellik ve bencillik,
kin, nefret ve tutuculuk gibi menfi neti­celer ortaya çıktı. Yani, bu etki hiç
de ilerlemeye ve gelişmeye elverişli değildi. Tam aksine, maddi kalkınma ve
refah yolunu tıkayan, insanların gelişmesini durduran bir engeldi. Diğer
taraftan, tümüyle maddiyata ve insan nefsinin isteklerine bağımlılık esasına
dayalı olan uygarlık ile kül­tür, dini etkilediği zaman; dini inançları bozmak
ve dini düşünceleri yoz­laştırmaktan başka bir şeye yaramadı. Maddeci medeniyet
ve kültür, dine, nefsin bütün çirkinlik ve pisliklerini soktu. Medeniyet ve
kültür, dini alet ederek,nefsin arzu ettiği her türlü günah, fısk ve fücuru,
dini kılıf ile in­sanlara sunmaya çalıştı. Böylece bu sapıklıklar vicdan
rahatlığıyla kabul edilebilirdi. Bundan dolayıdır ki, bazı dinlerin ibadet ve
törenlerinde, biz­zat o dinlerde olanların bile normal yaşantılarında günah ve
ahlâksızlık olarak nitelendirdikleri utanç verici ve yüz kızartıcı seks ve
şehvet göste­rileriyle ahlâksız fiil ve hareketler yapılıyordu ve hâlâ da
yapılıyor.

Din ile uygarlık arasındaki bu karşılıklı etkilenmeyi bir yana
bırakıp durum muhasebesi yapacak olursak, dünyada her yerde medeniyet ve
kül­türün temelinin dinsizlik ve ahlâksızlık üzerine atıldığını görürüz. Din ve
imanları sağlam olan kimseler öbür dünyada kendi kurtuluşlarını düşüne­rek dünya
işlerinden ellerini eteklerini çekmişlerdi. Dünya işlerini de, di­ne fazla önem
vermeyen ve öbür dünyayı düşünmeyen kimseler kendi ki­şisel düşünce ve sakat
fikirlerine göre yürütmeye çalıştılar. (Tuhaftır ki, insanların bu düşünce ve
deneyleri her çağda en mükemmel ve eksiksiz olarak halka sunulduysa da sonradan
hep yanlış ve sakat olduğu anlaşıl­mıştır). İnsanlar ihtiyaç duyduklarında bazen
Tanrılarını memnun etmek için birtakım dini ibadet ve âyinler de yapıyorlardı.
Din onlar açısından sadece özel bir konu ve hayatlarının sadece küçük bir
parçası olduğu için gerektiğinde giyilen, gerekmediğinde çöpe atılan bir
kıyafetti. İcabında, her türlü zulüm, baskı, ekonomik adaletsizlik, eşitsizlik
ve her çeşit top­lumsal dengesizlik ve ahlâksızlık bir kalkan gibi
kullanılabiliyordu. Din bazen yağma ve katliam, yolsuzluk ve hırsızlık,
faizcilik ve Karun gibi servet kazanmak için, bazen da fuhuş ve fahişelik için
birer bahane olarak kullanılabiliyordu.

8.1.1. Her Şeyi
Kapsayan Evrensel Bir Din Kavramı

Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)’in dünyaya peygamber olarak
gönderilmesinin gayesi ve hikmeti, yalnızca din ile ilgili Cahiliyye’nin yanlış
kavramını ortadan kaldırıp, yerine akılcı ve akla uygun bir din kav­ramını tesis
etmek değil, ayrıca bu kavrama dayalı tam ve mükemmel bir medeniyet ve kültür
meydana getirmekti. Hz. Peygamber (a.s.), insanın hayatının sadece küçük bir
parçasını kapsayan bir dinin gerçek anlamda bir din olmadığını belirtti. Bunun
tam aksine, din hayatın ta kendisi, ruhu ve muharriki olmalıydı. Rasulullah’a
göre “din”; bir ideoloji bir kavram, bir fikir tarzı, yanlış ile doğru arasında
ayırım yapan bir ölçü, hayatın her safhasında ve her alanında doğruluk ile
yanlışlık arasındaki farkı gösteren bir mizan, kötü yoldan doğru yola götüren ve
dünya ile âhiret arasındaki sonsuz yolculukta insanı başarı ve mutluluğa
kavuşturan bir gerçek olma­lıydı.

İşte Hak Dini, İslâm Dini budur. İslâm, insan hayatının küçük
bir par­çası haline getirilmek üzere dünyaya gelmemiştir. Eski Cahiliyye
kafasıy­la insan hayatının sadece küçük bir parçası ve insanın özel bir uğraşısı
du­rumuna düşürüldüğü an, İslâm hakiki mânâsını ve nüfuzunu kaybeder. Diğer
dinlerin aksine, İslâm ne kadar Allah ile kul arasındaki ilişkiyi sim­geliyorsa,
bir o kadar da İnsanlar arasındaki ilişkiler ve bütün kainat ile de ilgilidir.
İslâmiyet’in gelişinin başlıca amacı, ilişkilerin çeşitli şekillerinin
birbirinden kopuk ve ilgisiz değil, aksine birbirine bağlı ve birbiriyle uyumlu
olduğunu vurgulamaktır. İslâm diyor ki, bu muhtelif münasebet­ler ve bunların
muhtelif şekilleri arasında ne kadar iyi denge kurulursa, in­san o kadar mutlu
ve müreffeh olabilir. O halde, kul ile Allah, kul ile kul ve kainatın bütün
varlıkları ile kul arasındaki münasebetler birbirini ta­mamlayıcı niteliktedir.
Bunların hepsi bir araya gelip, hayatı güzel ve mutlu kılıyor. Dinin asıl gayesi
bu güzel, mutlu ve başarılı yaşantı için in­sanı zihnen ve fiilen hazırlamak
olmalıdır. Bunu yapmayan bir din, din değildir. Ama bunu başaran din İslâm’dır.
Onun için Cenab-ı Allah buyur­muştur ki, “Allah katında din sadece İslâm’dır”.

8.1.2. Farklı Bir
Düşünce Tarzı ve Görüş

İslâmiyet, kendine mahsus ve apayrı bir fikir tarzı ve kafa
yapısının adıdır. Bu, hayata bir bakış açısıdır. Bu düşünce ve tutum kendine
özgü bir hareket tarzını da gerektiriyor. Bu hareket tarzının yolunu çizen de
yi­ne aynı fikir tarzıdır. Kısacası, bu düşünce tarzı ve hareket tarzından
ortaya çıkan sonuç İslâm dinidir, İslâm medeniyetidir, İslam kültürüdür.
İslâmiyet’te din, medeniyet ve kültür ayrı ayrı kavramlar olmayıp, hepsi bir
bütündür. Yukarıda bahsettiğimiz düşünce şekli, bakış açısı ve hareket tarzı bir
hayat nazariyesini meydana getirirler. Bu hayat nazariyesi, insa­nın hayatının
bütün yönleriyle ilgilenmekte, onlara yeni bir yön vermekte­dir. Allah’ın
İnsanlar üzerinde ne gibi haklan vardır? Bizzat, insanın nefsi üzerinde hangi
hakları vardır? Anne, baba, eş ve çocuklar, akraba ve ya­kınlar ile komşu,
dindaşlar ve başka dinden olanların haklan nelerdir? Dost ile düşman, bütün
insan ırkı ve hatta kâinatta varolan her varlığın haklan nelerdir? İslâm dini bu
birbirinden farklı haklan tâyin etmek ve korumakla kalmaz, aralarında gereken
denge ve adaleti de sağlar. Bir kişi­nin gerçek anlamda müslüman olması zaten
bütün bu haklara riayet ede­ceği, kimsenin hakkını yemeyeceği, aksine Sezar’ın
hakkını Sezar’a vere­ceğinin bir güvencesidir. Bu fikir tarzı ve hayat
nazariyesi ayrıca insan hayatının yüksek ahlâkî değerlerini belirler ve yüce bir
manevî hedef ta­yin eder. Hangi alanlarda olursa olsun, hayalın bütün mücadele
ve uğraş­larını bu yegâne noktaya yöneltir.

8.1.3. Kesin
Değer Ölçüsü

Bu nokta kesin bir hedeftir. Her şeyin değeri, varılacak bu
hedefe gö­re tâyin edilir. Her şeyin değer ölçüsü budur Bu nihaî ve merkezi
noktaya varılmasına yardımcı olan her şey kabul edilir, yardımcı olmayan, hatta
mani olan her şey reddedilir bir yana bırakılır. Bu değer ölçüsü, bir ferdin en
küçük ve önemsiz sorunlarından toplumun en büyük ve çetin meselele­rine kadar
aynı şekilde geçerlidir. Bu değer ölçüsü, bir insanın yemede, içmede, giyimde,
kuşamda, cinsi münasebette, alışverişte, sohbette ve ko­nuşmada, kısacası,
hayatın bulun alanlarında sınırlarını belirler ve böylece doğru yolu terk edip
kötü yola düşmemesini sağlar. Toplumsal hayatla bi­reylerin ilişkilerinin hangi
kurallar üzerinde kurulması gerekliğini de tes­bit eder ve böylece siyasette,
cemiyette, iktisatta, kültürde ve eğitimde ge­lişme ve refaha giden yolu açmış
olur. İnsanların denetimine girmiş olan yeryüzü, uzay ve kainattaki kuvvetleri
en iyi şekilde ve nihai hedeflerine varmalarına yardımcı olacak biçimde
kullanmalarına da karar verir. Buna karşılık, bu kuvvetlerin zararlı
etkilerinden kurtulmanın çarelerini göste­rir. Aynı zamanda, İslâm topluluğunun,
diğer topluluklar ile dostluk ve düşmanlıkta, barışta ve savaşta, ortak
çalışmalarda ve anlaşmazlıklarda, galibiyette ve mağlubiyette, bilim ve
teknolojinin tahsilinde ve medeniyet ile kültürün alışverişinde, ticarette ve
ekonomik işbirliğinde, kısacası, dış ilişkilerde tutulan hedeften ayrılmamak
için, ne gibi usul ve kurallara dik­kat edilmesi gerektiğini tesbit eder. Amaç,
insan soyunun, yollarını şaşır­mış olan insan topluluklarının, isteseler de
istemeseler de, bilinçli yahut bilinçsiz, doğanın gerektirdiği ve müslümanların
seçtiği hedefe doğru yü­rümelerine yardımcı olmaktır.

Sözün kısası, bu fikir ve hayat tarzı, câmi’den savaş alanına,
ibadet şe­killerinden, radyo, televizyon ve uçağın kullanılışına, yıkanma,
abdest ve temizlik gibi küçük meselelerden, sosyoloji, iktisat, siyasal bilgiler
ve uluslararası ilişkiler gibi büyük sorunlara, ilkokul eğitiminden tabiatın
gizli sırlan, uzay ilmi ve gökbiliminin araştırmalarına kadar hayatın bütün
çabaları ve fikir ile hareketin bütün alanlarını bir vahdet haline getirir. Bu
vahdetin bütün cüzleri arasında nesnel bir düzen ve bilinçli bir bağ bulu­nur.
Bütün bu cüzler bir makinanın yerli yerinde ve hayatî önem taşıyan parçalan gibi
sürekli harekette bulunup, verimli sonuçlar onaya koyarlar.

8.1.4. İnkılabçı
Bir Kavram

Dinler âleminde bu yepyeni bir ses, yepyeni bir fikirdi. Bu
inkılabçı kavram, Cahiliyyenin terbiyesiyle yetişen kafalara da iyice giremedi.
Dünyamız, akıl ve ilim seviyesi bakımından 6. yüzyıldan mutlaka çok ilerdedir.
Fakat bugün dahi, dünyamızda öylesine tutuculuk, sapıklık, ta­assup ve inatçılık
vardır ki, Avrupa ve Amerika’nın tanınmış üniversitele­rinde yüksek tahsil ve
araştırmalar yapmış olan kafalar dinin bu inkılabçı kavramını anlamaktan
acizdirler. Bu bakımdan, bu sözde okumuş, aydın ve medenî kafalar, Cahiliyye’nin
örümcek kafalarından pek farklı değiller­dir Binlerce yıllardan beri din
hakkında süregelen yanlış, sakat ve sapık düşünceler ve inançlar beyinlere
öylesine yerleşmişle yerleştirilmiştir ki, İnsanlar bunun dışına çıkamıyorlar ve
bağımsız, akılcı bir yaklaşımla din­leri, hele İslâm dinini inceleyemiyorlar.
Akılcı eleştiriler ve bilimsel araş­tırmaların süzgecinden geçen İnsanlar da
gözlerini açamıyorlar. Tekke, medrese ve camilerin en karanlık ve kuytu
yerlerinde ibadetle meşgul olanlar, dini sadece ibadet ve dünya işlerinden uzak
kalınmasını sağlayan bir inançlar manzumesi olarak görüyorlarsa bunda şaşılacak
bir şey yok­tur. Bilgisiz ve cahil kimseler, dinin, kullarla Allah arasında özel
bir me­sele olduğunu, bunun camiye, türbeye, tekkeye, ibadet ve merasime kadar
sınırlı olduğunu sanıyorlarsa da kendilerini fazla suçlamamalıyız. Fakat asıl
hayret ettiğimiz ilim ve irfan sahiplerinin tutumudur. Bu tahsilli, kültürlü ve
aydın kimseler niçin dine karşı bu kadar tutucu, ön yargılı ve olumsuz bir tavır
içinde bulunuyorlar? Bu şahıslar ne sebeple tıpkı cahi­liyye devrindeki sapık ve
örümcek kafalılar gibi İslam dinini diğer dinler gibi bir din sayıyorlar?

8.2. HAK DİNİ NEDİR?

Kur’ân-ı Kerim, uğrunda indirilen din’i şöyle tarif ediyor:

“Allah katında din, İslâm’dır”. (Al-i İmran; 19)

Kısa ve sade olarak görülen bu cümlenin basit anlamı şudur:
“Allah katında en doğru ve en gerçek din, İslâm’dır”. İslam ile ilgili
genellikle in­sanların kafasında bulunan düşünce şudur. Bu, bundan 1400 yıl önce
Ara­bistan’da doğan ve Hz. Muhammed (a.s.) tarafından “temeli atılan” dinin
adıdır. Burada dikkat ederseniz, “temeli atılan” deyimini özellikle kullan­dım.
Zira, sadece müslüman olmayanlar değil, pek çok müslüman hem de okumuş ve iyi
tahsil görmüş kişiler, Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)’i “İslam’ın Kurucusu”
adıyla anmaktadırlar. Düşüncelerine göre, İslâm dini kendisiyle başlamıştır,
dolayısıyla da İslâmiyet’in kurucusudur. Müslüman olmayanlardan pek çoğu, Kur’ân-ı
Kerim’in yukarıdaki ayetini okuyunca İslâm’ın da diğer dinler gibi bir iddiada
bulunduğunu sanırlar. Onlar, nasıl diğer dinler sadece ve sadece kendilerinin
hak din olduklarını iddia etmiş­lerse, İslâmiyet’in de sadece kendisini “hak” ve
diğerlerini “batıl” kabul ettiğini düşünürler. Müslümanların çoğu için bu cümle
zaten fazla düşün­dürücü değildir. Çünkü, nasıl olsa, Kur’ân-ı Kerim’in
belirttiği gibi, en doğru, en gerçek dine bağlı olduklarını düşünürler. Eğer bu
Müslümanlardan bazıları biraz daha kafalarını yorarlarsa şöyle düşüneceklerdir.
Bura­da, İslam dini, başka dinlerle mukayese edilmiştir ve Hinduizm,
Hıristiyanlık, Budizm, Yahudilik ve diğer dinlerle karşılaştırarak İslâmın
hak­kaniyeti ispat edilebilir. Ancak, söz konusu ayetin Kur’ân-ı Kerim’in çok
düşündürücü ve çok önemli bir ayeti olduğunu burada belirtelim. İslâmi­yet’i
gerçek yönleriyle anlamak isteyen herkes ve bilhassa, dinleri titiz bir şekilde
araştıranlar bu ayet üzerinde önemle durmalıdırlar. Bu ayet şimdi­ye kadar
okunmadığı şekilde okunmalı, incelenmediği şekilde incelenme­lidir. Kur’ân-ı
Kerim’in burada gerçeklen ne dediğini anlamak için “ed-Din” ile “el-İslâm”
kelimelerinin anlamını iyice bilmeliyiz.

8.2.1. “Din”
Kavramının Anlamı

Arapçada “din” kelimesi birkaç anlamda kullanılıyor. Din bir
yandan “galebe” ve “istila” diğer yandan da “itaat” ve “kölelik” manasına
geliyor. Dinin üçüncü anlamı “ceza ve bedel” ve dördüncü anlamı, “tarikat”,
“tarz”, “meslek” ve “uğraştır. Burada bu kelime’nin dördüncü ve son an­lamı
geçerlidir. Yani, din, kabul edilen bir “fikir tarzı” benimsenen bir “hareket
tarzı” ve takip edilen bir “hayat yolu”dur.

Fakat unutmayalım ki, Kur’ân-ı Kerim sadece ‘din’ kelimesini
değil, “Ed-Din” kelimesini kullanıyor. Din ile “Ed-Din” arasındaki fark,
İngilizce’de, “This is a way of life” gibi deyimler ile onaya konabilir. Yani
Kur’ân-ı Kerim’e göre Allah katında İslâm, hayat tarzlarından “biri” değil
“gerçek ve en doğru” hayat tarzıdır.

Şurası da unutulmamalıdır ki, Kur’ân-ı Kerim bu kelimeyi sınırlı
de­ğil, geniş bir anlamda kullanmıştır. Hayat tarzı deyimi, hayatın bir veya
birkaç cephesi değil, hayatın tümüyle ilgilidir. Tek bir ferdin değil, bütün bir
toplum ve topluluğun yaşantısı söz konusudur. Tek bir ülke ya da ulu­sun
yaşayışı değil, her çağda ve bütün insanların bireysel ve toplumsal ya­sayıdır
söz konusu olan. O halde, Kur’ân-ı Kerim’in “ed-Din” kelimesini kullanması,
genellikle kabul edilen din anlamında değildir. Yani, Kur’ân’ın maksadı; sadece
ibadet ve âyin, âhiret, öbür dünya ve ölümden sonraki hayal ile ilgili inançlar
manzumesi olarak bilinen dinler arasında en iyisi İslâm’dır, demek değildir.
Bugün Batı’da yaygın olan din kavramı da Kur’ân’ın amacı ve hedefi değildir.
Yani, Kur’ân demiyor ki,, İslâm, in­sanların özel yaşantılarının bir parçası
olarak bilinen dinler adasında en iyisidir. Kur’ân-ı Kerim’in anlatmak istediği;
Arap’lar ile dünyanın diğer bölgelerinin insanları için falanca yüzyıla kadar,
veya başka bir deyişle, sanayi devrimi öncesine kadar kabul edilen hayat
tarzları arasında en iyi­sinin İslâm olduğu da değildir. İslâm’ın demek istediği
şudur: “Allah’ın nazarında ve katında, her devirde, bütün insan soyu için, bütün
yeryüzün­de en uygun ve en gerçek hayat tarzı İslam’dır”[1].

