Geçmiş Ümmetlerin Yok Oluşu ve Kalıntıları
13.4.2. Semûd
Kavminin Yaşadığı Bölge
Semûd kavminin, bugün El-Hicr olarak bilinen, Arap yarımadasının
batısında bir bölgede yaşadığı tarihi kayıtlardan sabittir. Zamanımızda Medine
ile Tebûk arasında trenle yolculuk sırasında Medâyin-i Salih adlı tren
istasyonuna geliniyor. İşte burası Semûd memleketinin hükümet merkeziydi.
Eskiden bunun adı El-Hicr’di ve şimdi de bazı kimseler burayı bu adla
anmaktadır. Buralarda binlerce hektarlık alanda, Semudluların bazı harabeleri
bulunmaktadır. Bunlar arasında kayalara oyularak yapılan koskoca binaların
kalıntıları da vardır. Bu sessiz ve hazin şehri bugün görenler, buranın
nüfusunun 400-500 binden az olmayacağı kanısına varırlar[6].
Kur’ân-ı Kerîm’in inişi sırasında Hicaz’ın ticari kafileleri bu tarihi
harabelerden geçerlerdi. Hz. Peygamber (a.s.), Tebûk savaşma hazırlık sırasında
buradan geçerken müslümanlara, buranın ibret verici manzarasını göstermiş ve
tarihi eserlerden ne gibi ders alınması gerektiğini söylemişti. Hz. Peygamber
(a.s.), bir yerde bir kuyuya işaret ederek Hz. Sâlih’in dişi devesinin burada su
içtiğini hatırlatmış ve müslümanların yalnızca bu kuyudan su içmelerini, başka
kuyulara gitmemelerini emretmişti. Rasûlullah ayrıca, müslümanlara bir geçidi de
göstermiş ve bunun dişi devenin geçtiği geçit olduğunu açıklamıştı. Nitekim, bu
geçide bugün de “Fecc-ün Nâga” denir.[7]
13.4.3. Semûd
Kavmine Ait Tarihî Kalıntılar
“Ad kavminden sonra sizi hükümdarlar yaptığını ve sizi
yeryüzünde yerleştirdiğini düşünün. Arzın ovalarında köşkler ve saraylar bina
eder, dağlan oyup evler yaparsınız. Allah’ın nimetlerini anın. Ve yeryüzünde
bozgunculuk çıkaranlardan olmayın.” (A’râf; 74)
Semûd kavminin, dağ ve kayaları oyma sanatı, Hindistan’da Ellora
ve Ajanta mağaralarında ve dünyanın bazı diğer bölgelerinde görülen oyma
sanatının bir benzeriydi. Semûd’lular dağları oyarak ve yontarak muhteşem bina
ve saraylar yaparlardı ve böylece büyük sanat eserleri ortaya çıkarırlardı.
Bugün Medâyin-i Salih’te hâlâ ayakta duran muazzam yapılar Semud’luların mimarî
sanatının ne kadar gelişmiş olduğunun birer delilidirler.
El-Hicr, Semud’un başkentiydi. Bu şehrin kalıntıları, Medine’nin
kuzey-batısında Şehr-ul Ulâ’dan birkaç kilometre uzaklıkta bulunmaktadır.
Medine’den Tebûk’a hem karayolu hem tren yoluyla yolculuk sırasında bu şehre
rastlanıyor. Yolcular ve turistler bu vadiden geçerlerse de, Hz. Peygamber
(a.s.)’in nasihati üzerine hiçbir müslüman burada konaklamaz.
Sekizinci asırda İbn Batuta, Hacca giderken buraya uğramıştı.
İbn Batuta’nın yazdıklarına göre, “bunlarda kırmızı renkli dağlarda Semûd kavmi
tarafından oyularak yapılan binaların kalıntıları vardır. Bu binaların rengi ve
süsü öylesine tazedir ki, bugün yapılmış gibi görülürler. Bu harabelerde hâlâ
bazı çürümüş ceset ve insan iskeletleri bulunur.”
13.4.4. Maddî
Kalkınma ve Ahlâkî Bozukluk
Semûd halkı ve milleti hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de birçok yerde
ayrıntılı açıklamalar yer almıştır. (Bk: A’râf; ]3-19, Hûd; 61-68, Hicr; 80-84,
Neml; 45-53, Zâriyat; 43-45, Kamer; 23-31, Hâkka; 4-5, Fecr; 9 ve Şems; 11).
