Geçmiş Ümmetlerin Yok Oluşu ve Kalıntıları
13.10.2.
Filistin’de Şirk Devri
Hz. Musa (a.s.)’ın vefatından sonra İsrail oğulları Filistin’e
girdikleri zaman burada Hitit, Amûrî, Ken’ânî, Firizzî, Hâvî, Yebûsî ve Filistî
isminde muhtelif uluslar yaşıyordu. Bu uluslar dinsiz ve müşrik idiler.
Yerlilerin en büyük tanrısının adı El idi, ki tanrıların babası sayılırdı. Bu
tanrının boğa şeklinde heykelleri vardı. Bu boğa tanrısının karısının adı Aşîre
idi. Bu tanrı ve tanrıçaya tâbi çeşitli ilâh ve ilaheler vardı ki sayılan 70’i
bulurdu. El tanrısının evlâtları arasında en güçlü tanrı Ba’al idi. Ba’al,
yağmur, bahar, bereket ve gök ile yer tanrısı olarak bilinirdi. Filistin’in
kuzey bölgelerinde adı en çok tanınan tanrıça, Ba’al’ın karısı, Ünâs idi.
Filistin’in iç kısımlarında ise aynı tanrıça, Istârât ismiyle tanınırdı. Bu
tanrıçanın adı aşk ve doğumla özdeşleşmişti. Bunun dışında ölüm, sağlık, salgın
hastalıklar ve açlık gibi şeyler için ayrı ayrı ilâh ve ilaheler vardı.
Velhasıl, tanrılık görevleri sayısız tanrı ve tanrıçalar arasına dağılmıştı. Bu
sözde tanrı ve tanrıçalar hakkında öylesine yüz kızartıcı efsâne, hikâye ve
destanlar anlatılırdı ki medenî ve kültürlü bir insan bunları ne yazabilir ne de
ağzına alabilir. Bu tanrı ve tanrıçalar hakkında anlatılan alçaklık ve
sapıklıklar en ahlâksız insana bile atfedilemez. Böylesine alçak, sapık kahpe,
kalleş tanrı ve tanrıçaları baş tacı eden ve onlara tapan bir milletin ahlâk
bozukluğunu artık siz tahmin edin. Nitekim, Filistin’de yapılan kazılarda ve
ortaya çıkarılan tarihi eserlerde bunların yüz kızartıcı örnekleri vardır.
Filistin’de şirkin almış yürümüş olduğu devirde çocukları kurban etmek
alışılmış bir gelenekti. Mabed ve ibadet yerleri birer fuhuş yuvasıydılar.
Kadınları, kızları tapınaklara alıp, onlarla cinsi münasebet kurmak ve
başkalarına peşkeş çekmek, dini ibadetin birer parçası sayılırdı. Bu çeşit batıl
inanç ve sapıklıklar daha çoktu.

Hz. Musa Devrinde Filistin
13.10.3. İsrail
Oğullarının Yozlaşması
İsrail oğullarına, Tevrât ve Hz. Musa (a.s.) vasıtasıyla verilen
emir şu idi. Sakın yerleşeceğiniz yeni memleket olan Filistin’deki dinsiz ve
müşrik milletlerin kötü alışkanlıklarına kendinizi kaptırmayın, bu bakımdan
oraya varır varmaz onları temizleyin.
Fakat İsrail oğulları Filistin’e varınca bu nasihati unuttular.
Kendilerini oranın havasına kaptırdılar. Orada güçlü herhangi bir saltanat veya
hükümet kuramadılar. Aralarında birlik ve beraberlik sağlamak yerine kavgaya
başladılar. Çeşitli kabilelere bölündüler ve her kabile kendisine ait olan
bölgede istediğini yapmaya koyuldu. Bunun neticesinde, kendisini müşriklerin
tesirinden kurtaracak güçlü tek bir İsrail kabilesi kalmadı. Mecburen, her yerde
ve her bölgede müşriklerle beraber yaşamaya başladılar. Hatta, İsrail oğulları
fethettikleri bölgelerde müşriklere küçük özerk bölgeler ve devletçikler kurmaya
da müsaade verdiler, İsrail oğullarının bu akılsızlık ve tedbirsizliğinden
Zebur’da da yakınılmıştır.[21]
Bu tedbirsizliğin cezasını İsrail oğulları kısa bir zamanda
çekmeye başladılar. Yerlilerin tesiriyle şirk belâsı İsrail oğullarını da sardı.