Şimdi “İslâm” kelimesini ele alalım. Arapçada bunun mânâları,
teslim olmak, silahı bırakmak, itaati kabul etmek, kendini adamaktır. Fakat
dik­kat ederseniz, Kur’ân-ı Kerim’de sadece “İslâm” değil, “el-İslâm” kelimesi
kullanılmıştır. Nasıl ki İngilizcede “a” yerine “the” belli ve bilinen bir şey
için kullanılırsa, burada da “El” eki aynı anlamda kullanılmıştır. Yani bu­rada,
Kur’ân-ı Kerim, mü’minlerin herhangi bir kimseye değil, Allah (c.c.)’a teslim
olmaları, boyun eğmelerini, itaat etmelerini kastediyor. Bu teslimiyet ve itaat,
tabiat kanunlarına boyun eğmek anlamında değildir. Çünkü bazı kimseler bu
deyimden böyle bir mânâ çıkarmaya çalışırlar. Yine başka bir yanlış fikre göre;
burada, insanın kendi düşüncesi, tasav­vuru, gözlemi ve tecrübeleriyle, Allah’ın
arzusu, rızası ve isteği hakkında çıkardığı herhangi bir kavrama bağlılığını
ilân etmesi de kastedilmiyor. Burada, Kur’ân-ı Kerim demek istiyor ki; İnsanlar,
Allahu Teâlâ’nın kendi peygamberleri vasıtsıyla kendileri için gönderdiği fikir
ve hareket tarzını kabul edip fikir ve hareket hürriyetini -daha doğrusu fikir
ve hareket sap­lantılarını- terk edip, tek Allah’a teslimiyet ve itaatini ilân
etsinler. İşte Kur’ân-ı Kerim buna “el-İslâm” demektedir. Bu, aslında yeni bir
din de­ğildir. Aksine, insana yaratıldığı ilk gün Allahu Teâlâ, takip edeceği
tek doğru yolun “El-İslam” olduğunu açıklamıştı. Bundan sonra, çeşitli
devir­lerde ve çeşitli yerlerde insanların ıslâhı için ortaya çıkan
peygamberler, Allah’ın kullarını istisnasız “El-İslâm”a davet ettiler. Bu İslâm,
en son Hazreti Peygamber (a.s.)’in insanlara anlattığı dindi. Ne var ki, Hz.
Musa (a.s.)’nın taraftarları, bu dine kendilerinden pek çok şeyler kalarak bunu
Yahudiliğe, Hz. Îsa (a.s.)’nın ümmeti de aynı harekette bulunarak bunu
Hıristiyanlığa çevirdiler. Aynı şekilde, Hindistan’da, İran’da, Çin’de ve di­ğer
memleketlerde eski peygamberlerin ümmetleri, Allah’ın gerçek dinini ve hayat
düzenini unutarak karma karışık din ve inançlar icat ettiler.

8.2.2. Kur’ân-ı
Kerim’in İddiası

Bu açıklamadan soma, Kur’ân-ı Kerim’in hangi fikri savunduğu
açık­ça ortaya çıkar. Kur’ân-ı Kerim şunları söylemek istiyor:

“Allah katında, insan soyu için en doğru ve en gerçek hayat
tarzı, Yaradanına teslim olmak ve kendilerinin hidayeti için peygamberlerinin
ge­tirdiği yolu takip etmektir.”

Kur’ân-ı Kerim’in iddiası ve ileri sürdüğü fikir işte budur. Bu
davayı kabul edip etmememiz için, gereken araştırma ve incelemeleri yapmak bi­ze
düşen bir görevdir. Kur’ân-ı Kerim’in kendi iddiası lehinde ileri sürdüğü
delillere zaten ilerde bakacağız. Ama önce kendi akıl ve sağduyumuzu kullanıp bu
iddiayı kabul etmemizin gerekli olup olmadığını araştıralım.

8.2.3. Belli Bir
Hayat Tarzına Duyulan İhtiyaç

Dünyaya gelen herkesin belli bir hayat tarzını kabul etme
ihtiyacı inkâr edilmez bir gerçektir. İnsan bir dere veya nehir değildir ki,
yalağı, akış yönü, iniş ve çıkışları önceden belirlenmiş olsun. İnsan bir ağaç
de­ğildir ki, tabiat kanunlarına bağlı kalsın. İnsan bir hayvan değildir ki,
sa­dece içgüdüsü ve önsezisiyle yaşayabilsin. İnsan denen mahlûkun da bü­yük
ölçüde tabiat kanunlarına bağlı olduğu doğrudur. Fakat, o hayatının pek çok
alanlarında aklını, fikrini kullanabilir ve hürriyetinden istifade edebilir. Pek
çok açıdan, insan, hayvanların aksine, tekdüze ve şartlanmış olarak hareket
etmez. Pek çok konularda seçimini yapabilir, tercih hakkını kullanabilir. Kendi
hayatını kendi çizebilir. Ama bu hayat yolunu çizer­ken bir fikir tarzını isler
istemez kabul etmiş oluyor. Bu fikir tarzı veya düşünce şekli hem kendi
sorunlarını hem kâinatın bazı sorunlarını ve giz­lerini çözmesinde yardımcı
oluyor. Gayet tabii, tabiat insana düşünmek ve hareket etmek için bir hayli
imkânlar sunmuştur. Ama tabiatın işi her şey ve her sorunu çözümlemek değildir.
Bazı çözümler bize sunuyorsa da bunların yüzde yüz doğru olduğundan emin
olamayız. İnsanın, doğanın duyu ve duygularla zihnine sunduğu, ancak aralarında
herhangi bir denge veya uyum gözetmediği bilgi ve verileri, belli bir düzene
koyması için ilmî bir formül ve aklî bir çözüme ihtiyaç vardır. İnsanın,
tabiatın gerek­tirdiği, ama tatmin edilmeleri için medenî ve olgun herhangi bir
yol tâyin etmediği kişisel gereksinimlerini karşılamak üzere, kişisel
davranışları için bir yola ihtiyacı vardır. Bu yolda sadece bir fert gibi değil,
bir cemi­yet, bir millet ve insan camiasının bir üyesi olarak yürümesine de
ihtiyaç vardır. Böylece, istediği ve varmak için can attığı, ama tabiatın ne
belirle­diği, ne de onlara ulaşabilmek için herhangi bir yol gösterdiği gaye ve
he­deflere varması mümkün olabilecektir.

8.2.4. Hayatın
Bölünebilir Olması

Hayatın çok yönlü ve çok çeşitli bu değişik alanlarında belli
bir tavır ve tarz benimsemek kaçınılmazdır. Ama unutulmamalıdır ki, adı geçen
hayat alanları kendi başına bağımsız ve kalıcı nitelik taşımıyorlar, bu
ba­kımdan bunların birbirinden ayrı ve farklı olduğu da düşünülmemelidir.
Dolayısıyla, insanın hayatın bu çeşitli yönleri ve alanları için birbirinden
farklı yaklaşımda bulunması da düşünülemez. İnsan, bunlar için ayrı ayrı
istikamete giden yolları takip edemez. Hele, bu ayrı yolların ihtiyaçları,
işaretleri, durumları, bu yollarda yürüme şekilleri, yolculuk şartları ve
va­rılacak yerler birbirinden çok farklı olursa işler büsbütün karışır. İnsan ve
hayatın çeşitli meselelerini anlayabilmek için ilk önce şunu bilmekte fay­da
vardır. Hayat bütün yönleri ve değişik şekillerine rağmen, bir bütün­dür. Bu
bütünün her parçası, her bölümünün, birbiriyle yakın ilişkisi var­dır. Bu ilişki
öylesine derindir ki onları birbirinden ayıramayız, koparamayız. Her parçası
birbirini etkiler ve birbirinden etkilenir. Hepsinde tek bir ruh, tek bir can
vardır ve bunların hepsi birleşerek insan hayatını oluş­tururlar. Onun için,
hakikatte insanın ihtiyaç duyduğu şey birçok gaye ve hedef değil, tek bir
amaçtır. Bu tek ve büyük amaç, bütün diğer amaçlar­dan üstün olup parlak bir
yıldız gibi yükseklerde durmaktadır. Küçük bü­yük, diğer bütün amaçlar bu büyük
amaç ve hedef yanında cüz’î ve izafi mahiyette olup, bu büyük amaca varıldığı
takdirde zaten bunlara da varıl­mış olur. İnsanın birçok yola değil bir tek yola
ihtiyacı vardır ki, bu yolda hayatının bütün cepheleriyle dengeli bir şekilde
yüce hedefine erişmek için yürüyebilsin. Fikir, ilim, edebiyat, sanat, eğitim,
din, ahlâk, toplum, ekonomi, siyaset ve hukuk vs. için ayrı ayrı nizamlara
değil, tek ve geniş kapsamlı bir düzene ihtiyaç vardır ki, bütün bu insani
faaliyetler onun içinde dengeli biçimde yer alabilsin. Bu evrensel nizamda
hayatın bütün sahaları ve faaliyetleri aynı ilkelere dayalı olmalıdır. Bu
düzendekiler ge­rek fert gerekse cemiyet olarak yüce amaca varmakta herhangi bir
güçlük çekmemelidirler. Hayatın çeşitli cephe ve alanlara bölünebileceği,
karan­lık dolu cahiliyye dönemine mahsus bir düşünce biçimidir. Eğer çağımız­da
da bazı kimseler bu tür saçma sapan düşünceler taşıyorlarsa bunun iki sebebi
vardır. Birincisi cehâlet. Bilgileri kıt olan bazı zavallı kafalar bu yönde
düşünmektedirler, ki bunlar kötü niyetli olmayıp, ıslâh edilecek cinstendirler.
İkincisi pişkinlik ve küstahlık. Böyle bir davranışta bulunan­lar çıplak gerçeği
çok iyi bilmektedirler, ama insanları, yabancı “izm” ve ideolojilerin kölesi
haline getirmek için kasıtlı olarak din ile dünya işlerini birbirinden ayrı
tutmaya çalışmaktadırlar. Bu kişi ve gruplar, çeşitli ideo­lojilerin kisvesi
altında dini kötülüyor, dini özel bir mesele olarak tarif ediyor, bütün dünya
işlerinde hayvani ve şehvani düşüncelerle serbestçe hareket ederken, dinî ibadet
ve inançları koruyacaklarını iddia ediyorlar. Halbuki, bu çıkar çevrelerinin
kendi çıkarlarını korumaktan başka bir dü­şünce ve dertleri olmadığı gün gibi
aşikârdır. Üstelik bu pişkin, küstah ki­şi ve gruplar önemli bir doğa kuralını
unutuyorlar, ya da görmezlikten  geliyorlar. Her ideoloji ve düşünce tarzı -ki,
buna genel anlamda “din” de di­yebilirsiniz- hayatın bütün yönlerini ve
alanlarını kendi ruhu ve özüne gö­re değiştirebilir. Tıpkı bir tuzlada her şeyin
zamanla tuza dönüştüğü gibi.

8.2.5. Hayatın
Bölgelere ve Irklara Göre Bölünmesi

İnsan hayatının çeşitli alanlara bölünmesi ne kadar saçma ise,
coğrafi ve ırkî şartlara göre çeşitli bölümlere ayrılması da o kadar saçma ve
an­lamsızdır. İnsan, şüphesiz dünyanın muhtelif bölgelerinde yaşamaktadır ve
dünyamız gayet tabii ki, nehirler, dağlar, ormanlar, denizler ve suni coğrafî ve
siyasî sınırlar yüzünden kıta ve bölgelere ayrılmıştır. İnsanların çeşitli
ırktan ve kavimden geldikleri de bir gerçektir. Tarihi ve kültürel farklılıklar
ile gelişim süreçleri, çeşitli insan tipleri arasındaki farkı bariz bir hale
getirmiştir. Ama bu farkı esas alarak, her ırk, her millet ve her coğrafi
birimin “dini” yani hayat tarzının ayrı olması gerektiğini ileri sü­renler
yanlış bir tutum içindedirler. Diyebiliriz ki bu düşüncede olanlar sadece dış
görünüme, yüzeysel farklılıklara ve yapay bölünmelere aldanmışlardır.
Görünürdeki bu çoklukla insanlık cevherinin birliğini göreme­mişlerdir. Eğer
gerçekten bu farklar o kadar büyükse, o zaman ben diye­ceğim ki, aslında küçük
olarak kabul edilen bazı farklar daha büyüktür. Bir ülke ile başka bir ülke,
yahut bir ırk ile başka bir ırk arasındaki farkı belirlemek için si/, ne kadar
mübalağa yaparsanız yapın, bir erkek ile bir kadın, bir insan ile başka bir
insan ve hatta aynı anne-babaların evlatları arasında olan tabiat, kişilik ve
düşünce farkı gerçekten bilimsel yönden araştırılacak olursa bu farklar
öncekilerden çok daha büyük olarak karşı­mıza çıkacaktır. O zaman, dünyada her
insanın “dini” yani hayal tarzının, farklı olması gerektiğini neden iddia
etmiyorlar? Fakat eğer, şahsi, ferdi, ailevi ve milli farklar arasında aile,
cemiyet, mülcî, vatan ve ırk kavramla­rını oluşturacak ortak, birleştirici ve
kalıcı bir unsur ve bir hayat tarzı bu­labiliyorlarsa, millet, coğrafya, ülke ve
ırk çokluğu içinde, bütün insanları birleştirecek, cihanşümul bir insan
kardeşliğini meydana getirecek daha büyük ve temel bir değer ve öğe bulamıyorlar
mı? Böyle bir insan kardeş­liği kavramı, bütün insanların tek bir din ya da
hayat düzenine bağlanma­larını mümkün kılacaktır. Coğrafya, ırk ve milliyet
farklarına rağmen, bü­tün insanların aynı ve eşit olduğu bir gerçek değil midir?
İnsanların, için-de yaşadıkları tabiat kanunları aynı değil midir? İnsanın sahip
olarak yara­tıldığı organizma aynı değil midir? İnsanın diğer madde ve
mahluklardan üstün olmasını sağlayan özellikler ortak değil midir? İnsanların
tabii ihti­yaç ve istekleri aynı değil midir? İnsan nefsi olarak bilinen
düşünce, eğilim ve kuvvetler aynı değil midir? Bütün insanlarda genellikle
varolan ta­bii, psikolojik, iktisadi, içtimai ve cinsel istek, arzu ve
ihtiyaçlar aynı de­ğil midir? Bütün bu konularda İnsanlar arasında benzerlik
bulunuyorsa, insanın, insan olarak refahı ve kurtuluşu için doğru ve uygun olan
usûl ve kurallar da evrensel nitelikte olmalıdır. Bu usul ve kuralların milli,
ırki ve coğrafi olması için herhangi bir sebep yoktur. Milletler ve ırklar bu
usul­lere göre kendi özelliklerini ortaya koyabilir ve bir ölçüde kendi
yaşantıla­rını sürdürebilirler ve de sürdürmeleri lâzımdır. Fakat, insanın,
insan ola­rak yaşaması için ihtiyaç duyduğu din ya da hayat tarzı tek olmalıdır.
Akıl ve mantık, bir millet veya ulus için doğru olanın başka milletler için
yan­lış ve batıl ve bir millet için batıl olanın başkaları için hak olması
fikrinin tam karşısındadırlar.

8.2.6. Hayatın
Zamanlara Bölünmesi

Çağımızda yapılan saçmalıkların başında insan hayatının çeşitli
za­manlara bölünmesi gelir. Çok gariptir ki, bilimsel bir yaklaşım ve ortada
olan gerçekler açısından en saçma olan bu fikir en iddialı ve ısrarlı biçim­de
ortaya atılıyor. Deniliyor ki, bir devirde ve dönemde “hak” olan bir ha­yat
nizamı başka bir devirde “hatırdır. Çünkü, hayat sürekli değişen, şart­ları ve
meseleleri devamlı farklılık gösteren bir nesnedir. Bu sözler, teka­mül içinde
olduğu ve her an geliştiği belirtilen insan hayalı için söylenir. Bu iddialar,
geçmişinde kanunların arandığı, geçmiş tecrübelerinden gele­cekteki yolu çizilen
ve hakkında “insan tabiatı” diye bir deyimin icat edil­diği insan yaşamı için
ileri sürülür.

Böyle düşünenlere sormak isliyorum, kendileri insan ırkının bu
sürek­li tarihi hareket sürecinde zaman, dönem, devir ve çağları kesin olarak
be­lirleyen bir ölçü âletine mi sahiptirler? İnsan tarihinde herhangi bir dönem
bıçakla kesilir gibi ayrı sayılabilir mi ki, söz konusu dönemi başka
dö­nemlerden yüzde yüz emin olarak ayırabiliyorlar? Bu beyler, belli bir
dö­nemde insan hayatı için mevcut olan şart ve meselelerin bir başka dönem­de
tamamen ortadan kalktığını söyleyebiliyorlar mı? Eğer insan hayatı gerçekte bu
şekilde sayısız zaman birimlerine ayrılmışsa, insanların kendi hayatının bazı
zaman birimlerini büsbütün unutmaları ve hatta gereksiz bularak çöpe atmaları
gerekir. Halta geçmişin bulun zaman birimlerine sünger çekilmelidir. Çünkü bir
zaman biriminde bir insanın karşılaştığı sorun ve geçirdiği deneyimler, başka
bir zaman biriminde bütün sorun ve deneyler baştan değişeceği için rafa
kaldırılmalıdır. Bütün mesele ve tec­rübeler geçmişte kaldığı için yeni zaman
biriminde bunlardan hiç faydalanılmaz. Geçmişte geçirilen tecrübeler ve bunlara
göre geliştirilen usûller ve yapılan mücadeleler de anlamsız kalır. O halde
gelişme ve kalkınma­dan dem vurmak niye? Hayat kanununu bulmak için bu telaş
niye? İnsani medeniyet için tarihi sebep ve neticeleri aramak niye?

Kalkınma ve gelişmeden söz edilirken, bütün değişikliklere konu
olan ve bu değişikliklerde kendisini koruyarak sürekli hareket halinde olan bir
şeyin varolduğu da bilinçsizce kabul edilmiş oluyor. Hayat kanunundan
bahsedilirken, bütün bu istikrarsız durumda, değişken belirtilerde, yapılıp
bozulan şekillerde, kalıcı ve canlı bir hakikatin, kendine mahsus tabiat ve
daimi kanunlarıyla varolduğu da kabul edilmiş oluyor. Tarihten misal ve deliller
aranırken, tarihin bu upuzun yolculuğunda bin bir merhaleden geç­miş, bin bir
zahmete katlanmış ve milyonlarca yol katetmiş olan bir yolcu­nun muhakkak
kendine özgü bir kişiliği, huyu ve özelliği olduğu kabul edilmiş oluyor. Bu
yolcunun bazı özel ve beklenmedik durumlarda özel işler başarabildiği, bazen bir
şeyi kabul elliği, bazen bir şeyi reddettiği, bazen da yeni bazı şeyler için
istekte bulunduğu hükmüne varılıyor. Bu canlı hakikat, bu değişen şartların
kalıcı konusu ve tarih yolunun değiş­mez yolcusu sizin galiba “insanlık”
dediğiniz nesnedir. Fakat, yolun çeşit­li kilometre taşları, durum ve şartları,
varılacak yerleri ve bunlardan do­ğan sorunlardan söz ederken konuya öylesine
dalıyorsunuz ki, yolcuyu unutmuş oluyorsunuz? Bu ne biçim bir mantıktır? Yolun
kilometre taşlan, durumları ve şartları ve varılacak yerleri değişince, yolcusu
ve onunla il­gili bütün gerçekler de değişebilir mi? Bize sorarsanız, bu
yolcunun genel yapısında ve özünde herhangi bir değişiklik olmamalıdır ve
gerçeklen de bu dünyanın kuruluşundan beri bu yanlan değişmemiştir. Organizması
binlerce yıl öncekinin aynısıdır. Tabiatı, huyu ve mizacı aynıdır. Tabii
ih­tiyaçları aynıdır. Vasıf ve özellikleri aynıdır. Eğilimleri ve temel
düşünce­leri aynıdır. Kuvvetleri ve kabiliyetleri aynıdır. Zaafları ve
eksiklikleri de değişmemiştir. Onun için binlerce yıl önce geçerli olan
etki-tepki kuralları bugün de hiç değişmemiştir. Ona egemen olan, onu etkileyen
kuvvetler de aynıdır ve evrensel ortam da aynıdır.Bu bahsettiğimiz hususlar
dünyanın kuruluşundan bu yana zerre kadar değişmemişlerdir. Hiçbir kimse, tarih
sürecinde bu şartlar ve bunlardan doğan meseleler ve insan hayatındaki
değişikliklerin bizzat insanlığı etkilediği ve değiştirdiğini iddia edemez.
Hatta, insanla birlikte bazı ebedi hakikatlerin de değişliğini ileri süremez.
Hakikat bu iken, insan için dün nimet olan bir şeyin bugün zehir olduğu, dün Hak
olanın bugün batıl olduğu, dün kıymetli olanın bugün kıymetsiz olduğu nasıl
iddia edilebilir?