Bunlardan, Âd kavminden sonra şan ve şöhret kazanan milletin Semûd olduğu
anlaşılıyor. Nitekim, yukarıdaki A’râf sûresinde aynı ifadeleri bulmaktayız “Âd
kavminden soma sizi hükümdar yaptığını…” Fakat, maddi kalkınma, zenginlik,
rahatlık ve bolluk Âd kavmini nasıl bozduysa, Semûd halkını da kötü yönde
etkilemekten geri kalmadı. Yani, bir yandan hayat seviyesi yükselirken bir
yandan da ahlâk düzeyi ve insanlık alçaklıkça alçaldı. Bir tarafta, şehirlerde
göz kamaştırıcı binalar ve saraylar inşa ediliyor, dağlarda ve mağaralarda
kayalara şekiller veriliyor, san’at eserleri ortaya çıkarılıyordu; diğer tarafta
ise, toplumda şirk ve putperestlik yerleşiyor, eşitsizlik, adaletsizlik ve
zulüm körükleniyor, milletin en kötü insanları iktidar koltuklarından ahkâm
kesiyor ve yüksek sınıf büyüklük ve üstünlük kompleksiyle böbürleniyordu. Hz.
Sâlih’in Hakk’a daveti ancak aşağı sınıftakilerin bir bölümünü etkileyebildi.
Yüksek sınıftakiler ise bunu hakaretle reddettiler.

Semûd Kavminin Yaşadığı Bölge
13.4.5.
İtaatsizlik ve İsyânın Üç Sebebi
Semûd kavmi üç sebepten dolayı Hz. Sâlih’in dâvetini
reddediyordu. Birincisi, Hz. Sâlih bir beşer veya insandı, başka insanlardan
üstün bir tarafı yoktu. İkincisi, Hz. Sâlih Semûd kavminin bir ferdiydi ve
herhangi bir fazileti yoktu. Üçüncüsü, Sâlih alelâde ve yapayalnız bir insandı.
Kendisi tanınmış bir hâkim veya kabile reisi değildi, çevresinde pervane gibi
dolaşan adamlar yoktu. Bir ordusu yoktu. Gösterişli tavırları yoktu. Semûd’lu
eşraflara göre Hz. Sâlih, insanüstü bir varlık olmalıydı. Onlar O’nun
beşeriyetini de kabul etmeye hazırdılar, ancak alelâde bir kişi olması ve
bizzat kendi milletinden olmasını hazmedemiyorlardı. Böyle bir insan başka bir
yerden ve milletten gelmeliydi, hatta gökten indirilmeliydi. Bunların hiçbiri
olmazsa, en azından nüfuzlu bir kabile reisi ve zengin bir lider olmalıydı.
Salih gibi sade ve sâf bir insanın peygamber olmasını bir türlü kabul
edemiyorlardı.
13.4.6. Hayır İle
Şer Arasındaki Mücadele
Hz. Sâlih, halkı hidayete çağırmaya başlar başlamaz, Semûd kavmi
iki rakip kampa bölünüverdi.”… Onlar iki fırka olup birbirleriyle çekişmeye
başladılar” (Neml; 45)
Bu iki fırkadan biri Hz. Salih’e ve Allah’a iman edenlerden
oluşuyordu, ikincisi ise Hz. Salih ve Allah’ı inkâr edenlerden teşekkül
ediyordu. İki rakip kampa bölündükten sonra, aralarındaki çekişme ve mücadele de
çetin bir şekilde başlayıverdi.
“Kavminden kendilerini büyük görenler, onlardan iman eden
zayıflara, ‘Salih’in Rabbi katından gerçekten gönderilmiş bir peygamber
olduğunu biliyor musunuz’ (diye alayvari söz söylediler). Mü’minler de, ‘Biz,
O’nunla gönderilen şeye iman edenlerdeniz.’ dediler. Büyüklük
taslayanlar (yine), ‘Sizin iman ettiğiniz şeyi biz inkâr eyleriz’ dediler.” (A’râf;
75-76)
Bunun yanı sıra, Kur’ân-ı Kerim’de Semûd kavminin ileri
gelenlerinin şu sözlerine de yer verilmiştir:
“Ey Sâlih, eğer sen gönderilmiş peygamberlerden isen bize va’d
ettiğin azabı getir.” (A’râf; 77)
13.4.7. Mu’cize
Gösterilmesi İçin Çekilen Restler
Semûd kavminin ileri gelenleri durmadan Hz. Salih’e meydan
okuyor ve rest çekiyorlardı. Onlar diyordu ki, “eğer sen gerçekten Allah’ın
elçisi isen, o zaman bize bir Mu’cize göster de görelim.” Semud’luların bu
sürekli isteği üzerine Cenab-ı Allah da dişi deveyi Mu’cize olarak aralarına
gönderdi.