Bunun yanı sıra diğer ahlâksızlıklara da esir düştüler. Bu husustaki yakınma
İncil’de de yer almıştır.
“Ve Benî İsrail, Hüdâvend’in yanında kötülüğe ve Ba’alim’e
tapmaya başladılar. Onlar, Hüdâvend ve kendi atalarının Tanrısını unuttular.
Halbuki, bu tanrı onları Mısır’dan getirmişti. İsrailoğulları etraflarındaki
müşrikler gibi tanrı ve tanrıçalara tâbi olup tapmaya başladılar ve böylece
Hüdâvend’i kızdırdılar. Ve Hüdavend’i terk edip Ba’al ile Istarâta tapmaya
başladılar. Nihayet, Rabbin gazabı İsrail’e çöktü.” (Bölüm: II, ayetler: 11-13)
İsrail oğullarının tedbirsizliğinin ikinci neticesi, onlara
karşı yerlilerin ayaklanmasıydı. İsrail oğullarının müsamaha göstererek özerk ve
özgür bıraktıkları devletçikler ve onların hiç mağlup edemedikleri Filistinliler
birleşip, üst üste birkaç baskın ve saldırı düzenleyerek İsrail oğullarını
Filistin’in büyük bir bölümünden kovdular. Hatta onlardan Hüdâvend’e ait
Sandığı (Tabut-u Sakîne)’da aldılar. Nihayet, İsrail oğullarının aklı başına
geldi ve onlar tek bir hükümdarın emrinde toplanarak güçlü bir devlet kurmaya
karar verdiler. Onların arzusu üzerine Samuel peygamber M.Ö. 1020’de “Talût”u
onların hükümdarı haline getirdi. (Bu olaya Bakara suresi, 32. rükûsunda
değinilmiştir).
İsrail oğullarının kurduğu birleşik devletin üç hükümdarı oldu.
Talût (M.Ö. 1020-1004), Hz. Davud (M.Ö. 1004-985), ve Hz. Süleyman (M.Ö.
965-926). Bu hükümdarlar, İsrail oğullarının, Hz. Musa’dan sonra yarıda
bıraktığı işi tamamladılar ve Filistin’e tamamıyla hakim oldular. Sadece kuzey
kıyılarında Fenikelilere ve güney kıyılarında Filistinlilere ait devletçikler
fethedilemedi, ama bunlar da Filistin devletine tâbi oldular.
Hz. Süleyman (a.s.)’dan sonra İsrail oğulları tekrar maddiyata
yöneldiler. Kısır çekişme ve kavgalar Filistin devletinin ikiye bölünmesine yol
açtı. Bunlardan birincisi, Filistin’in kuzey bölgeleri ile Ürdünün önemli bir
bölümünü içine alan İsrail devletiydi, ki başşehri Sameriyye oldu. İkinci devlet
ise, güney Filistin ile Adum’u içine alan Yahudiyye idi, ki bunun Başşehri
Jerusalem veya Kudüs oldu. Bu iki devlet birbirinin can düşmanı oldular ve
aralarındaki düşmanlık ve kavga son zamanlara kadar devam etti.

Hz. Davud ve Hz. Süleyman (a.s.)’ın Saltanat Devri (M.Ö.
1000-930 Yıllan Arası) .
İsrail devletinin hükümdar ve yöneticileri ile hâkim sınıfı,
çevrelerinin dinsizlik, şirk ve ahlâksızlığından en çok etkilenenler oldular.