8.2.7. İnsan
Nasıl Bir Hayat Tarzına İhtiyaç Duyar

Gerçek şu ki, fertler ve cemaatler, tarih sürecinde insanlığın
özü ve bununla ilgili temel gerçekleri anlamakta yanılgıya düşmüşlerdir. Bazı
gerçekleri kabul etmek ve bazılarını anlamak konusunda hata işlemişler­dir.
İnsanların çoğu bu yanlış teşhis ve yanlış anlamaya dayanarak daha önceleri
kabul ettikleri hayat düzenlerini, zamanla ve tecrübelerle yanlış bularak terk
etmiş ve yenileri için yerleri boş bırakmışlardır. Bu maceralara bakıp bugün
dahi, İnsanlar için her devirde, sadece o devrin şartların­dan ve sorunlarından
doğan ve ancak o devrin sorunlarını çözebilecek ayrı ayrı hayat düzenlerine
ihtiyaç duyulduğu gibi yanlış hükme varılıyor. Hal­buki bu maceralar ve
maceracılığı daha objektif, daha akıllıca inceleyecek olursak, haşerat gibi çok
sayıda olan bu geçici ve istikrarsız hayat nizam­larının her devirde ve her
dönemde başarısız kalması ve değişmesiyle in­sanların sadece zaman kaybına
uğradıkları, varacakları hedefin gittikçe uzaklaştığı, yollarının tıkandığı,
kalkınma ve refah hamlelerinin kösteklendiği ve kısacası, ebedi saadetlerinin
bir hayal olduğu neticesine varırız. Aslında insan denen yaratık çok zavallıdır,
bu türlü maceralar geçirdiği için de çok acınacak durumdadır. İnsanın, bizzat
kendisini ve kendisine bağlı gerçekleri idrak edip evrensel, daimî, ebedî ve
kalıcı ilkelere daya­narak kuracağı bir hayat düzenine şiddetle ihtiyaç vardır.
İnsan bu hayat düzeniyle şimdiki ve gelecekteki bütün değişiklikleri rahatlıkla
atlatabilir, bu değişikliklerden doğan bütün güçlükler ve sorunların üstesinden
gele­bilir ve hayat yolunda şaşkın ve perişan değil, neşeli ve canlı bir şekilde
nihaî hedefine doğru yürüyebilir. İnsanın işte böyle bir “din”e veya hayat
düzenine ihtiyacı vardır.

8.2.8. Böyle Bir
Düzeni İnsanoğlu Kurabilir mi?

Bundan sonra aklımıza gelen soru şudur. Acaba insan, Allah’ın
yardı­mı olmadan, yukarıda bahsettiğimiz cinsten bir “din” veya hayat tarzını
ge­liştirebilir ve bunda başarılı olabilir mi? Bu sorunun cevabını vermek için
insanın şimdiye kadar böyle bir din icat edip etmediğini size sormayaca­ğım.
Çünkü bunun cevabı kesinlikle “hayır”dır. Bugün büyük iddialarla, kendi
dinlerini (hayat düzenlerini) tanıtmaya ve bunun için birbirini bo­ğazlamaya
çalışanlar bile, dinlerinin yukarıda bahsettiğimiz ihtiyaçları karşılayacak
mahiyete olduğunu iddia edemezler. Büyük konuşan bu kişi ve topluluklar insanın
insan olarak ihtiyaç duyduğu “ed-Din”i, var güçleriyle çalışsalar ve güç birliği
yapsalar dahi, karşımıza çıkaramazlar. Bazılarının dinleri (hayat düzenleri)
millî ve ırkî, bazılarınınki coğrafi ve sınıf­sal, bazılarının hayat düzeni
(dini) ise, daha dün geçmiş olan çağın şartla­rına göre doğduğu için bizzat
kendi düşüncelerine göre, “çağdışı” ve çöpe atılacak cinstendir. Yine bazı din
veya hayat düzenleri var ki, akıbetleri­nin yarın ne olacağı meçhuldür; çünkü
yine kendi kafalarına göre, yarınki şart ve durumlar belki de bütünüyle değişik
olacaktır. Zâten içinde yaşa­makta olduğumuz çağın asıl niteliği ve tarihi
tahlili henüz yapılmamıştır. Onun için, ben, insanın böyle bir evrensel, kalıcı
ve geniş kapsamlı bir din veya hayat düzenini başarıyla kurup kurmadığını size
sormuyorum. Be­nim sormak istediğim, böyle bir dinin gelecekte başarılı olup
olmayacağı­dır; yani, insan böyle bir düzen kurabilir mi ve kurarsa başarı şansı
ne ola­caktır?

Bu çok önemli bir sorudur ve bunu sathî bir şekilde
geçiştirenleyiz. Bence bu, insan hayatının kaderiyle ilgili en hayatî sorulardan
biridir. Bu sebeple, kurulmak ve hazırlanmak istenen şeyin asıl mahiyetinin ne
oldu­ğunu ve bunu gerçekleştirebilecek bir kişide ne gibi özelliklerin aranması
gerektiğini çok iyi bilmek zorundayız.

8.2.9. “Ed-Din”in
Mahiyeti

Yukarıda, insanın şiddetle ihtiyaç duyduğunu açıkladığımız “ed-Din”,
öyle sanıldığı gibi, her devirde ve her türlü şartlarda, en küçük ayrıntıları­na
ve en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün sorunların çözümünü içe­ren bir ilke ve
kanunlar manzumesi ile hayat düzeni değildir. Benim kas­tettiğim, bir takım
ebedi, evrensel ve daimi genel usûl ve kanunları ihtiva eden dindir. Bu din, her
türlü şart ve ortamda insanlara yol gösterebilir, insanların fikir ve felsefesi
ile gayret, mücadele ve çalışmalarının yönünü belirleyebilir, zaman, enerji ve
para kaybına yol açabilecek yanlış tecrübe ve maceralardan kendilerini
koruyabilir.

Bunun için gerekli olan ilk şey, insanın bu kâinat ve onun
hakikati ve bu kâinatta kendisinin durumunun ne olduğu hakkında tam bilgi
-tahmin ve kıyas değil- sahibi olmasıdır.

İkinci olarak, insan, bu dünyadan sonra da öbür dünyada hayatın
olup olmadığı, dünyadaki hayalın, insan hayatının sadece başlangıcı ve bir
par­çası olup olmadığı ve hayat yolculuğunun doğumdan ölüme kadar mı yoksa
bundan sonra da mı devam ettiğini bilmek -tahmin etmek veya zan­netmek değil-
zorundadır.

Ayrıca, insan için gerçekten insan hayatının varmak istediği
doğru bir hayat hedefinin belirlenmesi -arzu edilmesi değil- kaçınılmazdır.
Sanki insan bu büyük ve yüce hedef için doğmuştur ve her fert, her cemaat, her
millet ve bütün insanlığın her türlü gaye ve hedefleri, her devirde ve her
dönemde, buna tabi olarak, dengeli ve uyumlu bir biçimde birleşebilir,
gerçekleşebilir.

Buna ilâveten, insanın, tabiatın bütün vasıflarıyla intibak
edebilen ve her türlü durumlarda hem teorik, hem pratik olarak geçerli olan
sağlam ve cihanşümul ahlâk kurallarına ihtiyacı vardır insan bu kurallara göre
kendi kişiliğini, karakterini inşa edebilir, bunların ışığı altında hayat
yolunun her dönemecinde karşılaştığı engelleri aşabilir, tehlikeleri atlatabilir
ve hiçbir zaman, şart ve durumların değişmesiyle bu kuralların değişebilece­ği
fikrine kapılmaz.

Bundan sonra, insanın ihtiyaç duyduğu şey, medeniyet ve
kültürünün bazı ebedi ve değişmez usulleri için temel teşkil edebilecek kurallar
ve usûllerdir. Bu kural ve usûller, insan toplumlarının tabii ihtiyaç ve
psiko­lojilerini göz önünde bulundurduğu için gereksiz fazlalık, eksiklik ve
aşırı­lığa imkân bırakmazlar. Bunlar bütün insanların genel eğilimi ve
çıkarla­rını korurlar. Bunlara bağlı kalınarak, insan hayatının her alanı
düzeltile­bilir, tamamlanabilir ve geliştirilebilir.

İnsanın bundan sonra ihtiyaç duyduğu husus, bireylerin
karakteri, top­lumların davranışı ve fertler ile cemiyetin gayret ve
mücadelelerini birleş­tirip doğru istikamete koyacak, kötü yola girmesini
önleyecek bir takım sınırlama ve kısıtlamalardır. Bunlar bir bakıma hayat
yolunun işaret levhalarıdır ki her noktada, her virajda ve dolambaçlı zeminde
yolcu ve sürücüleri ikaz edebilsinler.

İnsanın bazı amelî ve tatbiki kaide ve yöntemlere de ihtiyacı
vardır. Bunlar mahiyet itibariyle daimî ve evrensel tatbike lâyık olup, “ed-Din”de
tâyin edilmiş olan hayat değerleri, amaçları, ahlâk usulleri, medeniyet
ku­ralları ve faaliyet sınırlarına insan hayatının daima bağlı kalmasını
sağla­malıdırlar.

İşte kurulması istenen “din” veya “düzen” budur. Biraz düşünün,
böy­le bir “ed-Din”i insan kendi kendine kurma imkânlarına sahip midir?

8.2.10. İnsanın
Sahip Bulunduğu İmkânlara Bir Bakış

İnsanın, “din” ve “hayat düzeni”ni belirleme ve geliştirmesi
için sahip bulunduğu imkânlar dörtten fazla değildir. Birincisi, istek veya
arzu, ikin­cisi akıl, üçüncüsü müşahede ve tecrübe, dördüncüsü de geçmiş
tecrübe­lerin dosyası veya tarih. Galiba bundan başka beşinci bir imkânın da var
olduğu söylenemez. Bu dört imkânı istediğiniz kadar araştırın. Bunlar “ed-Din”in
bulunmasına veya kurulmasına yardımcı olabilirler mi? Ben ömrümün büyük bir
bölümünü bu uğurda, bunu araştırmakla geçirdim ve sonunda şu neticeye vardım: Bu
imkânlar ve yollar, “ed-Din”in icat edil­mesine yardımcı olamaz la ki,
insanlardan üstün bir lider ve önder “ed-Din”! getirsin. Bu imkânlar işte o
zaman “ed-Din” veya hayat düzeninin anlaşılması, değerlendirilmesi, tanınması ve
ona göre pratik usûl ve ka­nunların geliştirilmesine yardımcı olabilirler.

8.2.10.1. Arzu, İstek

Önce arzu, istek ve dileği ele alalım. Bunlar insana yol
gösterebilir mi? Şüphesiz dilek ve istek insanı harekete geçiren önemli bir
etkendir. Fakat tabiatı itibariyle taşıdığı zaaflar, bunların rehber olmasını
imkânsız kılmaktadır. Kendi başına insana yol göstermesi şöyle dursun, bunlar
akıl ve ilmi de kötü yola sürüklemiş, olumsuz yönde etkilemişlerdir. Arzular ne
kadar terbiye edilirse edilsin, serbest bırakıldığı ve karar hakkı kendile­rine
verildiği zamanlarda %99 yanlış sonuçlar ortaya çıkmıştır. Zira kendi
tabiatındaki zaaflar yüzünden, arzu ve istekler daima acele hareket etmeye ve
kısa yoldan neticeye varmaya yatkındırlar. Bu ister bir ferdin, bir sını­fın
isteği ve arzusu ister Russo’nun “umumi irade” olarak tabir ettiği istek ve
arzular olsun, hiçbiri “ed-Din”in kurulmasına yardımcı olacak nitelikte
değillerdir. Nihai meselelere, örneğin insan hayatının hakikati, kıymeti ve
gayesine gelince, insan arzu ve istekleri bunlara zerre kadar yardımcı
ola­mazlar.

8.2.10.2. Akıl

Şimdi aklı ele alalım. Aklın bütün meziyet ve selâhiyetlerini
kabul ediyorum. İnsan hayatındaki önemi ortadadır. İnsanda, akdin büyük bir yol
gösterici güç olduğu da bir gerçektir. Şimdi, “ed-Din”in insan için nasıl ve
kimin aklını belirleyeceğini bir yana bırakalım. Bu akıl Ahmed’in mi, Mehmed’in
mi, bütün insanların mı, belli bir grubun mu, bu çağın insanla­rının mı, geçmiş
zamandakilerin mi, yoksa gelecek zamanın insanlarının mı olacak? Bu soruya cevap
aramaktansa ben şu soruyu sormayı tercih ediyorum. “İnsan aklı”nın malum
kapasite ve sınırlarını bildiğimiz halde, bunun “ed-Din”i kuracağından emin
olabilir miyiz? Bilindiği gibi, aklın bütün kararları, ancak duyuların kendisine
sunduğu malzeme ve deliller üzerine verilir. Duyular yanlış bilgi ve veriler
sunarsa o da yanlış kararlar verir. Malzeme eksik olunca karar da eksik olur.
Öyle konular ve alanlar vardır ki onlarla ilgili olarak duyular, akla hiçbir
bilgi ve veri sunamazlar. Bu gibi durumlarda akıl, terbiye edilmiş ve
kültürlüyse herhangi bir karar vermez, ama terbiyeden yoksun olursa karanlıkta
yürüyen bir yolcu gibi yalan yanlış tahminler yürütür. Bizzat kendisi duyu ve
duygularının esiri olan ve birçok zaaf ve sınırları olan akıldan, insan soyu
için “ed-Din”i kurması beklenebilir mi? Sonra, “ed-Din”in kurulması öyle “nihai
meseleler”e bağlıdır ki, duyular bu konuda akla hiç yardımcı olamazlar. Şimdi bu
nihai meseleler ve ebedi gerçekler, olur olmaz tahmin ve kıyaslarla mı
belirlenecekler? “ed-Din”in yaratılması için lazım olan ebedi ve kalıcı ah­lâkî
değerleri tayin etmek için duyulara güvenemeyiz. Çünkü bunlar bu hususta çok
yanlış ve eksik veriler verebilir. “Ed-Din”in teşekkülünde ha­yali önem taşıyan
ve yukarıda bahsettiğimiz unsurlar hakkında da duyular tamamıyla doğru ve
güvenilir malzeme veremezler. Bu malzeme olma­yınca da akıl evrensel, mükemmel
ve geniş kapsamlı bir din veya hayat düzeni meydana getiremez. Ayrıca, akıl
daima arzu, irade ve istekler ile yakın ilişki içindedir. Arzu ve irade sık sık
akıl ile çatışıyorsa da zaman zaman ona galip gelip, istediğini yaptırmaktadır.
Yani, aklın kararlan her zaman doğru ve akla yatkın değildir. Bir an için aklın,
duyuların kendisi­ne sağladığı bütün veri ve bilgileri iyi kullandığını kabul
etsek bile, pek çok konudaki çaresizliği, başkalarına bağımlılığı, kendi
içindeki zaafları ve eksiklikleri nedeniyle “ed-Din”in kurulması gibi muazzam
bir görevin kendisine verilmesi düşünülemez.

8.2.10.3. Bilimsel
Gözlem ve Deneyimler

Şimdi üçüncü imkânı ele alalım; yani müşahede ve tecrübe ile
kazanı­lan ilmi -ki buna kısaca “fen” deriz-. Ben, fen veya bilim ve
teknolojinin önem ve yararlarını bilen herhangi bir fen talebesinin gerisinde
değilim. Ve bu faydalı bilim dalını küçük görmek gibi bir eğilimde de
değilim­dir. Fakat bunun önem ve yararlarını belirtirken objektif davranmalıyız,
mübalağaya kaçmamalıyız. Bu ilmi, günahları ve sevaplarıyla bilmeli, gerçeklere
göz yummamalıyız. Bu ilmin bazı sınırlarını ve eksik yanları­nı unutup, bunun
hemen hemen her şeyi etkiler durumda olduğunu iddia etmek bilgisizliktir. Beşeri
ilimlerin hakikatini bilenler şunu da iyi bil­meliler ki, bunlar nihai meseleler
ve nihai hakikatleri bilmek ve kavra­mak şöyle dursun, o hakikatlerin
sınırlarına bile ulaşamazlar. Çünkü bu ilimler insanın ortaya koyduğu ilimler
olduğu için kendi varlığında mev­cut olan zaaf ve sınırları da aynen
taşımaktadır. İnsan, bazı insanüstü ve ulvî gerçeklere varma imkânlarına sahip
değildir. Bunları ne doğrudan doğruya gözleyebilir ne de gözlem ve deneyimlerine
dayanarak “ilmi” “bilimsel” veya sağlıklı kararlara varabilir. Sonuç olarak,
daha ilk aşama­da “ed-Din” veya insan düzeninin kurulması için gerekli olan
insanüstü, ilâhî ve ulvî meselelerin çözümü konusunda fen ilmi yaya kalır.
Bundan sonra, ahlâk kuralları, medeni usuller ve insanların kötü yollara
düşmele­rinin önlenmesi gibi, “ed-Din”in diğer unsurlarının, fen ilmiyle
belirlenip belirlenmeyeceği sorusu vardır. Ama biz hangi kişi veya topluluğun
hangi devirde bu ilimle bunu yapacağı sorununu bir yana bırakıp önce şu soruya
cevap verelim. Bilimsel açıdan böyle bir işi başarmak için vazgeçilmez şartlar
nelerdir? Bu şartların birincisi, insanın bu dünyada bağlı olarak ya­şadığı
bütün tabiat kanunlarını bilmektir. İkincisi, insanın bizzat kendisiy­le ilgili
bütün ilimleri, yani beşeri ilimleri kavramasıdır. Yalnız bu değil, bu beşerî
ilimler mükemmel ve noksansız da olmalıdır. Üçüncü olarak, ta­biat kanunlarıyla
ilgili bütün bu bilgiler ve beşeri ilimler birlikte bulunup, mükemmel ve eşsiz
bir kafa bunları belli bir düzene koymalı ve bunlardan en isabetli neticeleri
çıkarıp, insanın ahlâkî değerlerini, medeniyet kuralla­rını ve kötü yola
sapmasını önleyecek sınırlarını tâyin etmelidir. Bu şart­lar ne bugüne kadar
yerine getirilmiştir ne de bundan 5000 yıl sonrasına kadar yerine getirilmesine
imkân vardır. Belki de insanlığın son nefesini vermesinden bir gün önce böyle
olabilir, ama o zaman neye yarar? Gördü­ğünüz gibi bu hususla başka sorular
sormaya ve kafa yormaya gerek yok­tur.

8.2.10.4. Tarih

Son olarak, geçmiş sorun ve olayların dosyası diye bilinen tarih
ilmini ele alalım. Bu bilim dalının da ehemmiyeti ve faydalarının idraki
içinde­yim. Ama ben diyorum ki ve siz de biraz düşünürseniz diyeceksiniz ki: “Ed-din”
gibi muazzam bir işin başarılması için bu ilim de yetersizdir. Geçmiş meseleler,
İnsanlar ve olaylarla ilgili bilginin, tarih yoluyla bize, doğru, sağlıklı ve
eksiksiz ulaşıp ulaşmadığını sormayacağım. Geçmiş olayların ışığı allında “ed-Din”
veya hayat nizamını kurma görevinin, in­san ırkının hangi parlak kafasına
verileceğini de sormayacağım. Bu kafa Hegel’inki mi olmalı yoksa Marx’ınki mi?
Yoksa başka birinin mi? Benim sormak ve bilmek islediğim şudur. Geçmişin dosyası
ya da tarih, geçmişte ve çağımızda “ed-Din”i kurabilmiş midir, ya da bunun için
gereken mal­zemeleri bize sunabilmiş midir? Gelecekte de böyle yapmasına imkân
var mıdır? Ne diyelim; belki de gelecekte doğanlar böyle bir günü görecekler­dir
ama, tarih ilminin şimdiye kadar bizi bu hususta ümitlendiren en kü­çük bir
müsbet neticesini görmedik.

8.2.11. Ümit
Kırıcı Sonuçlar

Yukarıdaki satırlarda küçük işaretlerle anlattığım hususlarda
sanırım herhangi bir ilmi hata ya da tartışma yanlışlığı yapmadım. İnsanın sahip
bulunduğu bu imkânları araştırmak, yorumlamak ve tahlil etmek konu­sunda
izlediğim yol ve yaptığım teşhis doğruysa, o zaman insanın imkân­larının,
görünürde hayli geniş olmasına rağmen kısır, eksik, sınırlı ve etki­siz olduğu
hükmüne varırız. Bu tahlil ve değerlendirme gösteriyor ki, in­san bu yetersiz
imkânlar ile olsa olsa “istikrarsız, sağlıksız, yanlış, geçici, zamana bağlı ve
mahalli dinler” geliştirebilir ama “ed-Din”i asla. Bu iş geçmişte de zordu ve
şimdi de zordur. Geleceği de pek parlak değildir.