Cenab-ı Allah’ın bu buyruğu (“Biz dişi deveyi onlara fitne
olarak gönderiyoruz” sözlerinin bir açıklamasıdır. Fitne ve imtihan, dişi bir
devenin birden bire Semûd kavmi arasında belirmesiydi. Semûd kavmi bu deve ile
ilgili olarak uyarılmıştı. “Bu dişi deve belirli günlerde tek başına su
içecektir. Bunun su içtiği gün sizler sakın hayvanlarınıza su içirmeyin, ve su
içtiği kuyu, çeşme veya dereye ne kendiniz gelin ne de hayvanlarınızı getirin.
Dişi deve ve diğer hayvanlar nöbetleşerek su içeceklerdir. Bu kural
bozulmamalıdır. Yoksa size büyük bir felâket gelecektir.” Bu ikazı aktaran kişi
Hz. Salih idi. O Sâlih ki, Semûd kavminin ileri gelenleri onunla alay ediyor,
onun ordusu ve yardımcıları olmadığım söylüyorlardı.
Şuara sûresinin 154-156 ayetlerinden, böyle bir ilâhî işaret
veya Mu’cizenin gösterilmesini bizzat Semûd kavminin istediği sabittir. Semûd
halkı, ancak böyle bir işaret gördükten sonra Hz. Sâlih’in peygamber olacağına
inanabileceğim belirtmişti. İşte bu isteğe uyarak Hz. Salih dişi deveyi
kendilerine sundu. Böylece, dişi deve’nin de diğer bazı peygamberlerin
Mu’cizeleri gibi bir Mu’cize olduğu anlaşılıyor. Ayrıca, bu Mu’cize ile birlikte
Hz. Sâlih’in, ümmetini son defa ikaz ettiği de anlaşılıyor. Hz. Sâlih’in
söylediğine göre, bu dişi deve Semûd kavminin kaderini tâyin edecekti. Allah
tarafından bir ibret nişanesi olarak gelen bu deveye bir takım imtiyazlar
tanınmalıydı. Bu deve her tarafa dolaşmakta serbest olacaktı ve belli bazı
günlerde çeşme ve derelerden su içecekti. Semûdlular bunun yanına
yanaşmamalıydı, hele kötü bir niyetle dokunmaları bile felâkete davetiye
çıkarmak gibi bir şey olacaktı. Semûd kavmi belirli bir süre devenin olağanüstü
bir hayvan olduğuna inandı ve Hz. Sâlih’in dediklerini istemeyerek de olsa
yaptı. Ama kötü niyetlerini uzun bir süre saklayamadılar ve fitne ve fesâda baş
vurdular.
13.4.9. Dişi
Devenin Öldürülmesi
“Derken o dişi deveyi kestiler.” (A’râf; 77)
Hz. Sâlih’in dişi devesi bir müddet Semûd kavmini şaşkın ve
tedirgin yaptı. Semûd’lu ileri gelenler küplere biniyorlardı ve bu deveyi
ortadan kaldırma çarelerini düşünüyorlardı. Nihayet, hayli atak davranan bir
kabile reisi, devenin işini bitireceğine arkadaşlarını inandırdı. Şems
sûresinde bu adamdan şöyle bahsedilmiştir; “En bahtsızları ayaklandığı vakit”
(Âyet; 12). Kamer suresinde ise şöyle denilmiştir: “Nihâyet arkadaşlarını
çağırdılar. O da kılıcını çekip deveyi kesti.” (Âyet; 29)
Yukarıdaki her iki sûrede görüldüğü gibi, dişi deveyi öldüren
tek bir kişiydi. Ama onun fiili bütün millet tarafından desteklendiği için
herkes onun suç ortağıydı. Bu sebeple ceza da sadece o kişiye değil bütün
millete verildi[8].