Nitekim bu devletin hükümdarı Ahiab, Sayda’nın müşrik prensesi İzabel ile
evlenince şirk ve ahlâksızlık devlet eliyle yapılmaya başlandı. Hz. İlyas ile
Hz. El-Yes’a (a.s.) kötülük ve ahlâksızlığın bu seline set çekmeye çalıştılarsa
da başarı kazanamadılar. İsrailliler akıllanmayınca, Asurlar Allah’ın gazabı ve
azâbı olarak buraya nâzil oldular, Asurların M.Ö. 900 yılından başlayarak üst
üste yaptıkları istilâlar İsrail saltanatını son derece zayıflattı. Bu dönemde
Âmûs Peygamber (M.Ö. 1%1-İ Al) ve daha sonra Hosi’i peygamber (M.Ö. 747-735) son
uyarılarını yaptılar, ama İsrailliler gaflet uykusundan uyanamadılar. Üstelik,
İsrail kralı, Âmûs peygamberden derhal ülkeyi terk etmesini ve Sameriyye
hududlarında her türlü vaaz ve tebliği durdurmasını istedi. Bundan sonra fazla
bir zaman geçmeden Allah’ın azabı geldi. M.Ö. 721’de zalim Asur hükümdarı Ravâ
Sargon, Sameriyye’yi fethederek topraklarına kattı ve böylece İsrail devleti
ortadan kalktı. Asur istilâsı sırasında binlerce İsrailli kılıçtan geçirildi, 27
binden fazla İsrailli eşraf ve mümtaz kişi esir alınarak Asur devletinin doğu
bölgelerine dağıtıldı. Diğer bölgelerden getirilen milletler İsrail’e
yerleştirildi. Bu yabancılar arasında geriye kalan çok az sayıdaki İsrail
asıllılar ise, millî hüviyetini, kültür ve medeniyetini tamamıyla kaybetti.
Filistin’in güney kesiminde Yahudiyye adıyla kurulan İsrail
oğullarının ikinci devletinde de Hz. Süleyman (a.s.)’dan sonra bid’at, hurafe,
şirk, küfür, ahlâksızlık ve sapıklık gittikçe artmaya başladı. Fakat bu
memlekette, İsrail oğullarının yozlaşması ve kötü yola sapması nisbeten yavaş
bir tempoda oldu. Bundan dolayıdır ki, buradaki İsrail oğullarına, kendilerine
çekidüzen vermeleri için daha uzun bir süre verildi. Gerçi Asurlar, İsrail’e
olduğu gibi buraya da sık sık saldırdılar ve bazı şehirlerini tahrip ettiler,
hatta Başkent Jarusalem veya Kudüs’ü kuşattılar, fakat tamamıyla ele geçirmeye
muvaffak olamadılar. Bu memleket bir süre Asur’lara bağlı kaldı. Daha sonra
Yas’iyâh ve Yermiyâh peygamberlerin sürekli ikazlarına rağmen İsrail oğulları
kötü yoldan ayrılamayınca M.Ö. 598’de Babil İmparatoru Büht-un Nasr başta Kudüs
olmak üzere bütün Yahudiyye devletini fethederek topraklarına kattı. Yahudiyye
kralı kendisine esir düştü. Yahudiyye veya Yahudi devletinin sakinleri olan
Yahudilerin kötülükleri bundan sonra da son bulmadı. Ve Yermiyâh peygamberin
uyarılarına rağmen Yahudiler Babil’e karşı ayaklanmaya çalıştılar. Nihayet M.Ö.
587’de Büht-un Nasr buraya şiddetli bir saldırı düzenleyerek Yahudilere
görülmemiş bir ders verdi. Saldırı sırasında Yahudiyye’nin belli başlı bütün
şehirleri yerle bir edildi, Kudüs’te taş üstünde taş bırakılmadı. Kudüs’teki
Süleyman Mabedi ve diğer tarihi ve dini yerler talan edildi. Yahudi’lerin
büyük bir bölümü, öldürüldü ve esir edildi. Geriye kalanlar ülkeden kovularak
sağa sola dağıtıldı. Yurtlarında kalan çok az sayıdaki Yahudi, her türlü acı ve
rezillikleriyle baş başa bırakıldılar.