Şimdi, Allah’ı inkâr eden dinsiz ve Allah’sızların ettiği gibi
eğer in­sanlara yol gösterecek bir tanrı yoksa, en iyisi, İnsanlar intihar
etmelidir­ler. Rehberi olmayan, doğru yolu bulmak için kendisinde de herhangi
bir malzeme bulunmayan bir yolcunun sermayesi ümitsizlikten başka ne ola­bilir
ki? Bu yapayalnız ve çaresiz kalan yolcunun iyiliğini düşünen bir ki­şi, başını
bir kaya parçasına çarpıp hayatına son vermekten başka kendisi­ne herhangi bir
nasihat verebilir mi? Fakat, şüpheci zihniyete sahip olan bazı sözde aydın,
filozof ve bilim adamlarının dediği gibi: ‘Allah var, ama bu insanlara doğru
yolu göstermiyorsa, bu daha da tehlikeli bir düşünce tarzıdır. Kâinatta varolan
her madde ve mahlukatın ihtiyacını en küçük ayrıntılarına kadar düşünen ve
doğumları, büyümeleri ve gelişmeleri için gerekli olan her imkânı sağlayan bir
Allah’ın, insanın duyduğu bu belki de en büyük ihtiyacı karşılamadığı
düşünülebilir mi? Eğer Allah gerçekte (haça) böyle bir hala yapmışsa, O’nun
yarattığı dünyada yaşamak bir çile ve bir eziyettir. Bundan daha büyük bir
kayıp, eziyet ve felâket düşünüle­bilir mi? Böyle bir durumda, yoksullar,
mazlumlar, hastalar, sefiller ve ca­hillerin haline acınmaktansa bütün bir
insanlığın büyük kaybı, talihsizliği ve zavallılığı için göz yaşı akıtılmalıdır.
Çünkü bu insanlık bin bir acı çek­miş, bin bir güçlüklerle karşılaşmıştır. Hayat
yolunun her dönemecinde ge­çenlere hayran hayran çaresizlik içinde bakmış,
defalarca yönünü değiş­tirmiş, yüzlerce kez ayağı takılmış, düşmüş, yine
kalkmış, yine düşmüş, fakat hayatın gayesini, gideceği hedefi tayin edememiştir.
Düşünün bir kerre, insanı dünyaya getiren Allah, bütün bunları görüyormuş ama
kılını bile kıpırdatmıyormuş. O, meğer sadece insanı yaratmakla ilgilenmiş, ama
kendi eserinin acıklı halini düzeltecek gücü yokmuş, yada bunu yap­mak
istememekteymiş…

8.2.12. Son Ümit
Işığı

Bunun tam aksine, Kur’ân-ı Kerim karşımıza bambaşka bir tablo
çı­karmaktadır. Kur’ân-ı Kerim diyor ki, Allahu Teâlâ sadece “Yaratan” (Hâlık)
değil, “Yol gösteren” (Hâdî)dir de. Allah mevcutlar aleminde her­kese ve her
şeye, tabiatına uygun olarak hidâyet vermiştir. Kur’ân-ı Ke­rim’e göre, Cenab-ı
Hak önce her şeye şekil verdi, sonra hidayet verdi. Bu buyrukla ilgili delil
arayanlar bir karınca, bir sinek ve bir örümceği elleri­ne alıp
incelemelidirler. Bu küçük haşarat ve hayvanlara yol gösteren Al­lah, insanlara
da hidayet vermektedir. Bu sebeple, insanın yapması gere­ken şey, isyandan
vazgeçip Allah’a teslim olmak ve boyun eğmektir. İn­san, Allah’ın, peygamberler
vasıtasıyla gönderdiği mükemmel, noksansız ve harika hayal düzeni ve “ed-Din”
ile ilgili hidâyeti kabul etmelidir.

Şimdi bakın, bir tarafla, insanların sahip bulunduğu kuvvet ve
imkânların tarafsız ve ilmî tahlilinden çıkan sonuç vardır, diğer tarafta da
Kur’ân-ı Kerim’in bu iddiası vardır. Biz ya bu iddiayı kabul etmeliyiz, ya da
kendimizi sonsuz umutsuzluğa bırakmalıyız. Aslında,”ed-Din”in elde edilmesi için
mutlaka iki yol vardır diye bir kural yoktur. Bunu biz sadece mevzuu açmak için
anlattık. Ne demişler, aklın yolu birdir. Burada da du­rum aynıdır. “Ed-Din”e
giden yol sadece “tek”tir”. Seçim hakkı sadece, bu yolu seçmek veya buna göz
yumup, sonsuz karanlığa ve umutsuzluğa düşmeyi kabul çimekle ilgilidir.

8.2.13. Kur’an-ı
Kerim’in Delilleri

Buraya kadar yaptığımız bahsin ana noktası, refah ve
kurtuluşumuz için hidâyetin ancak Allah’tan geldiğini kabul etmemiz olmuştur.
Yani, kâfir olup rezil, bedbaht ve perişan olmak islemiyorsak, müslüman
olma­lıyız. Müslüman olmaktan başka çaremiz yoktur. Fakat Kur’ân-ı Kerim’in bu
hususta sunduğu deliller öyle basit ya da önemsenmeyecek cinsten de­ğildir.
Bunlar kaliteli, seviyeli ve objektif delillerdir ve kerhen ya da is­temeyerek
değil, rızaen ve memnuniyetle müslüman olmamızı mümkün kılarlar. Kur’ân-ı
Kerim’in bu hususta ileri sürdüğü delillerden şu dört tanesi çok önemlidir,
çünkü bunlar defalarca tekrarlanmıştır.

a) İnsan için âncak İslam doğru ve uygun bir din veya hayat
tarzıdır. Bu din, hakikatlere uygun ve tabiatın bir ihtiyâcıdır. Bunun dışında
kabul edilen her hayat tarzı yanlış ve bâtıldır.

“Onlar Allah’ın dininden başka din mi isterler? Halbuki, O’na
gök­lerde ve yerde olanlar ister istemez boyun eğmiştir. Nihayet, O’na
döndü­rülüp götürüleceklerdir”. (Al-i İmrân; 83)

b) İnsan için en doğru hayat düzeni budur, zira hak budur ve
adâlet kuralları da bunu gerektirmektedir.

“Rabbiniz O Allah’tır ki, altı günde gökleri ve yeri yarattı.
Sonra arz üzerinde hükümrân oldu. Gece ile gündüzü örter. Ve gece gündüzü takip
eder. Güneş, ay ve yıldızlar (O’nun) emrine müsahhardırlar. Haberin ol­sun ki,
yaratmak da emir de O’na mahsustur. Alemlerin Rabbi olan Al­lah’ın şanı ne
yücedir.”, (A’râf; 54)

c) İnsan için ancak bu davranış ve tutum doğrudur. Çünkü bulun
haki­katlerin doğru bilgisine ancak Allah sahiptir ve her konuda ancak o
hata­sız hidâyet verebilir.

“Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli değildir”.(Al-i İmran;
5)

“Yarattıklarının önünde ve arkasında olanı (geleceklerini ve
geçmiş­lerini) bilir. İnsanlar O’nun ilminden, O’nun islediğinden başkasını
kav­rayamazlar. Kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır”. (Bakara; 255)

“De ki: Hidayet Allah’ın hidâyetidir”. (En’âm; 71)

d) İnsan için tek doğru yol budur. Çünkü bunun dışında adâlet
sağla­mak mümkün değildir. Bunun dışında takip edilen her yol zulüm ve baskı
yolu olacaktır.”

“Allah’ın hududuna tecavüz eden muhakkak kendisine zulüm etmiş
olur”. (Talâk; 1)

“Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zâlimlerin ta
kendileridir”. (Mâide; 45)

Kur’ân-ı Kerim, tek Allah’a itaat konusunda işte bu delilleri
ileri sürü­yor ve herkesin O’nun hidayetine göre hareket etmesini istiyor.

8.2.14. İlâhi
Hidayeti Ölçme Usûlü

Daha ileriye gitmeden, burada insan aklına gelebilecek bir
soruya ce­vap vermek istiyorum. Zâten bu soru, benim araştırmalarım ve Hakk’ı
ara­yışlarım sırasında da sık sık karşıma çıkmıştır. Bu soru da şudur. Biz, “bu
din Allah tarafından size gelmiştir” diyen herkese inanmalı mıyız? Onun
getirdiği dini sorgusuz-sualsiz kabul etmeli miyiz? Eğer kabul etmemiz
gerekmiyorsa, bu tür iddiaları ölçmek için bizde ne gibi imkânlar vardır? Bizde
insanın yaptığı ile Allah’ın gönderdiği dinler arasında ayırım yap­mak için ne
gibi ölçüler vardır? Bu konu etraflıca bir bahsi gerektirmekte­dir. Ama ben
burada bazı kısa işaretlerde bulunmak istiyorum. Kanaatim­ce, “insan yapısı bir
din” ile, “ilâhi hidayet”i, birbirinden ayırmak için dört usûl vardır.

1) İnsan yapısı bir dinin, beşerî ilmin bazı zaaf ve
eksikliklerinin ya­nı sıra, sınırlamalarının da etkisinde kalması muhakkaktır.
Buna karşılık, ilahî hidayetin “ebedî gerçekler”i yansıtmanın yanı sıra, daha
ilk bakışta, “sonsuz ve doğru bilgi”nin öğelerini taşıdığı da belli olur. Allah
tarafından olan bir şey, herhangi bir çağda ortaya konan bilimsel veri ve
gerçeklerle ters düşmeyecektir. Böyle bir eseri yaralanın herhangi bir noktayı
unuttu­ğu iddia edilemez. Bu araştırma usûlünü kullanırken önemli bir hususu
unutmamalıyız. “İlim” ile “ilmî tahmin” ve bilimsel kuram veya kav­ramlar
arasında çok fark vardır. Bazı devirlerde beyinlere hâkim olan
ilmî tahmin ve bilimsel kuram veya kavramlar, yanlışlıkla “ilim” veya “bilim”
derecesine çıkarılmış oluyorlar. Halbuki, bunların doğruluk dere­cesi %50’dir;
yani aynı zamanda yanlış olma ihtimalleri de vardır. Bilim­lerin tarihini
inceleyecek olursak, çok az ilmî tahmin ve kıyasların gerçek “bilim” veya
“bilgi” haline geldiğine şahit olacağız.

2) İnsan yapısı bir din veya insanın yarattığı fikrin ikinci
önemli zaafı “dar görüşlü” olmasıdır. Bunun aksine ilâhi fikir “geniş görüşlü”,
geniş kapsamlı ve açık tavırlıdır. İlâhi fikirden doğan bir eseri görür görmez,
yaratıcısının ezelden bütün kâinatı gördüğü, bütün ebedi gerçekleri bildiği
sonucuna varırsınız. Bu bakımdan, bunun yanında en büyük filozof, düşü­nür ve
fikir adamının görüşü bile bir çocuğun görüşü gibi kalır.

3) İnsan fikrinin bir hatası da elemanları olan akıl, hikmet ve
felsefe­sinin genellikle, irâde, arzu ve hevesin etkisinde kalmaları, hatta
onlara “bağımlı” ve mağlup olmalarıdır. Bunun aksine, İlâhi ve ulvî fikirde
akıl, mantık, hikmet ve zekâ öylesine “bağımsız” ve “tarafsız” şekilde
duruyor­lar ki, hiçbir zaman, duyu, duygu, arzu ve irâdeye yenik düşmedikleri
he­men belli olmaktadır.

4) İnsan fikrinin bir başka eksikliği de, bazı insanî zaafları
aynen yan­sıtmasından ileri geliyor. Bu fikre göre kurulacak bir dinde ister
istemez, “taassup”, “taraflılık”, İnsanlar arasında akla uygun olmayan
“eşitsizlik” ve “adaletsizlik” gibi unsurlar bulunacaktır. Her insanın bazı
zaafları, özel merakları ve eğilimleri vardır ve ne kadar tarafsız ve objektif
davranmaya çalışırsa çalışsın, bu gibi hareketlerde bulunması kesindir. Buna
karşılık, ilâhî fikir ve yol, türlü insanî zaaf ve eksikliklerden uzaktır.

İşte bu usûllere göre, herkesin Allah tarafından gönderildiğini
iddia ettiği dinin ölçüsü sudur. Eğer bu dinlerden biri, insan fikrinin yukarıda
sıraladığım zaaf ve eksikliklerini taşımıyor, aksine evrensel bir niteliğe sahip
bulunuyorsa, onu “ed-Din” olarak kabul etmeniz için herhangi bir mania yoktur.

8.2.15. İman
Etmenin Şartları

Başta söylediğim gibi, İslâm demek, “Allah’a teslim olmak, boyun
eğ­mek ve adanmak” demektir. Bir yandan teslim olacaksınız, boyun eğecek­siniz
ve silahı bırakacaksınız, bir yandan da isyan edeceksiniz, istediğiniz gibi
hareket edeceksiniz, büsbütün bağımsız ve özgür olmak isteyeceksi­niz. Olmaz
böyle şey. Bu sadece İslâm’a mahsus değildir. Aksine, hangi dine tabi olursanız
olunuz, şahsiyetinizi ona tamamıyla adamaya mecbur­sunuz. Hiçbir şeyinizi
keyfinize göre istisna bırakamazsınız. Allah’a tes­lim oldunuzsa, bu teslimiyet
ve imanın gereği olarak her şeyinizle “ed-Din”e adanmalısınız. İmanın gereği
odur ki gönül ve kafanızın dini bir ol­malıdır; göz ve kulaklarınızın dini bir
olmalıdır; el ve ayaklarınızın dini bir olmalıdır; mide ve gözlerinizin dini bir
kalem ve dilinizin, mesai ve çabalarınızın, gayret ve hareketlerinizin dini tek
olmalıdır; sevgi ve nefre­tinizin, dostluk ve düşmanlığınızın, kısacası, her
şeyinizin dini tek olmalı-dır.Bu din tabii ki ayrı ayrı ve parça parça
olmamalıdır. Bütünüyle sizi kapsayan “tek bir din” olmalıdır. Kendi şahsiyetiniz
ve kendinizle ilgili şeyleri dinden ne kadar uzak ve müstesna tutarsanız,
imanınız o kadar za­yıf demektir. Doğruyu, dürüstlüğü seven herkes imanındaki bu
zaafı, bu yalanı gidermek için canla başla çalışmalıdır.

Sonra, şunu da unutmayalım ki, insan hayatı bir bütündür,
bölünmez bir bütün… O halde insan hayatının tümü için tek bir din olmalıdır.
Aynı anda iki-üç dine tâbi olmak, imanın zayıf ve fikrin şaşkın oluşunun bir
de­lilidir. Bir dinin, “ed-din” olarak kabul edilmesinden sonra imanın bazı şart
ve icaplarını yerine getirmelisiniz. Hayatınızın her alanının dini bu
ol­malıdır. “Ed-Din” sizin sadece özel bir meseleniz değildir. Bu dinin,
evi­nize, iş yerinize, okulunuza ve dükkânınıza girmesine herhangi bir şey mani
olmamalıdır. Sadece kendiniz değil, çoluk çocuklarınız da buna tabi
olmalıdırlar. Caminiz, medreseniz, mektebiniz, işiniz, ticaretiniz,
cemiye­tiniz, milletiniz, siyasetiniz, ekonominiz, eğitiminiz, kültürünüz,
medeni­yetiniz, sanat ve edebiyatınız bu dine tabi olmalıdırlar.

İman etmenin bir gereği de “ed-Din”in nimetlerinden başkalarını
mahrum bırakmamaktır. Nimetlerinden faydalandığınız bu dini hemcins­lerinizin de
istifadesine sunmalısınız. Gayretiniz ve mücadeleniz, bunu bütün dünyanın dini
haline getirmeye yönelik olmalıdır. Nasıl ki, Hakk’ın tabiatı Bâtıl’a galip
gelmektir, Hakk’a tapmanın icabı da Hakk’ı bildikten ve öğrendikten sonra bunu
Bâtıl’a galip kılmak için uğraşmaktır. Batıl’ın dünyanın her tarafına
yayıldığını ve insanları cehalete ve dalâlete sürükle­diğini gören bir
“hakperest” bu durumu değiştirmek için en ufak bir hare­kette bulunmuyorsa,
demek ki imanı ve Hakk’a bağlılığı ya lâftan ibaret­tir, ya da kendisi derin bir
uykudadır. Böyleleri ellerini çabuk tutmalıdır­lar, zira bu derin uyku, ölüm
sessizliğine de dönüşebilir!

8.3. İSLÂM İLE CAHİLİYYE[2]
ARASINDAKİ ÇEKİŞME

Dünyada insan hayatıyla ilgili herhangi bir yasa çıkarılması söz
konu­su olduğu zaman, işe ilk önce metafizik ya da doğaüstü sorunlarıyla
başla­mak gerekir. Hayat ile ilgili herhangi bir plân hazırlanması söz konusu
olunca, insan hakkında ve insanın içinde yaşamakla olduğu evren hakkın­da kesin
ve açık bilgi olmadıkça bir yere varılamaz. İnsanın bu dünyada nasıl yaşaması,
nasıl davranması ve nasıl çalışması gerekliği sorusu, aslın­da “insan nedir? Bu
evrende insanın yeri nedir? Bu kâinatın nizamı nasıl işlemektedir? Ve buna insan
nasıl intibak etmelidir?” gibi sorularla yakın­dan ilgilidir. Bu sorulara cevap
olarak önerilecek her çözüm aynı zamanda bir ahlâk anlayışını da ortaya koyar.
Bu ahlâk anlayışı daha sonra insan hayatının çeşitli yönlerini ve alanlarını
oluşturur. Aynı kalıba göre bireysel karakterler, toplumsal ilişkiler ve
davranışlar ve bunlarla ilgili kanun­lar şekillenir ve nihayet, medeniyetin
bütün bir binası bunun üzerine inşa edilir. Dünyada şimdiye değin ne kadar din,
ideoloji ve düşünce akımı gelmiş ise, hepsi de kendi mizacına uygun temel bir
felsefe ve ahlâk düze­nini beraberinde getirmişlerdir. En küçük ayrıntılardan,
en büyük teorile­rine kadar, bir din, veya ideolojiyi başka birine üstün kılan
işte bu temel felsefe, ahlâk düzeni ve kısacası, hayat nizamı olmuştur. Her
hayat nizam­namesinin ruhu ve özü bu temel felsefe ve ahlâk anlayışıdır.

8.3.1. Hayatın
İzahında Dört Ayrı Yaklaşım

Küçük ayrıntılara bakmazsak insan ve kâinat ile ilgili dört
metafizik teori vardır. Dünyada mevcut bütün hayat yasa ve anayasaları bunlardan
birini benimsemişlerdir. Bunlardan birincisine “Mutlak Cahiliyye” nazari­yesi
diyebiliriz; ki özetle şöyledir.

8.3.1.1. Mutlak
Cahiliyye

Evrenin bütün düzeni bir rastlantı sonucu meydana gelmiştir.
Bunun arkasında bir hikmet, bir anlam, bir amaç aramak boşunadır. Kâinat
tesa­düfen teşekkül etmiştir, tesadüfen işlemektedir ve tesadüfen son
bulacak­tır. Evrenin bir yaratıcısı veya başka bir deyimle, Allah yoktur. Allah
var­sa da insanlarla herhangi bir ilgisi yoktur. O’nun olmaması önemli
değil­dir. İnsan da, diğer hayvanlar gibi bir yaratıktır, ki bir rastlantı
sonucu bu dünyada doğmuştur. İnsanı kimin yarattığı, niçin yarattığıyla biz
ilgilen­meyiz. Tek bildiğimiz, insanın bu dünyada bulunması bazı dilek ve
istek­leri için içgüdüsünün harekete geçmesi, bazı duyu, duygu, güç ve
yete­neklere sahip olması ve bazı ihtiyaçlarını karşılamak için elindeki bütün
imkânlarını kullanmasıdır. O halde, insanın, varoluşunun sebebi, tabiatı­nın
içgüdüsel isteklerini ve ihtiyaçlarını karşılamaktan başka bir şey de­ğildir.
Elindeki imkânlara gelince, bunların işi, hayvanî ihtiyaçlarını tat­min etmenin
en iyi yollarını bulmasına yardımcı olmaktan başka bir şey değildir.

İnsandan üstün ve insanın ötesinde herhangi bir ilim kaynağı ve
hidâ­yet pınarı yoktur. Dolayısıyla, bunlardan hayat kanunlarını düzenlemek için
ilhâm alması söz konusu değildir. İnsan, kâinatta varolanlar ve çevre­sinde olup
bitenleri ile içinde bulunduğu şartlar, ortam ve tarihle geçirdiği tecrübelerin
ışığı altında kendisine bir hareket plânı hazırlamalıdır.

İnsanın tâbi olduğu herhangi bir ulvî saltanat ve hakimiyet
gözle görülmüyor. Bu sebeple, insan doğaüstü ve insanüstü herhangi bir kimseye
karşı bir sorumluluk taşımıyor. Tabiat itibarıyla hür ve bağımsızdır.
So­rumluluğu varsa sırf kendisine aittir, ya da bağlı bulunduğu aileye, toplu­ma
ve devlete.

Ahiret diye bir şey yoktur. Dolayısıyla, öbür dünyada hesaplaşma
da yoktur. Ne var ne yoksa bu dünyadadır. İnsanın yaptıklarının iyisi de kö­tüsü
de bu dünyada kalacaktır. Bir şeyin doğru veya yanlış, faydalı veya zararlı
olması burada yapılan hareket ve davranışlara bağlıdır ve bunların sonucunu
herkes burada görecektir.

İnsanın “mutlak cahiliyye” keyfiyeti budur. Yani duyu ve
duyguları­nın esiri olduğu, bunların dışına çıkamadığı ve nefsinin tutsağı
olduğu sü­rece işte böyle düşünür. Maddeciler ve dünyaperestler her çağda böyle
dü­şünmüş, böyle hareket etmişlerdir. Bazı istisnalar dışında, krallar,
hüküm­darlar saraylarında dalkavukları, lider ve devlet adamları, dünyada ne
pahasına olursa olsun, mutluluk ve refahın peşine koşanlar genellikle bu
nazariyeyi benimsemişlerdir. Uygarlık ve kültürleri sık sık medhedilen ve
kalkınma hamlelerine hayran kalınan çoğu milletlerin uygarlıklarının te­meli bu
felsefe üzerine kurulmuştur. Gerçi Batılıların hepsi Allah’sız ve âhiretin
inkarcısı değildir ve ilmî açıdan hepsi maddeci ahlâkın esiri değil­lerdir.
Fakat, bütün medeniyet ve kültürlerinin ruhu, bu Allah’ı ve ahireti inkâr eden
zihniyet ve şehvani ahlâktır. Bu ruh, hayatlarının öyle ayrılmaz bir parçası
haline gelmiştir ki, ilim ve irfan sayesinde Allah’ın varlığını kabul etmiş,
ahirete inanmış ve ahlâkî konularda maddeci bir yaklaşımdan kaçan kimseler bile,
bilinçsizce gerçek yaşantılarında bir dinsiz ve madde­ciden başka bir şey
değillerdir. Çünkü bu insanların ilmî nazariyeleri, pra­tik hayatlarıyla uyum
içinde değildir. Aynı durum geçmişteki “mutrafin” (Allah’ı unutmuş olanlar) için
de söz konusudur. Bağdat, Şam, Delhi ve Gırnata’nın mutrafları, müslüman
oldukları için Allah ile ahireti inkâr et­miyorlardı. Ama düşünce ve tutumları
aynı doğrultudaydı. Bir bakıma Al­lah’a ve ahirete inanmazlardı. Ne kimseden
hidâyet geliyordu, ne de öbür dünyada amel muhasebesi vardı. Her şey irade ve
isteklerine bağlıydı. Ar­zu ve isteklerini tatmin etmek için her türlü imkânları
kullanmakta serbest idiler. Hayat felsefeleri şu mısra ile özetlenebilirdi:

Babür be’îş kuş ki âlem dubâre nist.

(Ey Babür, hayatını yemek, içmek ve mutlu olmakla geçir, çünkü
bunun ötesinde başka bir dünya yoktur).

Yukarıda işaret edildiği gibi, bu nazariyenin ruhu
maddeciliktir. Bu nazariye, ister kitaplarda yazılı kalsın, ister insanlara
zihninde canlı dursun, önemli olan tamamıyla maddeci bir ahlâk düzeninin meydana
gelme­sine yardımcı olmasıdır. Aynı zihniyet bilim ve teknoloji, kültür, sanat
ve edebiyata da sızmaktadır. Bununla sınırlı kalmayarak, bütün eğitim ve
öğ­renim sistemine dinsizlik zehrini şırınga etmektedir. Sonuç olarak,
fertle­rin şahsiyeti ve karakteri buna göre oluşmaktadır. İnsanın insan ile
ilişki­lerinin tümüne de düşünce sirayet etmektedir. Kanunlar, yasalar, kurallar
buna göre yapılmaktadır. Böyle bir toplumda bencil, basit ve adî İnsanlar
yetişmektedir. Bunlar sahtekâr, yalancı, dolandırıcı, katı yürekli, acıma­sız,
kötü niyetli ve şeytan sıfatlı olmaktadırlar. Bütün toplumun yönetimi bunların
elinde, devlet, hükümet ve liderlik de onların tasarrufunda ol­makladır. İpini
koparmış bu melek yüzlü şeytanlar, Allah korkusu, ahiret endişesi, hesap verme
kuşkusu olmayan bu canavarlar, kanlı dişlerini hal­kın boğazına geçirmişlerdir.
Bu ahlâk ve namus kavramından yoksun olan insanların siyaseti Makyavel’in
gösterdiği usûllere göre yürütülür. Bunla­rın anayasa ve hukuk kitaplarında kaba
kuvvetin adı “hak”; güçsüzlüğün, çaresizliğin adı “batıl”dır. Maddi herhangi bir
engel olmadığı zaman, zulümlerine mani olacak herhangi bir şey yoktur. Bu zulüm,
yurt içinde varlıklı ve güçlü sınıfın, güçsüz sınıfı baskı altında tutmak ve
ezmek, yurtdışında da aşırı milliyetçilik, fütûhât, sömürgecilik ve başka
milletle­rin katliâmı şeklinde tezahür etmektedir.[3]

8.3.1.2. Şirk
Cahiliyyesi

İkinci metafizik teori “şirk”e dayanmaktadır, ki özetle
şöyledir. “Kâinat kendi kendine kurulmamıştır, bunun bir yaratıcısı da vardır.
Ama bu kainatta bir tek Allah değil, birçok tanrı, tanrıça ve ilâh vardır”.

Bu nazariye ve inancın herhangi bir bilimsel gerekçe veya
açıklaması olmayıp sadece tahayyül ve tasavvura dayanması nedeniyle müşriklerin,
müphem, meçhul ve muğlak olan tanrı fikirlerini, düşünülebilen, hissedi­lebilen
ve elle tutulan somut nesneler ile bağlantı kurmak konusunda dai­ma zorluk
çekmiş, bizzat aralarında ihtilâfa düşmüşlerdir. Bunlar karan­lıkta dolaşan
körler misali hangi şeye dokunmuşlarsa onlara tanrı demiş­lerdir. Bu sebeple,
tanrı ve ilâhlarının sayıları zaman zaman artmış, zaman zaman azalmıştır. Melek,
cin, ruhlar, uydular, güneş, ay, yıldız, ağaç, dağ, hayvan, nehir, ateş, hatta
ölü ve canlı İnsanlar tanrıların listesine girmiş­lerdir. Bazı soyut kavramlar,
örneğin aşk, güzellik, seks, yaratıcı güç, has­talık, savaş, mutluluk, mutsuzluk
ve zenginlik vs. gibi şeyler de ilâh ilan edilmişlerdir. Bir takım hilkât-ı
garibelere, hayalî karma hayvanlara ve ca­navarlara da bu “şeref” verilmiştir.
Meselâ, aslan başlı insan, deniz kızı, yarı insan yarı balık, insan başlı kuş,
birkaç başlı ejderha vs.

Müşrikler, mitolojinin etrafında öylesine akla hayale gelmeyen
ağlar örmüş, öyle tılsımlar yaratmaya çalışmışlardır ki bunlara dalmak ve
bun­ların içinden çıkmak bir meseledir. Her cahil topluluk; evham, endişe,
korku, sevgi ve şehvani düşüncelerini pullar, heykeller ve tapınaklar ile mimari
eserler halinde ortaya koymuştur. Birçok tanrının yanında en güç­lü ve en büyük
tanrı fikrinin varolduğu milletlerde ise, Tanrısal düzen tıpkı bir dünya
devletine benzetilmiştir. Örneğin, bunlarda en büyük tanrı bir hükümdar veya
imparator gibidir. Diğer tanrılar ise onun vezir, nedim, yardımcı, komutan ve
hizmetçisi gibidirler. İnsan bu hükümdar ve krala ulaşamaz. Onun için, işlerini
o büyük krala tabi olan diğer tanrılar yapar­lar. Büyük bir tanrı fikri
bulunmayan milletlerde ise, tanrısal görev ve yet­kiler keyfi olarak çeşitli
tanrılar arasında dağıtılmıştır.

Mutlak cahiliyye gibi bu cahiliyye nazariyesi de insanın
doğuşundan beri süregelmektedir ve cehaletin en kötüsünü simgelemektedir. Gerçi
peygamberlerin vaaz ve telkinleri sayesinde insan soyunun bir bölümü birçok
tanrı yerine “bir tek Allah” fikrini kabul ettiler. Fakat, şirkin yeni bir
biçimini de benimsediler. Peygamberlerin talimatını doğru anlamayan ya da
kasıtlı olarak saptıran ümmetler bizzat peygamberlerine tapmaya başladılar.
Bunlar ayrıca evliya, şehid, salih, kutup, abdal, derviş, ulema, şeyh ve diğer
bazı din adamlarını tanrı ve ilâh derecesine çıkardılar. Cahil kafalar,
müşriklerin tanrılarını bırakıp Allah’a yakın olarak bilinen bu kişi­leri tanrı
yaptılar. Halbuki bu ermiş kişi ve din adamlarının çoğu ömürleri boyunca şirke
karşı mücadele etmiş ve “tek Allah”a itaat edilmesini sağ­lamaya çalışmışlardı.
Bir yandan, kâfir ve müşriklerin putlara tapmaları yerine; mezarlara ziyaret,
tekkelerde âyin, evliyaların mezarlarında dilek ve istekte bulunulmaya,
mezarlara hediye sunulmaya, kurban kesilmeye, festivaller ve gösterişli, danslı,
müzikli yürüyüşler yapılmaya baş­landı. Bir yandan da, herhangi bir ilmî tetkik
yapılmadan ve bilimsel ge­rekçe gösterilmeden, putperestlerin mitolojisine
benzer, evliya, derviş ve şeyhlerin hayatı, ölümü, Mu’cize ve kerametleri,
gaipten bilgileri ve ge­leceği görmeleri konusunda hikâye ve uydurma destanlar
yaratıldı. Bu arada, Allah’a varma, istimdat, manevî feyz ve ruhani bilgi gibi
kavramla­rın kisvesi altında kulların Allah ile olan ilişkileri kesildi ve bu
“ermiş ki­şiler” birer aracı haline geldiler. Tıpkı müşrikler gibi, en büyük
Hâkim olan Allah’a varmak imkansızlaştı. İnsanlarla ilgili bütün meseleler daha
düşük düzeyde tanrılar derecesindeki bu evliyalara bırakıldı. Fark sadece şu
idi. Müşrikler çeşitli tanrıları olduğunu açıkça ifade ediyorlardı, bunlar ise
aynı mevki ve sıfatları evliya, kutup, abdal ve derviş adındaki kişilere
verdiler.

Bu ikinci çeşit cahiliyye, tarih sürecinde daima birinci çeşit
cahiliyye ile, yani “Mutlak Cahiliyye” ile işbirliği halinde bulunmuştur. Eski
çağlar­da, Babil’de, Mısır’da, Hindistan’da, İran’da, Yunanistan’da ve Roma
İm­paratorluğunda bu iki cahiliyye medeniyet ve kültürün birer parçası haline
gelmiş, hatta birbirini tamamlayan unsurlar olmuşlardı. Bugün Japonya’da bu iki
cahiliyye yan yanadır. İki cahiliyye arasında yakın ilişki ve işbirli­ğinin
çeşitli sebepleri vardır. Ben burada bunlardan bazılarına işaret ede­ceğim:

a) “Şirk Cahiliyyesi”nde İnsanlar ile tanrı ve ilâhlar arasında
pek ya­kın bir ilişki olmuyor. İnsanlar, bu tanrıların üstün kabiliyetli, üstün
zekâlı ve eşsiz güç ve yetkilere sahip olduğunu sanarak bunlara itaat ediyor ve
dünya işlerinde çeşitli amaçlarına ulaşabilmek için kendilerinden dilek ve
istekte bulunuyorlar. Yani ikisi arasında doğrudan bir ilişki veya yakınlık
olmuyor ve İnsanlar sadece ihtiyaç duydukları zaman tanrılarına başvuru­yorlar.
Böyle bir zayıf ilişkiden herhangi bir ahlâkî hidayet ve bir hayat nizamnamesi
beklemek abestir. Böyle bir şey, gerçekten tanrı olan birisin­den beklenebilir.
Halbuki bunlar insanın yaptığı ve yarattığı ilâhlardır. Or­tada gerçek bir tanrı
olmadığı için, İnsanlar mecburen kendi kafalarına gö­re bir hayat düzeni, bir
ahlâk nazariyesi, bir medeniyet ve kültür felsefesi geliştirirler. Neticede,
“Mutlak Cahiliyye”nin yöntemine başvurulur, aynı yol takip edilir. Bundan
dolayıdır ki, Mutlak Cahiliyye ile Müşrik Cahiliyye’nin kültürü arasındaki fark
fazla değildir. Yani birisinde tapınak, mâbed ve ibadet yerlerinde ibadet ve
âyinler yapılırken diğerinde ibadet ve âyinler için ayrı yerler bulunmuyor. Ama
ahlâk anlayışı ile ameller ara­sında herhangi bir fark yoktur. Eski Yunan ve
Hıristiyanlık’tan önceki Roma ile bugünkü Avrupa ve Amerika’nın ahlâk anlayışı
aynıdır.

“Şirk Cahiliyyesi”, bilim ve teknoloji, felsefe ve edebiyat,
siyasal bilgiler ve iktisât vs. için herhangi bir kalıcı ve istikrarlı temel
sağlamıyor. Bu sebeple, eğitim ve öğrenim alanında da müşrikler, “Mutlak
Cahiliyye”nin yolunu tutarlar. Müşrikler toplumun bütün zihnî gelişmesi Mutlak
Cahiliyyenin çizgisi üzerinde olur. Aradaki fark sadece şudur. Müşrikle­rin
hayal gücü, batıl fikirleri ve hurafeleri aşırı derecede gelişmiştir. Din­siz ve
Allahsızlar ise, biraz pratik zihniyete sahip oldukları için salt mitoloji ve
karmaşık felsefe ile ilgilenmezler. Ne var ki, bu dinsizler, tanrısı olmayan
kâinat bilmecesini çözmeye koyulunca bahisleri ve delilleri de aynı derecede
hayal mahsulü ve saçma sapan olur. Demek ki, eğilim ve öğrenim ile kültür
açısından “Müşrik Cahiliyye” ile “Mutlak Cahiliyye” arasında temel bir fark
yoktur. Bunun en bariz delili bugünkü Batı’nın eski Roma ile Yunanistan’a karşı
olan hayranlığı ve duyduğa yakınlığıdır. O kadar ki, bugünkü Avrupa kendisini
eski Roma ve Yunanistan’ın mirasçısı sayar.

Müşrik cemiyet, Mutlak Cahiliyye’nin geliştirdiği ya da kabul
ettiği bütün medeniyet kural ve kanunlarını kabul etmeye tamamıyla hazır
durumdadır. Gerçi toplumun gelişmesi konusunda Müşrik ve Mutlak cahiliyyeler
arasında bazı farklar vardır ve bu konuda ikisinin yaklaşımı biraz değişiktir.
Fakat özde bunlar yine birleşmektedirler. Örneğin, müşriklerin memleketinde
tanrıya bir kral gözüyle bakılır ya da kral tanrı olur. Buna bağlı olarak bazı
ruhani lider ve din adamları daha düşük düzeydeki tanrı ve tanrıçaları
oluşturur. Rahip ve keşişlere büyük imtiyazlar tanınır. Krali­yet ailesi ve
ruhban sınıfının birleşmesi ve işbirliğiyle halk üzerinde haki­miyet kurulur.
Ailelerin aileler, sınıfların sınıflar üzerindeki egemenliği tanınmış bir kural
ve bir gerçek olarak kabul edilir. Böylece, cahil halkın üstüne dini hegemonya
kurulup zulüm ve baskılara kapılar açık bırakılır. Buna karşılık, “Mutlak
Cahiliyye” toplumunda bu gibi menfilikler ve kö­tülükler ırkçılık, aşırı
milliyetçilik, emperyalizm, diktatörlük, kapitalizm, komünizm, sınıf mücadelesi
ve sömürü şeklinde kendilerini gösterirler. Fakat öz olarak aynıdır. Her iki
nazariye de insana insanın baskı ve zul­mü, insanlığı parçalama ve bölme,
hemcinsleri birbirinin düşmanı haline getirme konusunda aynı düzeydedirler.

8.3.1.3. Ruhbanlık
Cahiliyyesi

Metafizik ile ilgili üçüncü teori “ruhbanlık”tır. Bunu şöyle
özetleyebi­liriz. “Bu bedensel varlık, insan için bir azaptır, bu dünya da bir
azap yeridir. İnsanın ruhu, vücudunda mahkûm gibidir. İnsan ruhunun, vücut ile
olan ilişkisi yüzünden insanın aldığı haz, zevk ve tad ile gidermek istediği
ihtiyaçlar, aslında vücut denen cezaevinin zincir ve demir parmaklıkları­dır.
İnsan bu pis dünya ve içinde bulunan adi eşyalardan ne kadar uzak kalırsa o
kadar temiz ve pâk olacaktır. Ama bunlara ne kadar yaklaşır, ne kadar
ilgilenirse, o kadar günah işleyecek ve azaba lâyık olacaktır. İnsanın kurtuluşu
ancak, hayat problemlerinden ve dünya işlerinden uzak kalmasındadır. Arzu,
istek, ihtiras, zevk ve ihtiyaçlar mümkün olduğu kadar başarılmalı, bedensel ve
hayvanî ihtiyaçlar sıkı kontrol altında tutulmalı, dünyevi güzellik ve zevkler
unutulmalıdır. Ayrıca, et ve kemikten doğan bütün kan bağları, aşk, sevgi,
nefret ve korku gibi duygulara sünger çekil­melidir. İnsanın düşmanı olan nefsi
ve vücudu murakabe, aşırı ibadet ve işkence ile öylesine ezilmeli ve etkisiz
hale getirilmeli ki, ruha hakimiyet ve üstünlük kuramasınlar. Böylece ruh her
türlü pislik ve kötülükten arı­narak ve tertemiz bir hale gelerek insanı
ruhaniyete ve yüksek yerlere gö­türebilecektir.”

Görüldüğü gibi, bu yaklaşım temelde gayri medenidir, toplum
aleyh­tarıdır. Fakat yine de medeniyeti ve toplumu önemli ölçüde etkilemiştir.
Bu nazariye kendine mahsus bir felsefe sistemi meydana getirilmiş ve Vedantizm
(Hinduların çok tanrılı sistemi), Platonizm (Eflâtun felsefesi), Neo-Platonizm,
Yoga, Mistisizm (tasavvuf), Budizm ve Hıristiyan ruhbaniliği gibi çeşitli
şekillerde tezahür etmiştir. Bu felsefeye bağlı olarak bir ahlâk nizamı
gelişmiştir, ki olumsuz yanları olumlu yanlarından çoktur. Bu felsefe ve ahlâk
nizâmı daha sonra birleşerek, akide, inanç, ahlâk ve topluma, eğitim ve
öğrenime, sanat, edebiyat, medeniyet ve kültüre sira­yet etmiştir. Nereye kadar
sirayet etmişlerse, oraya kadar afyon, esrar ve zehir etkisi yapmış, insan
hayatının o alanlarını felce uğratmışlardır.

Daha önce bahsettiğimiz iki cahiliyye nazariyesiyle bu üçüncü
nazari­ye arasında da bir bağ, hem de sıkı bir bağ vardır ve bunlar birbiriyle
ya­kın işbirliği içindedirler. Bu yakın ilişki genellikle üç şekilde
sürmektedir:

“Ruhbanlık Cahiliyyesi”, insan topluluğunun temiz, dürüst ve iyi
karakterli fertlerini dünya işlerinden koparıp bir köşeye çeker, böylece kö­tü
niyetli ahlâksız ve şeytan sıfatlı İnsanlar için meydanı boş bırakır. Kötü ve
ahlâksız kişi ve gruplar yeryüzünün rakipsiz sahibi olup, dünyada fitne ve
fesâdı yaygınlaştırırlar. Bunlara mani olacak kimse kalmaz, çünkü iyi İnsanlar
dünyayı terk edip öbür dünyada kendi kurtuluşlarını düşünürler.

“Ruhbanlık Cahiliyyesi”nin etkisi halk kitlelerinde ne kadar
derin olursa, o kadar çok insan melankolik, kötümser, aşırı derecede miskin,
umursamaz ve ümitsiz olurlar. Böylece, halkın büyük bir kısmı, zalimle­rin ağına
düşmeye müsait hale gelir. Bu sebepten dolayıdır ki, ekseriya kötü niyetli ve
küstah hükümdar, lider ve din adamlarıyla hakim sınıf ve çıkarcı çevreler bu tür
uyuşturucu fikir ve felsefenin halk arasında yaygın­laştırılması için olanca
çabalarını harcarlar. Onun için, tarihte hiçbir dö­nemde, sömürgecilik, istibdâd,
kapitalizm, komünizm ve Papalığın, bu ruhbanlık ahlâk ve felsefesiyle çatıştığı
görülmemiştir.

c) Bu ruhbanlık felsefe ve ahlâkı, insan tabiatına yenik düşünce
ya da onun yanında çaresiz kalınca hile ve bahaneler icad edilmeye başlanıyor.
Bu hile ve bahaneler tabii ki, dini akide ve inançlar şeklinde halk kitleleri­ne
sunuluyor. Bunun için, günah çıkarma, kefâret ve telâfi gibi çeşitli kav­ramlar
geliştiriliyor. Bunların amacı, bir yandan cenneti elden bırakma­mak, bir yandan
da serbestçe günah işlemektir. Bazen, cinsel isteği ve şehvani ihtiyaçları
tatmin etmek için mecazi a:;k gibi kavramlar ve seks alemlerini andıran âyinler
icat ediliyor. Bazen da dünyayı terk etme baha­nesiyle krallar, hâkimler ve
iktidar sınıfıyla gizli bir anlaşmaya ve işbirliğine giriliyor. Ruhban sınıfının
bu rezalet ve pisliklerini bilmek isteyen­ler; Hıristiyanlarda, Yahudilerde,
Zerdüştlerde, Budistlerde ve Hindularda, onların kiliselerinde ve mabetlerinde
rahipler ile rahibelerin yaptıklarını görmelidir. Bunun yanı sıra müslümanlarda
da sahte tarikat sahibi derviş­ler ile tekkede olup bitenleri müşahede
etmelidirler.

“Ruhbanlık cahiliyyesi”nin hemcinsleriyle ilişkisi böyledir. Ama
bu cahil felsefe, peygamberlerin ümmetlerine de zehrini saçar. Allah’ın dini
bunun darbesini yiyince, bu felsefenin etkisinde kalanlar için dünya bir hareket
alanı, “imtihan yeri” ve âhirete hazırlık yeri olmaktan çıkar ve bir “azap yeri”
ve tuzak yeri sıfatını alır. Görüş açısındaki bu temel değişiklik nedeniyle
insan bu dünyaya “Allah’ın halifesi ve naibi” olarak geldiğini, buraya kendine
düşen görevleri yapmak ve dünya sorunlarıyla ilgilenmek için geldiğini unutur ve
kendisinin bir batağa, lağım yerine, kötülükler dünyasına atıldığını düşünür,
bundan ne yapıp edip kaçma yollarını arar. Dünya işlerinden elini eleğini
çekmek, sorumluluklardan kaçınmak ister. Onun durumu Allah’ın saltanatında âsi
değilse de vatandaşlık vazifesini yapmayan pasif bir tebaadan farksızdır.
Kendisini bir endişe ve korkudur alır. Halifelik görevini yerine getirmesi şöyle
dursun, dünya, devleti ve medeniyetinin kendisinden istediği şeyleri yapmaktan
korkar. Onun için bütün şeriat nizamı anlamsız hale gelir, dini inanç ve
vecibeler ile ibadet, helâl ile haram gibi kavramlar onu ilgilendirmez. Bir
bakıma hayatın zev­kini ve yaşama sevincini kaybeder. Böyle düşünenlerden
bazıları kendilerini biraz olsun hayata bağlı hissederlerse de dini
faaliyetlerini kefâret gibi konulara kadar sınırlı tutarlar. Bazı ibadet ve
merasimler yapmak suretiyle kefareti ödediklerini sanırlar ve böylece ahirette
bunları birer kurtuluş ve­silesi sayarlar.

Bu zihniyet, peygamberlerin ümmetlerinden bir grubu murakabe ve
düşünceye dalmaya, kendi kendine eziyet etmeye, pirlik ve müritliğe, tek­ke
kurmaya ve gerçekleri felsefe kurallarına göre yorumlamaya itmiştir. Mistisizm
ve tasavvuf ile ilgili inanç ve faaliyetler bu grubun belirgin özellikleridir.
Bu felsefeden etkilenen ikinci bir grup da dinin cüz’i ve ufak tefek meseleleri,
yani sadece dış kısmıyla ilgilenmeye başlamıştır. Bunlar dinle ilgili her ufak
tefek şeyi ölçmeye kalkışmış şunun şu kadarı yanlış, bunun bu kadarı doğru,
şurası caiz, burası haram diye ahkâm kes­meye başlamışlardır. Sanki Allah’ın
dini bir köpüktür, dokunur dokunmaz kırılacaktır.Dine bu kadar incelik ve
nezâket girince, dar görüşlülük, katı­lık, taassup, gericilik ve pasiflik de
önemli etkenler olarak ortaya çıkmış­tır. Durum böyle iken, bu düşünce olanların
insanlığın büyük sorunlarıyla uğraşmaları, onları çözmeye çalışmaları, dinin
evrensel kaide ve kuralları­nı geliştirmeleri ve zamanın her akımına karşı
direnerek dünyaya liderlik yapmaları beklenebilir mi?

8.3.1.4. İslâm

Dördüncüsü bütün peygamberler ve bu arada Hz. Muhammed (a.s.)’in
da bize sunduğu İslâm’dır. Bu sistemi şöyle özetleyebiliriz.

Varlıkları ve yokluklarıyla bizi çevreleyen ve bizim de bir
parçası ol­duğumuz kâinat, aslında büyük bir “Hükümdar”ın saltanatıdır. Bu
saltana­tı o büyük “Hükümdar” yaratmıştır ve bunun rakipsiz sahibi, hâkimi de
kendisidir. Bu saltanatın kaide ve kurallarını da kendisi geliştirmiştir. Bu
saltanatın başka bir hâkimi yoktur. Herkes ve her şey o büyük “Hükümdar”a tabi
ve emirlerine bağlıdır. Bütün güçler ve yetkiler O’nun elinde toplanmıştır.

İnsan bu saltanat ve memleketin doğuştan tebaasıdır. Yani, tebaa
olup olmaması kendi elinde değildir. Her halükârda, bu saltanatın tebaası
ola­caktır. Tebaadan başka bir hüviyeti olması mümkün değildir.

Bu hükümet düzeninde insanın muhtariyetine ve
mesuliyetsizliğine, de yer yoktur. Doğal olarak buna imkân da yoktur. İnsan
doğuştan bir te­baa ve devletin bir parçası olduğu için, bütün tebaa ve devlet
erkânı gibi “Büyük Hükümdara itaat etmekten başka bir çaresi yoktur. Bu tebaa ve
vatandaş kendisi için bir hayat düzeni geliştirme ve kendi görevini tayin etme
hakkına sahip değildir. Onun işi, “Padişahların Padişahı “nın emirleri­ne
uymaktan başka bir şey değildir. O Padişahın emir ve fermanları da va­hiy
şeklinde gelir ve bunlar kimin vasıtasıyla gelirse, işte o peygamberdir.

 Ama, Büyük Hükümdar bu işleri kaba veya çirkin bir şekilde
yapmı­yor. Bunun için çok ince bir yol izliyor. İnsanı denemek ve imtihan etmek
için hem kendisi görülmüyor, hem de saltanatının idare merkezi ve
meka­nizmasıyla yöntemlerini gizliyor. Bundan dolayıdır ki, bu saltanatın
baş­sız ve idarecisiz olduğu izlenimi alınmaktadır. Bu saltanatın küçük
düzey­deki diğer idarecileri ve mekanizması da pek gözükmüyor. İnsan kendisi­ni
sadece bir fabrika içinde görüyor ve bunu kimin çalıştırdığını göremi­yor. Onun
sınırlı duyulan da kendisinin kime bağlı olduğunu, kime hesap vermesi
gerekliğini belirtmekten acizdir. Duyulan, görülen ve dokunulan şeylerden,
“Dünyaların Hâkimi’nin saltanatı ve insanların mahkumiyeti ve mesuliyetini
ortaya koyan herhangi bir işaret bulamıyor. Yani, herhan­gi bir şey onun
mahkumiyetini kesinkes ortaya koymuyor. Peygamberler gelmişse de kendilerine
vahiylerin geldiğini alelade İnsanlar görememiş­tir, bilememiştir. Böylece
İnsanlar köşeye sıkıştırılmamış ve mutlaka pey­gamberlere itaat etmeye mecbur
bırakılmamıştır. Ayrıca, insanlara bir öl­çüde özgürlük tanınmıştır. İpleri uzun
tutulmuştur. İsyan etmek istedikleri takdirde buna müsaade ediliyor ve bu
hususta kendilerine epeyce imkân­lar tanınıyor. Hatta isyan ve rezaletin son
haddine kadar gitmelerine bile izin veriliyor. Asıl Hükümdar’ın dışında başka
hükümdarlara boyun eğ­mek istiyorlarsa, onların eteğine yüz sürmelerine de mani
olunmuyor. Gö­nüllerinin istediği şekilde başkalarına tabi ve mahkûm
olabiliyorlar. İster Büyük Hükümdara itaat etsinler, ister isyan etsinler,
rızkları kesilmiyor. Hayatın bütün nimetlerinden ve bütün imkânlarından
yararlanabiliyorlar. İşret ve sefahat içinde yaşamaları için imkânlar tanınıyor,
hatta ölünceye kadar böyle yaşamalarına müsaade ediliyor. Büyük Hükümdara isyan
et­miş, itaatsizlik etmiş hiçbir kimsenin rızkı, ceza olsun diye kesilmiyor.
Sadece bu sebepten fertlerin herhangi bir şekilde cezalandırıldığı da
gö­rülmüyor.

Bu yöntem ve bu yolun amacı, insanın kendi aklını, mantığını,
irade­sini ve hürriyetini kullanmasına imkân vermektir. Büyük Yaratıcı, insan’a
bütün diğer mahlûklar ile madde ve kuvvetler üzerinde hakimiyet kurma yetkisini,
kendisini denemek için vermiştir. Bu denemenin sağlıklı bir so­nuç vermesi için
hakikatler gaibin perdesine saklanmıştır. Böylece insan aklı ve fikri ile karar
verme gücü deneyden geçiriliyor. Ona seçme hakkı verilmiştir ki, Hakk’ı
öğrendikten sonra, herhangi bir cebir veya baskı olmadan O’na itaat edebilsin.
Herhangi bir baskı söz konusu olmadığı için insan Hakk’ı öğrendikten sonra bile
isterse, cehaletinde ve dalâletinde ıs­rar edebilir. Zâten bu seçme hakkı ve
hürriyeti, kendisi için öngörülen de­neme ve imtihanın özünü teşkil etmektedir.
Kendisine bu imkânlar sağlan­maz, hayatın çeşitli imkânlarından yararlanmaz ve
faaliyet alanı geniş tu­tulmazsa, aklı, iradesi, zekâsı ve seçme kabiliyeti
iyice denenmiş olamaz.

Dünyadaki hayat bir imtihan süresi olduğu için burada ne
hesaplaşma var ne de ceza. Burada insanlara verilenler, iyi amelin bir ödülü
değil, im­tihan malzemeleridir. İnsanın karşılaştığı zorluk ve çektiği eziyetler
kötü bir amelin cezası değil, onun bağlı bulunduğu tabiat kanununun birer
icaplarıdır[4].
İyi ve kötü amellerin asıl muhasebesi bu dünyadaki imtihan süresinden sonradır;
yani ahirettedir. O halde, dünyamızda olup bitenler, bazı insanların rahat
yaşamaları, bazılarının da güçlük çekmeleri, çıkan iyi ya da kötü sonuçlar,
amellerin iyi ya da kötü oluşunun birer ölçüsü ola­mazlar. Önemli olan,
âhiretteki mahkeme, duruşma, karar, ödüllendirme ve cezalandırmadır. Ahirette
hangi işler, ameller ve hareketlerin iyi veya kötü sayılacağı, Allahu Teâlâ
tarafından peygamberlerine gönderilen va­hiyle tayin edilmiştir. Tafsilât ve
küçük ayrıntılar bir yana bırakılırsa, âhirette felah bulma veya hüsrana
uğramanın ölçüsü şunlardır. Birincisi, insanın kendi akıl, mantık, görüş açısı
ve muhasebe kabiliyetiyle Allah’ın her şeyin “Hâkimi” oluşunu ve O’ndan gelen
hidayeti kabul edip etmeme­si. İkincisi, gerçeği öğrendikten sonra, seçim
hakkına sahip olması halin­de, Allah’ın hakimiyetini tanıyıp tanımaması ve şer’i
emirlerine uyup uy­maması.

Peygamberlerin başından beri insanlara anlatmak istediği
nazariye iş­le budur. Bu nazariyeye dayanılarak kainatın varlığının ve içinde
bulunan her şeyin izahatı yapılabilir. Tabiatın bütün kanun ve belirtilerinin
gerek­çeleri anlaşılabilir. Bu nazariye herhangi bir gözlem veya deneyimden
olumsuz yönde etkilenmez, zarar görmez. Bu nazariye, Cahiliyye’nin her
türlüsünün felsefelerinden temelde farklı olan bir felsefe sistemi meydana
getirir. Kâinat ve bizzat insanın varlığına ilişkin bütün bilgi ve verileri
belli bir düzene koyar. Bu düzenleme, Cahiliyye’nin düzenleme ve bi­limsel
yöntemlerinden tamamıyla farklı olur. Söz konusu nazariye, Cahiliyye’nin
nazariyelerinden farklı bir sanat ve edebiyat geliştirir. Hayata ba­kış açısı,
hayata yaklaşımı apayrıdır. Cahiliyye’nin ahlâkından apayrı bir ahlâk sistemi
geliştirir. Bu ilmî ve ahlâkî temel üzerinde bina edilen me­deniyet ve kültür,
Cahiliyye’ninkinden tamamıyla değişik olur. Bu mede­niyet ve kültürün sağlam
şekilde ayakta durması için Cahiliyye’ninkinden bambaşka bir eğitim ve öğrenim
sistemi geliştirilir. Kısacası bu medeni­yetin ruhu ve özü, “Tek İlah”ın
hakimiyetini, âhiretin varoluşunu ve insa­nın Allah’a bağlı ve sorumlu oluşunu
kabul etmektir. Buna karşılık, Cahi­liyye medeniyetlerinin temelinde insanın
aşırı özgürlüğü, egemenliği, so­rumsuzluğu, kafa tutması ve isyan etmesi vardır.
Demek ki, İslâm medeni yeti, Cahiliyye medeniyetlerinden her bakımdan farklı ve
değişiktir.

Bu medeniyetin ayrıntılarına baktığımızda karşımıza bambaşka bir
tablo çıkar. Temizlik, kıyafet, günlük yaşantı, adap, örf ve âdetler, kişisel
karakter, çalışmak,servetin kullanımı, evlilik, aile hayatı, toplumsal
gele­nekler, İnsanlar arası ilişkilerin çeşitli biçimleri, alışveriş şekilleri,
servetin dağılımı, devlet yönetimi, hükümetin yapısı, yönetici ve liderin
durumu, şûra, devlet düzeni ve devlet daireleri, hukuk sistemi, kanun ve
kurallar, adlî nizam, polis teşkilatı, vergi sistemi, suç ve ceza düzeni,
maliye, güm­rük usulleri, bayındırlık ve kamu hizmetleri, sanayi ve ticaret,
haberleşme, eğilim ve öğrenim sistemi, bakanlıkların politikası silahlı
kuvvetler, harp ve sulhla ilgili meseleler, dış politika, uluslararası
ilişkiler, kısacası insanı ilgilendiren büyük-küçük bütün konular bu medeniyetin
kapsamına gir­mektedir. Bu medeniyet her yönüyle diğer medeniyetlerden farklı,
haysi­yetli, seviyeli ve üstün olduğunu kanıtlamaktadır. Bu medeniyetin her
yö­nü ve alanı, başından sonuna kadar muayyen bir görüş açısı, belli bir amaç ve
belirgin bir ahlâk anlayışını ortaya koymaktadır. Bu düzenin her birimi,
Allah’ın mutlak hakimiyeti, insanın mahkumiyet ve mesuliyeti ve âhirette
hesaplaşma fikrini taşımaktadır.

8.3.2.
Peygamberlerin Vazifesi

Peygamberler işte bu medeniyet ve kültürü tesis etmek üzere
çeşitli çağlarda ve bölgelerde insanlara gönderilmişlerdir.

Ruhbanlık medeniyetinin dışında evrensel ve geniş görüş açısına
sa­hip olan diğer bütün medeniyet ve kültürler, ister Cahiliyye’ye ister İslâm’a
ait olsun doğal olarak iktidar olmaya, otorite kurmaya ve bütün insan hayatına
yön vermeye yatkın olurlar. İktidar olmadan bir nazariye ve hayat düzeninin
propagandasını yapmak anlamsızdır. Soyut nazariye ve ideolojiler tatbik
edilmediği sürece bir hayal ve tasavvurdan başka bir şey değildirler ve bunun
pratik herhangi bir faydası yoktur. Rahiplere ve ruhban sınıfına gelince, bunlar
zaten dünya ve devlet işleriyle ilgilenmek istemiyorlar. Ruhban sınıfı,
suya-sabuna dokunmadan, dünyanın “pis ve kötü” işlerine bulaşmadan, sadece
ibadet, tezkiye, kendi kendine işkence ve dürüst davranmak suretiyle kurtuluşa
ermek istiyor. Bu sebeple, bunlar ne iktidara taliptir ne hükümete. Ama başından
beri dünya işleri ve hayat düzeniyle ilgili farklı bir görüşe sahip olan ve
bütün insanların kurtuluşu­nun ancak bu görüşte olmalarını düşünenler gayet
tabii ki her şeyin temel­den değişmesinde en etkin ve merkezi rolü oynayan
iktidara sahip olmaya çalışacaklardır. Doğrusu, otorite ve yetki sahibi olmak
için iktidara gerek vardır ve ancak iktidar olununca herhangi bir nazariye veya
ideoloji yay­gınlaştırılabilir. İktidar sahibi olan bir ideoloji ve bir
medeniyet, dünyanın bütün işlerini kendi istikametinde gerçekleştirmek durumunda
olur. Böyle bir medeniyet ilim ve fenne, san’at ve kültüre yön verebilir. Ahlâk
kalıpla­rını hazırlayabilir. Umumi talim ve terbiye için gereken tedbirleri
alabilir. Bütün medenî, ceza ve devlet hukukunu hazırlayabilir. Kısacası,
hayatın her alanını denetimi ve yönelimi altına alabilir. Hayatın hiçbir alanı
bunun etki ve denetiminden yoksun kalamaz, iktidar olup da bir süre sonra
ikti­darı kaybeden bir medeniyet de tarihe karışır. Böyle bir medeniyet ise
an­cak müze, kütüphane, arşiv ve harabeleri süslemeye yarar. Gerçek anlam ve
etkinliğini kaybeder. Kaybolan medeniyetler genellikle yeni medeni­yetler
tarafından hor görülür ve bunlarla ilişkisi olan her şey yağma ve la­lan edilir.
Bu gibi durumlarda böyle bir medeniyetin sözü bile edilmez. Bu medeniyeti seven
ve buna sempati duyanlar bile onun geçerliliği konu­sunda şüpheye düşerler.
Böyle bir medeniyetin sözde varisleri ve temsilci­leri, güneşi parlayan yeni
medeniyetin öncüleriyle uzlaşmak, onlara taviz vermekten kurtulamazlar. Halbuki
bir medeniyet iktidarda olunca başka bir medeniyete tabi olması, tamamıyla onun
etkisi altında kalması düşü­nülemez. Ama iktidarda olan bir medeniyet başka bir
medeniyet ile ada­let, eşitlik ve karşılıklı güven ilkeleri üzerine beraber
yaşayabilir. Medeni­yetler için şirk veya başka bir deyimle, ortaklık söz konusu
olamaz. Böyle bir şey oluyorsa bu durum, söz konusu medeniyetlerin zaafının
delilidir. Demek ki, dünyada peygamberlerin vazifesinin gayesi ve hedefi[5],
Allah tarafından gönderilen “İlahi Nizamı” tam olarak yerleştirmek ol­muştur.

Peygamberler, Cahiliyye’nin örf ve adetlerine bağlı insanların,
sapık inançlarını sürdürmelerine ve sadece kendi kişiliklerini ilgilendiren
diğer Cahiliyye faaliyetlerine devam etmelerine izin vermişler; ancak gayet
do­ğal olarak, iktidar olmalarına asla göz yummamı şiardı. Bu cahil insanla­rın,
insan hayatını ilgilendiren her şeyi iktidar zoruyla değiştirmelerine ve
yönlendirmelerine müsaade edemezlerdi. Etselerdi günah olurdu. Bundan dolayıdır
ki, bütün peygamberler olanca güçleriyle siyasi inkılâbı gerçek­leştirmeye
çalışırlar. Bunlardan bazılarının çabaları sadece böyle bir inkılâba zemin
hazırlamaktan ibaretti. Meselâ, Hz.İbrahim (a.s.)’in çabala­rı. Bazıları ise bu
inkılâbı gerçekleştirmek için fiilen harekete geçtiler, ama görevlerini
tamamlayamadılar. Mesela Hz. Îsa (a.s.)’nın durumu böy­le idi. Ama bazıları
görevlerini tam anlamıyla sonuca ulaştırdılar. Meselâ, Hz. Yusuf (a.s.), Hz.
Musa (a.s.) ve Hazreti Peygamber Muhammed Mus­tafa (a.s.).

8.4. KUR’AN’DA DİN KAVRAMI

“O size dinden Nuh’a tavsiye ettiği ve sana vahyettiğimiz
şeyleri, İb­rahim’e, Musa’ya ve Îsa’ya tavsiye ettiklerimizi size dinde şeriat
kıldı ki, ‘dini doğru tutun, onda tefrikaya düşüp dağılmayın”.(Şura; 13)

Bu ayette, Hz. Muhammed (a.s.)’in yeni bir dinin kurucusu
olmadığı açıkça belirtilmiştir. Ayette, diğer peygamberlerin de ayrı dinler
kurma­dıkları ifade edilmiştir. Aksine, Allah’ın dininin her zaman aynı olduğu,
bunu diğer peygamberler gibi, Hz. Muhammed (a.s.)’in de getirdiği
belir­tilmiştir. Bu hususta ilk isim olarak Hz. Nuh(a.s.)’unki anılmıştır.
Bilindi­ği gibi, Hz. Nûh büyük tufandan sonra insan soyunun ikinci atası olarak
biliniyor. Tufandan sonra da insan soyunun ilk peygamberi sıfatına sahip­tir.
Bundan sonra, son peygamber olan Hz. Muhammed (a.s.)’den bahse­dilmiştir. Daha
sonra, Hz. İbrahim (a.s.)’in adı geçmiştir. En son da Hz. Musa ile Hz. Îsa
(a.s.)’nın adlarından söz edilmiştir. Bilindiği gibi, Yahudiler ile
Hıristiyanlar kendilerini bu iki peygambere bağlı saymaktadırlar. Burada şunu da
unutmayalım ki, Allah’ın dini sadece bu beş peygambere indirilmemiştir. Burada
söylenmek istenen şey, dünyaya gelen bütün pey­gamberlerin aynı dini getirmeleri
ve bu arada, ilâhi şeriatlardan dünyanın geniş çapta faydalanmış olması ve en
meşhur beş peygamberin adının ör­nek olarak gösterilmesidir.

Zikrolunan ayet, dine ve güttüğü amaca ışık tuttuğu için bunu
iyice incelememiz ve anlamamız lâzımdır.

8.4.1. Din
Kelimesinin İncelenmesi

Arapçada “din” kelimesi çeşitli anlamlarda kullanılmıştır.
Bunları tek tek ele alalım.

a) Galebe ve iktidar, hükümranlık ve egemenlik, başkalarını
itaate zorla­mak, başkalarına hegemonya kurmak, başkalarını emir kulu ve uşak
hali­ne getirmek vs. Meselâ “Dâne’n nase” yani “qahherahüm alet-tâ’ah”
(in­sanları itaate mecbur etti) anlamına gelmektedir. “Dintü-hüm fe-dânû” ya­ni
“qahhertü-hüm fe-etâ’û” (Biz onları mağlup ettik, onlar da itaat ettiler), “Dâne
r-raculu zâ’izzin” (Filanca adam, şeref ve kuvvet sahibi oldu), “Düntü r-racule,
hameltü-hû alâ mâ yekrah” (Ben falanca kişiyi, istemedi­ği bir şeye razı ettim),
“Düyine fulânun izâ hamli-alâmekrûhin” (Falanca adam bu işi yapmaya mecbur
edildi), “Dintuhu, süslünü ve meliktühû” (Ben ona hükmettim ve egemenlik
kurdum), “Deyyentühûl-qavme, velleytühû siyâsetehüm” (Kavmimin siyaset ve
hükümranlığını başka bir kişiye devrettim) de bunların örnekleridir. Aynı
anlamda, şair Hulayye annesine hitaben şöyle diyor:

“Leqad dûyyinti emra beniyki hattâ

Teraktihim edeqqa min et-tahîni”.            .

(Sen çocukların durumlarının bakıcısı haline getirilmiştin

Nihayet sen onları buğday unundan daha ince hale getirdin).

Hadis-i şeriflerden birinde şöyle bir cümle geçiyor: “E-keyyis
men dâne nefsehu…” (Kendi nefsini mağlup etmiş ve ahiret için yararlı iş
yap­mış olan kişi akıllıdır). Bunun gibi, herhangi bir memlekete galebe temin
eden veya herhangi bir millet veya kabileye galip gelen, otorite ve ege­menlik
kuran kişiye de “Deyyân” denilir. Nitekim, İsâ el-Harmâzî, Hazre­ti Peygamber
efendimize hitap ederken kendisine şöyle der: “Yâ seyyide-n nâs ve deyyân
el-Arab”. Aynı kuralara göre “Medhi” uşak, “Medine” hizmetçi, cariye ve “İbni
Medine” cariyenin oğlu anlamlarına gelmekte­dir. Meselâ, Ahtal bir yerde “İbn-i
Medîne” deyimini kullanmıştır. Kur’ân’da ise, “Fe-lev-lâ inküntüm ğayre medinine
terci’ûnehâ in küntüm sâdıqin” denilmektedir.

b) İtaat, kulluk, kölelik, hizmet, bir kişiye müsahhar (râm)
olmak, bir kişiye tabi olmak, bir kişinin galebe ve kahrından korkup kendisini
şeref­sizce teslim olmak vs. Meselâ şu örneklere bakın: “Dintühüm fedânû” ya­ni
“qahhertühüm fe-etâ’û” (Ben onları mağlup ettim ve kendime itaatkâr haline
getirdim), “Dintür-racule” yani “hademtü-hû” (Ben falanca adama hizmet ettim).
Hadislerden birinde şöyle buyuruluyor: “Uridu min qureyş’in kelimeten tedeyyene
lehüm bihâ’1-Arab”, yani “tütıy’uhüm ve tehadda’a lehüm” (istiyorum ki, bunu
kabul edenlerse bütün Arabistan ken­dilerine tâbi ve itaatkâr olur ve önlerinde
eğilir). Bu anlama göre, itaat eden bir millete “qavm-i deyyin” deniliyor.

c) Şeriat, kanun, tarz, yol, millet, örf ve âdet. Meselâ, şu
örneklere ba­kın: “Mâ zâle zâlike dinî ve deyenî” (Benim tarzım ve tutumum her
za­man bu olmuştur), “dâne izâ i’tâde hayran ev şerran” (insan isterse iyi bir
yolu izlesin, ister kötü bir yolu, her iki durumda da izlediği yola ‘din’
deni­lir). Bir hadis-i şerif şöyledir: “Kanet qureyşün ve men dâne bi-dinihim”
(Kureyş ve onların tarzını benimsemiş olanlar). Bir başka hadis şöyledir:
“İnnehu aleyhisselâm kâne alâ dîn-i qavmihî” (Resûlullah, peygamberli­ğinden
önce kendi milletinin dinine bağlıydı). Yani, nikâh, talak, miras ve diğer
medenî ve toplumsal konularda, Hz. Peygamber (a.s.) kendi milletinin örf ve âdet
ile kanun ve kurallarına bağlıydı.

d) Bedel, ceza, ödül, karar, muhasebe ve değerlendirme. Nitekim
Arapça atasözlerinden biri şöyledir: “Kema tedinu tüdânu” (ektiğini
biçe­ceksin). Kur’ân-ı Kerim’de kâfirlerin şu sözlerine rastlanıyor: “E’innâ
lemedînûne” (biz öldükten sonra bize hesap mı sorulacak, bize cezamı
veri­lecek?) Abdullah bin Ömer’in rivayet ettiği bir hadis şöyle başlar… “Lâ
tesübbû es-sultâne fe-in kâne lâ-büdde fe-qulû Allahümme dinhüm kema yedinûne”.
(Hükümdarlarınızı kötülemeyin ve haklarında kötü bir şey söylemek mutlaka
lazımsa, o zaman şöyle deyin: Ey Allahım, bunlar nasıl muamele yapıyorlarsa sen
de onlara aynı şekilde muamele yap). Bu mef­huma göre, “Deyyân” kelimesi, kadı
ve yargıç anlamına gelir. Nitekim, bir kişiye Hazreti Ali hakkındaki görüşü
sorulunca kendisi şöyle dedi: “Kâne deyyânü hâzihi’l ümmete ba’de nebiyyihâ”
(Hazreti Peygamber efendimizden sonra, bu ümmetin en büyük kadısı o idi).

8.4.2. Geniş
Anlamlı Bir Terim

Görüldüğü gibi, “din” kelimesinin birçok manası vardır ve
Araplar bunu çeşitli yerlerde, zamanlarda ve anlamlarda kullana gelmişlerdir. Ne
var ki söz konusu terimin yukarıda sıraladığımız başlıca dört anlamı hak­kında
Arapların görüş açısı fazla geniş olmadığı ve bilgi seviyeleri de yüksek
olmadığı için bunun kullanımı konusunda biraz anlaşmazlık ve hatta çelişki
vardı. Bu sebeple de hiçbir fikir sisteminin belli bir kelimesi haline gelemedi.
Kur’ân-ı Kerim gelince de bu kelime İslâmiyet’in ma­hiyeti ve şekline tam uygun
görüldü ve İslam’da bunun manası ve mefhu­mu kesinlikle belirlenmiş oldu, hatla
kendine has bir terim olarak kullanıl­maya başlandı. Bunun içindir ki, “din”
kelimesi “bütün bir nizam”ı temsil etmektedir.

Kur’ân-ı Kerim açısından “din” birinin üstünlüğünü öğrenip ona
itaat etmeye başlamanın adıdır. Bu “din” veya itaat, Allah’a mahsus olunca,
Al­lah’a itaatle kimseyi ortak etmemek gerekiyor. İtaat ve kulluk tamamıyla
Allah’a mahsus oluyor. Allah’ın hidayetine, emir ve talimatına tam uymak
gerekiyor. Allah’a lapan, ona bağlı olan kişi, kendi şan ve şöhreti, mevkii ve
mükafatlandırılmasının sadece Allah’tan geleceğine inanmalıdır. Al­lah’a
itaatsizliğin neticesinin, şerefsizlik ve cezaların en ağırı olduğunu
anlamalıdır. Zannedersem, dünyanın hiçbir dilinde hiçbir kelime veya te­rim bu
kadar geniş anlam taşımıyor. Zamanımızda “devlet” kelimesi belki bir nebze bu
terimin yanına yaklaşıyorsa da “din”in bütün anlamlarını ver­mesi için daha çok
zamana ihtiyaç vardır.

8.4.3. Bir
Yanlışlık

Bazı kimseler “din” kelimesini çok sınırlı anlamda
düşünmektedirler. Bu kimseler, kurulması emredilen “din”in bütün peygamberlerin
müşterek görevi olduğunu, ama her birinin şeriatının -Kur’ân-ı Kerim’de
belirtildiği gibi- “Li-küllin ce’alnâ minkum, şir’aten ve minhacen” ayrı olması
nede­niyle, “din’den şer’î emir, kaide ve kurallar değil, sadece birtakım inanç,
örneğin, Allah’ın tek oluş, ahiret, kitap ve sünnet (peygamberlik)e inanma ve
Allah’a ibadet etmenin kastedildiğini zannetmektedirler. Bu kimselere, bu dine
en çok, diğer şeriatlarda ortak bir unsur gibi varolan belli başlı ah­lâk
kurallarının ilave edilebileceğini belirtmektedirler. Ne var ki, bu tama­mıyla
sathî bir görüştür ki, dinlerin aynı ama şeriatların değişik olduğuna dair bir
ayete dayanarak kabul edilmiştir. Bu, öylesine tehlikeli bir görüş­tür ki,
düzeltilmediği takdirde ilerde, tıpkı Aziz Paul’ün geliştirip Hz. Îsa’nın
ümmetini yozlaştırdığı şeriatsız din kavramı gibi, din ile şeriatın birbirinden
ayrılmasına kadar varabilir. Çünkü, Allah’ın emrinin sadece “din”i kurmak, ama
“şeriat”ı reddetmek ile ilgili olduğu düşünüldüğü tak­dirde müslümanlar da
Hıristiyanlar gibi şeriatı önemsiz ve kurulmasını gereksiz bulabilirler.
Ellerinde kalacak olanlar sadece bir takım akide ve inanç ile bazı ahlâk
kuralları olabilir. Ama bu gibi yanlışlıktan kaçınmak ve doğru yolu bulmak için
Kur’ân-ı Kerim’e başvurmalıyız. Kur’ân-ı Ke­rim’den, kurulması istenen dinin
sadece inanç ve ahlâk kurallarından mı yoksa, şeriattan mı ibaret olduğu pekâlâ
anlaşılabilir. Kur’ân-ı Kerim’e baktığımızda, dine nelerin girdiği veya dinin
neleri kapsadığı şöyle anla­yabiliriz:

“Halbuki onlar âncak Allah’a, O’nun dininde ihlâs sahipleri ve
mu­vahhitler olarak, ibâdet etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri ile
emrolunmuşlardı, işte doğru din budur”. (Beyyine; 5),

Bu ayetten anlaşılacağı gibi, bu dine namaz ile zekât dahildir.
Oysa, bu iki ibadet ve vecibe ile ilgili emirler çeşitli peygamberlerin
şeriatların­da değişik olmuştur. Hiç kimse ortaya çıkıp, önceki peygamberlerin
za­manında namazın aynı nitelikte ve yapıda olduğunu iddia edemez. Nama­zın
bugünkü şekil, erkan, rek’at ve zamanlarla kılındığını söyleyemez. Kıble’nin
aynı olduğunu ileri süremez. Aynı şekilde, zekâtın şekli, biçimi, mahiyeti,
cüzleri, oran ve şartlarının da aynı olduğunu iddia edemez. Zekât’ın toplanması
ve dağıtımının da değişik olmadığını söyleyemez. Fa­kat, gördüğünüz gibi,
çeşitli çağlarda şeriatlardaki değişiklik ve bu husus­taki farklılıklara rağmen
hem namaz, hem zekât İslâm dinine dahil edil­miştir.

“Size ölmüş hayvan, kan, domuz eli Allah’tan başkası için
boğazla­nan, boğularak, vurularak, düşerek, başka bir hayvan tarafından
boynuz­la vurularak telef edilmiş hayvanlarla, canavarın parçaladığı ve
yetişilip ölmezden evvel boğazlanmayan, dikili taşlar üstünde kesilen
hayvanların, yenmesi ve oklarla fal bakmak haram kılındı. Bunlar fısktır (yoldan
çıkış­tır). Bugün kâfirler sizin dininizden ye’se düştüler. Onlardan korkmayıp
benden korkunuz. Bugün sizin için dininizi ikmâl ve üzerinize nimetimi
tamamladım. Ve size din olarak İslâm’ı (verip ondan) razı oldum…” (Maide; 3)

Bu ayetten de içinde bahsedilen bütün şeylerin dinin kapsamına
girdi­ğini görüyoruz.

“Ehl-i Kitap’tan Allah’a ve Ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın
ve Rasûlünün haram kıldığı şeyleri haram tanımayan ve Hak dini, din olarak kabul
etmeyen kimselerle, size baş eğmiş oldukları halde elleri ile ciz­yelerim,
verinceye kadar muharebe edin”. (Tevbe; 29)

Demek ki, Allah’a ve Ahirete iman etmenin yanı sıra, Allah’ın ve
Rasûlünün işaret etlikleri helâl ve haram şeyleri aynen kabul etmek ve on­lar
arasında buna göre ayırım yapmak da dîn’in ta kendisidir.

“Zina eden kadın ve erkekten her birine yüzer değnek vuruma.
Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, Allah’ın dininde onlara karşı
sizi bir acıma tutmasın…”. (Nur; 2)

Yani, Ceza Hukuku da dinin kapsamına girmektedir.

Yukarıda verdiğim dört misal, Kur’ân-ı Kerim’de şeriatın kesin
hü­kümleri olarak geçmişlerdir. Ancak bunların dışında da dikkat edilirse,
Allahu Teâlâ’nın, cehennem tehdidiyle tarif ettiği günahlar (örneğin, zina,
faiz, mü’minin öldürülmesi, öksüzün malının yenmesi ve haksız yollardan
başkalarının mallarının gaspedilmesi vs) ve azabına lâyık suçlar olarak ta­rif
elliği kötülükler (örneğin, Lût’un ümmetinin illeti ve Hz. Şuayb’ın kav­minin
ticaret ve alışveriş ile ilgili tulumu) da mutlaka dinin kapsamına girmelidir.
Çünkü, eğer din, kulları cehennem ve Allah’ın azabından kur­tarmak için
gelmemişse başka neye yarar? Aynı şekilde, miras ile ilgili hükümler gibi
ihlalleriyle cehennem ateşinde yanma ikazı yapılan şeriat hükümleri de dinin bir
parçası olmalıdır. Meselâ, miras ile ilgili hüküm­lerden bahsedildikten sonra
şöyle denilmiştir:

“Kim Allah ve Rasûlüne âsi olup sınırlarına tecavüz ederse Allah
onu ebedi kalmak üzere Cehenneme sokar. Ona alçaltıcı bir azap vardır”. (Nisa;
14)

Aynı şekilde, haram edilmiş bazı şeyler, (örneğin kumar ve
yalana ta­nıklık gibi) dine dahil edilmezse, demek ki, Allahu Teâlâ hâşâ bazı
gerek­siz emirler de vermiştir ve bunlara uymamızı amaçlamamıştır. Bunun gi­bi,
Allah’ın farz ettiği ibadetler, meselâ oruç ile hac da; geçmiş şeriatlerde
Ramazan’ın 30 orucu olmadığı, ya da Kâbe’yi ziyaret emri sadece Hz. İb­rahim’in
evladı Hz. İsmail’e tabi olanlara verildiği bahanesiyle, dinin kap­samından
çıkarılamaz.

8.4.4. Kanun ve
Din
   

Yusuf sûresinin, “Mâ kâne liye’huze ehâhu fi din-il melik…”
ile başla­yan ayette Cenab-ı Allah, memleket kanunu için “din” kelimesini
kul­lanmak suretiyle bunun ne kadar geniş anlam taşıdığını göstermiştir. Zâten
tek bu ayet bile, peygamberlerin davetinin sadece Allah’a tapma ve bir takım
ibadet ve merasimden ibaret olduğunu sananların ağzını kapat­maya yeter de artar
bile. Bu hayli tehlikeli ve yanlış görüş bir süreden beri müslümanlar arasında
etkisini göstermekledir. Bu görüş müslümanların, İslam nizamını kurmak
konusundaki pasifliğinin önemli bir sebebidir. Bundan dolayıdır ki, bazı sapık
düşünceli kişiler yalnızca küfr ve cahiliyyenin hayat nizamlarını kabul etmekle
kalmıyor, ayrıca peygamberlerin sünnetini bozmaya ve onların kurmak istedikleri
düzen ve sistemi de al­tüst etmeye çalışıyorlar. Söz konusu ayette ceza
kanunları dinin bir parçası sayılmıştır. Yani, Allah demek isliyor ki, nasıl
namaz, oruç ve hac dinin birer parçasıysa, toplum düzeni ve memleket işleriyle
ilgili kanun ve ku­rallar da dine dahildir. Nitekim, “İnned-dine ‘ind-allah
il-İslâm” ile “ve­men yebtaği gayr al-İslâmi dinen fe-len yuqbele minhu”
ayetlerinde itaat edilmesi islenen “din”den sadece namaz ile oruç değil,
İslâm’ın toplum düzeninden başka bir düzene tabi olmanın Allah katında makbul
olmadı­ğıdır.

Aslında, bütün anlaşmazlık, ya da daha doğrusu yanlış anlama,
“Mai­de” sûresinin şu ayetini iyi anlamamaktan ileri geliyor: “Li-küllin ce’alnâ
minkum şir’aten ve minhacen” (Biz, sizlerden her ümmet için ayrı bir şeri­at ve
ayrı bir yol tayin etmişizdir). (Ayet; 48). Bazıları, her ümmetin şeri­atı ayrı
ve sadece kendilerine mahsus olduğu için bunlara dikkat edilme­mesi hükmüne
varmışlardır. Onlara göre din, şeriatten ayrılmalıdır; çün­kü, din nasıl olsa
bütün peygamberlerin ortak göreviydi ve bunun ikame­sini Allah emretmişti. Ne
var ki, bu ayetin gerçek anlamı bambaşkadır. Bu ayetin bağlamına, (siyak ve
sibakı), yani 41 ilâ 50. ayetlerde geçen konu­ya bakacak olursak, bundan şu
anlam çıkıyor. Allahu Teâlâ, hangi ümme­te hangi şeriati vermişse o şeriat o
ümmet için din mahiyetinde olup o üm­metin peygamberinin görevi süresince
ikamesi amaç edinilmişti. 1400 yıl­dan beri müslümanlar Hazreti Peygamber
Muhammed Mustafa (a.s.)’nın peygamberlik dönemini yaşamakta oldukları için,
Ümmeti Muhammediye’ye verilen şeriat devrimizin dinidir ve bu şeriatın ikamesi,
dinin ikame­si demektir. Çeşitli peygamberlerin şeriatları arasındaki farka
gelince, bundan Allah’ın gönderdiği şeriatların birbirine zıt olduğu anlamı
çıkarılmamalıdır.Aslında bunlar özde ve temelde bir olup sadece bazı
ayrıntılarda birbirinden ayrılıyorlardı. Mesela, namaz ve oruç ile ilgili
farklara bir göz atalım. Namaz her şeriatta farz olmuştur. Ama her şeriatın
kıblesi aynı değildi. Ayrıca namazların zaman ve erkânları da aynı değildi. Aynı
şekilde oruç da her şeriatın ayrılmaz bir parçası durumundaydı. Fakat
müslümanlar için farz olunan Ramazan’ın 30 orucu diğer ümmetlerde yoktu. Bundan,
namaz ile orucun, dinin ikamesi görevinde yer aldığı, ancak belli bir şekilde
namaz kılma ve belli bir zamanda oruç tutmanın, dinin ikamesi görevinde yer
almadığı anlaşılmamalıdır. Doğru ve mantıklı anlamı şu­dur: Her peygamberin
ümmeti için, o devrin şeriatına göre namaz ile oruç için belirlenen kaide ve
kurallara göre o zamanda namaz kılmak ve oruç tutmak, dini ikame etmek demekti.
Çağımızda da dini ikame etmek, Pey­gamberin şeriatında belirlenen kurallara göre
bu ibadetleri yerine getir­mek anlamındadır. Şeriatın diğer hükümleri işte bu
iki misâle göre kıyas edilmelidir.   

8.4.5. Din Hakim
Olmak İster

Kur’ân-ı Kerim’i gözü açık okumak isteyen herkes, bu ilâhi
kitabın, kendisine tabi olanları, küfrün ve kâfirlerin tebaası olarak birer esir
şeklin­de dinî hayat sürdürmeye davet etmediğini hemen anlayacaktır. Kur’ân-ı
Kerim, aksine, iktidar olmak, iktidar ve hakimiyet sahibi olmak ister. Kendisine
tabi olanlardan Hak Dini, fikir, ahlâk, medeniyet, kültür, hu­kuk ve siyaset
açısından galip ve üstün kılmak amacıyla mücadele etmele­rini bekler. Ayrıca,
hakimiyetin ancak iman sahiplerinin ellerinde bulun­ması halinde
gerçekleştirilebilecek geniş kapsamlı bir hayat düzenini tav­siye eder. Nitekim
Kitabullah, indirilmesinin gayesini şöyle dile getirmiş­tir:

“Allah’ın sana gösterdiği gibi İnsanlar arasında hükmetmen için
sa­na hak olarak Kitab’ı indirdik. Hainler için müdafacı olma”. (Nisa; 105)

Bu kitapta zekâtın toplanıp dağılmasıyla ilgili öyle hükümler
yer alı­yor ki bunlar ancak sağlam temellere dayalı, istikrarlı bir hükümetin
belli kanun ve kuralları çerçevesinde başarıyla yerine getirilebilir. (Bk.
Tevbe; 60-103). Bu kitapta, faizin yasaklanması, faiz ve rib’a ile ilgilenenlere
kar­şı ilân edilen savaş, ancak bütün memleketin siyasi ve ekonomik idaresi­nin
iman sahiplerinin ellerinde bulunmasıyla kazanılabilir. (Bk. Bakara; 275-279).
Bu kitapta katile kısas uygulanmasına ilişkin hükümler (Bakara; 178), bir
hırsızın elinin kesilmesine dair emirler (Maide; 38), zina ile kadf (kazf)ın
cezalandırılmasıyla ilgili kararlar, (Nur; 2-4) bu gibi emir ye hükümleri aynen
yerine getirenlerin, kâfirlere tabi olacakları varsayımıyla yer almamıştır. Bu
Kitap’ta, kâfirleri katletme (mücadele ve muharebe) emri, bu dinin
mensuplarının, kâfirlerin bir hükümetinde ordu toplanıp ve gençleri orduya
kaydederek, yerine getirilmek düşüncesiyle verilmemiştir. (Bk. Bakara; 190-216).
Bu kitapta, Ehl-i Kitaptan cizye alınmasına dair hükümler, müslümanların,
kâfirlerin tebaası olarak onlardan cizye alabile­cekleri ve onları koruma
görevini yerine getirebilecekleri düşüncesiyle yer almamışlardır.

Bu durum sadece Medine’de Hazreti Muhammed (a.s.)’e vahiy olunan
ayetlerde değil, Mekke’de bulunduğu sırada kendisine indirilen ayetlerde de
mevcuttur. Bundan anlaşılıyor ki, Hak Dini’in, ta başından beri kâfirlere mağlup
ve tabi olarak değil, hakim ve üstün olarak kurulması amaçlanmıştır.

8.4.6. Hz.
Peygamber (a.s.)’in Büyük Başarılarından Deliller

Bahsettiğimiz yanlış anlamanın mahiyeti, en çok Hazreti
Peygamber (a.s.)’in 23 yıllık peygamberlik müddeti sırasında başardığı büyük
işlerden ortaya çıkar. Hz. Muhammed (a.s.)’in, hem tebliğ ve telkinle hem de
kılıç­la bütün Arabistan’ı zaptedip inanç ve ibadetlerden başlayarak kişisel
ka­rakter, toplumsal ahlâk, medeniyet, kültür, ekonomi, toplum, siyaset, hu­kuk
ve barış ile savaşa kadar hayatın her alanını kapsayan mükemmel ve muazzam bir
hükümet düzeni kurduğunu bilmeyen var mıdır? Eğer, Haz­reti Peygamber (a.s.)’in
bütün bu işleri, daha önce bahsettiğimiz ayette yer alan ve kurulması emredilen
din ile ilgili değilse nedir? Bir an için böyle olmadığını kabul etsek, o zaman
iki ihtimal vardır. Ya, Hz. Muhammed (a.s.) sadece iman, inanç ve ahlâk ile
ilgili belli başlı bazı kuralları tebliğ etmeye memur edilmesine rağmen hâşâ,
sınırlarını aşarak kendi kendine bir hükümet kuruverdi, geniş kapsamlı bir kanun
hazırladı ve bu yaptıkla­rı hem geçmişteki peygamberlerin ortak dininden hem
şeriatlarından faz­laydı, ya da, bizzat Cenab-ı Allah’ın (cc.) Şûra suresinde
verdiği emrin tam tersine hâlâ kendi peygamberinden (Hz. Muhammed (a.s.)’den adı
ge­çen sûrede ikamet-i din (dîn’in kurulması, yerleştirilmesi)’den çok daha
fazla ve daha değişik bir görev yapmasını beklediğini ve yaptırdığını ve hatta,
bu işlerin tamamlanmasından sonra şöyle bir söz de söylediğini ka­bul etmek
zorunda kalacağız.

“Bugün sizin için dininizi ikmâl ettim ve üzerinize olan
nimetimi ta­mamladım”. (Maide; 3)

8.4.7. Din, Geniş
Anlamlı Bir Terimdir

Kur’ân-ı Kerim, din kelimesini geniş anlamlı bir terim olarak
kullan­mıştır. Bu terim’den, geniş kapsamlı bir hayat düzeni anlaşılmalıdır. Bu
öyle bir hayat nizamıdır ki, bunda insan, mutlak hakime itaat ve bağlılığı­nı
ilân eder; O’nun koyduğu kaide, kural ve kanunlara göre hayat sürer; O’na itaat
ve sadakatinden dolayı ödüllenmesini, şan ve şeref kazanmasını bekler. O’na
itaatsizlikten dolayı rezil olacağı ve cezalandırılacağından korkar, öyle
sanıyorum ki, dünyanın hiçbir dilinde böylesine geniş an­lamlı bir kavram
yoktur. Aşağıdaki ayetlerde “din” işte bu anlamlarda kul­lanılmıştır:

“Ehl-i Kitap’tan Allah’a ve Ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın
ve Rasûlünün haram kıldığı şeyleri haram tanımayan ve Hak dini, din ola­rak
kabul etmeyen kimselerle, size baş eğmiş oldukları halde elleri ile ciz­yelerini
verinceye kadar muharebe edin”. (Tevbe; 29)

Bu ayette kullanılan “Hak dini” deyimi geniş anlam taşımaktadır.
Bu deyimin açıklanmasını Cenab-ı Allah önceki ilk cümlede kendisi yapmış­tır.
İşte bunların toplamına din denilir.

“Fir’avn: ‘Bırakın da Musa’yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın.
Çünkü ben, O’nun sizin dininizi değiştireceğinden veyahut yeryüzünde fesâd
çıkaracağından korkuyorum’ dedi”. (Mü’min; 26)

Kur’ân-ı Kerim’de nerelerde Fir’avun ile Musa (a.s.)’nın
kıssasından söz edilmişse oralarda “din”in sadece alelade bir din değil, devlet
ve mede­niyet nizamı olarak geçtiğinde herhangi bir şüphe yoktur. Burada
görüldü­ğü gibi, Fir’avun, Hz. Musa’nın gayesine ulaşması halinde koskoca bir
v devletin yıkılacağını, Fir’avunların hakimiyetinin, kurulu bir
düzenin ve atalardan süregelen örf ve âdetlerin yok olacağını ve bunların yerine
ya yepyeni bir düzenin kurulacağını, ya da herhangi bir düzenin kurulmayıp
memlekette tam bir anarşinin hakim olacağını düşünmüştü.

“Allah katında din İslam’dır”.  (Al-i İmrân; 19)

“İslâm’dan başka bir dine tabi olandan, dini kabul olunmaz”.
(Al-i İmran; 85)

“O Allah, Rasûlünü hidayetle, hak din ile -o dini bütün dinler
üzerine galip kılmak için- gönderendir, isterse müşrikler hoş görmesin”. (Tevbe;
33)

“Ortada fitne kalmayıncaya ve bütün din Allah’ın oluncaya kadar
on­larla muharebe edin”. (Enfâl; 39)

“Allah’ın nusreti ve fethi geldiğinde ve insanları, Allah’ın
dinine bö­lük bölük girerken gördüğün zaman. Artık Rabbini hamd ile tesbih et.
Ve O’ndan mağfiret dile. Muhakkak ki, O tevbeleri kabul edendir”. (Nasr; 1-3)

Bütün bu ayetlerde “din” sadece inanç ve ibadetler anlamında
değil, tam bir hayat nizamı manasında kullanılmıştır. Burada kastedilen; kendi
inanç, itikat ve ibadetleriyle, teorik, ahlakî ve tatbiki yanlarıyla tam bir
hayat nizamıdır. İlk iki ayette, Allah katında, makbul ve önemli olan ha­yat
düzeninin, bizzat Allah’a itaat ve teslimiyet (İslâmiyet) olduğu
belirtil­miştir. Bunun dışında, başkalarının iktidarının tanınmasına dayalı bir
na­zariye Allah’ın hoşuna gitmez ve gayet tabii, O’nun tarafından beğenil­mez.
İnsanların, kendi ülkesinde yaşadığı, tebaası olarak her türlü imkânlardan
yararlandığı ve beslendiği O Büyük Yaradan, kendisinden başkasına tapılmasına,
itaat edilmesine ve ibadet edilmesine razı olabilir mi?

Üçüncü ayette, kendi Peygamber (a.s.)ini, doğru ve hak olan
hayat ni­zamı, yani İslâm ile dünyaya gönderdiği ve bu görevin amacının, adı
ge­çen hayat nizamını diğer bütün nizamlara galip kılması olduğu buyurul­muştur.

Dördüncü ayette; iman sahiplerine veya başka bir deyimle,
müslü­manlara, fitnenin, yani bütün batıl düzenlerin, Allah’a isyan ilkesine
daya­lı bütün nizamların yıkılıp, tek bir Allah’a itaat ve bağlılığa dayalı din,
ya­ni düzen ikame edilinceye kadar, kâfirlerle savaşma ve mücadele etme emri
verilmiştir.

Beşinci ayet; Hazreti Peygamber (a.s.)’in gece gündüz demeden 23
yıllık mücadelesinin semeresi olarak Hicaz ve Arabistan’da büyük bir inkılabın
gerçekleşmesi ve İslâm düzeninin akidevi, itikadi, ideolojik, teo­rik, pratik,
ahlâki, kültürel, medeni, toplumsal, siyasi ve ekonomik yanla­rıyla
kurulmasından sonra kendisine yapılan bir hitaptan ibarettir. Burada Peygamber
efendimiz (a.s.)’in memur edildiği görevin tamamlanmasından sonra, Cenab-ı Allah
kendisine diyor ki, “bunu kendi başarın sanıp da ifti­har etme, gururlanma!”.

Her türlü ayıp ve eksikliklerden arınmış tek varlık Allah’dır.
Onun için Hz. Peygamber, bu büyük işin başarılmasından sonra, Allah’a hamd-ü
senasını yapmalı ve Rabbine şöyle demelidir: “Ey Allahım, 23 yıllık süre içinde
görevimi yerine getirmek konusunda herhangi bir hata işledimse beni affet.”



 




[1]
Asya ile
Avrupa arasında bir yerde, Kur’ân-ı Kerim’in yeni bir tefsiri yapıldığını ve
tefsir­de “din” kelimesinin manası anlatılırken, İslâmiyet’in sadece kul ile
Allah’ı ilgilendiren ve siyaset ile medeniyetle hiçbir ilgisi olmayan bir
din olduğunun ifade edildiğini öğrenince hayret eltim. Bu, gerçekten
Kur’ân-ı Kerîm’in tefsiriyse çok ilginçtir. Ama 30 yıllık titiz çalışmalarım
ve araştırmala­rım göstermiştir ki, Kur’ân-ı Kerîm çağımızın bazı “ilerici”
yorumcularının söylediklerinin tam ak­sine dinden, her zaman ve bütün
insanlar için geçerli olan bir fikir  ve hareket tarzını kastet­mektedir.
(Burada yazar, 1943 yılında Hint-Pakistan yarımadasına gelen bir Türk heyet
başkanının bazı görüşlerine atıfla
bulunmuştur)



[2]
Burada
“cahiliyye kelimesi sadece, Hz. Peygamber (a.s)’in doğuşundan önce,
özellikle Arabistan ve genellikle, dünyanın genel durumu için değil, aksine
geniş bir anlamda kullanılmıştır. Burada, Hak din İslâm’a karşı olan
geçmişin ve bugünün bütün din veya hayat düzenleri, “cahiliy­ye”
kategorisine alınmıştır.



[3]
Hz. Şuayb
(a.s.) kâfirleri tek Allah’a itaat etmeye ve ticaret ile sanatta yolsuzluğu
terk et­meye davet edince, kâfirler şöyle dediler:

“Ey Şuayb, babalarımızın taptıklarını terk etmemizi,
yahut mallarımızda istediğimizi yapma­mayı namazın mı sana emrediyor? Sen
önceleri yumuşak huylu ve akıllı bir adamdın.” (Hûd; 87).

Bu ayet, İslâm’a karşı Cahiliyyenin zihniyetini
bütünüyle ortaya koymaktadır. İslâm tek Al­lah’a itaat edilmesini islerken
bu itaatin sadece dinî inanç ve ibadetlere kadar mahdud olmadığını, aksine
medeniyet, kültür, siyaset, iktisat ve güncel hayatı da etkilediğini
söylemektedir. Buna kar­şılık, cahiliyye, alalardan gelen örf ve adetlere
önem vermekle, başka herhangi bir şeye dikkat edil­memesini istemektedir.
Cahiliyye, dillin sadece ibadet ve merasimlerden ibaret olduğunu da ileri
sürmektedir. Yani din ile dünya işlerinin ayrı olduğu iddiası Hz. Şuayb’ın
yaşadığı bundan 3.500 yıl öncesine kadar dayanmaktadır. Şuayb’ın
telkinlerini dinlemeyen kâfirler de ticaret gibi görünür­de dinle hiçbir
ilişkisi olmayan bir işe Allah’ın karışmasından hiç hoşlanmamışlar ve
atalardan ge­len geleneği sürdürmek istemişlerdi



[4]
Bu demek
değil ki, bu dünyada suç ve ceza kanunu hiç uygulanmıyor. Demek istediğim,
suçluların doğrudan ve derhal cezalandırılmamasıdır. Yani dünyada suç ve
cezadan çok deneme sı­nava önem verilmekledir. Bu sebeple burada yapılan iş
ve amellerin geçici sonuçlarına bakılarak, hesap verme işleminin tamamıyla
bittiği sanılmamalıdır. Çünkü, her ne olursa olsun, en son ve en âdil
duruşma âhirette yapılacaktır.



[5]
Çağımızda
bazı dindaşlarımız söz konusu “Hakimiyet’in bir gaye ve hedef değil, sadece
vaad edilen bir şey olduğunu iddia ederler. Bunu söyleyenler herhalde böyle
bir hakimiyeti bir ödül olarak görüyorlar. Halbuki bu hakimiyet sorumluluk
olarak kabul edilmelidir. Bu zâtlar, Allah’ın kanunun hakim olması için
gerekirse, her türlü cihadın yapılacağını herhalde bilmiyorlar.