Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Geçmiş Ümmetlerin Yok Oluşu ve Kalıntıları

13.3. Âd Kavmî

13.3.1. Tanımlama

Âd Kavmi, Arabistan’ın en eski ve en tanınmış kavimlerinden biri
idi; küçük büyük herkes adını biliyordu. Şan-ü şevketi ve ihtişamı dillere
destandı. Hakkında sayısız efsâneler vardı. Ayrıca, bu kavmin felâkete uğraması
ve yok oluşu da atasözü haline gelmişti. Âd, Araplarca öylesine bilinen bir
kelimedir ki, her kadîm ve eski şeyler için “âdi” kelimesi kulla­nılıyor. Tarihi
harabeler ve eserler “Âdiyyat” olarak tanımlanıyor. Sahip­siz ve bakıcısı
olmadığı için boş bırakılmış toprağa “Âdiyy-ül Ard” deni­lir. Eski çağ Arap
şiirinde Âd kavminden bol bol bahsedildiğini görüyo­ruz. Antropologlar,
Arabistan’da en eski çağlarda kaybolup giden milletler arasında ilk ismin Âd
kavmi olduğunu belirtirler. Hadislerden de Hz.Peygamber (a.s.)’a bir defasında,
Âd bölgesinden Zühl bin Şeybân aşiretinden bir kişinin gelip eski zamanlardan
beri Âd kavmi ile ilgili kendilerine ku­laktan kulağa gelen rivâyetlerden
bazısını anlattığı anlaşılıyor.

13.3.2. Âd
Kavminin Oturduğu Yer

013

Âd Kavminin Yaşadığı Bölge

İbn İshâk diyor ki, Âd bölgesi Umman’dan Yemen’e kadar olan
top­rakları kapsıyordu. Zamanımızda da Arabistan’ın güneyindeki halk arasın­da
yaygın inanca göre, Âd kavmi bu bölgede yaşıyordu. Bugün Mükella olarak bilinen
kasabanın yaklaşık 125 mil kuzeyinde Hadramut’ta bir yer­de Hz. Hûd’a ait olduğu
bildirilen mezar vardır. Her yıl, 15 Şaban tarihin­de burada yapılan “urs”a
Arabistan’ın çeşitli yörelerinden binlerce kişi ge­lip toplanır, dua eder ve
çeşitli merasimler tertip ederler. Mezarın tarihi bir hüviyeti yoktur, ama bu
mezarın bizzat burada bulunması, Arap’ların her yıl burada toplanması
Hadramut’ta bazı harabelerin bulunması ve Gü­ney Arabistan’da aynı doğrultuda
bir yaygın inancın varolması, Âd kavmi­nin buralarda yaşamış olma ihtimalini
kuvvetlendirmektedir.

13.3.3. Ad
Kavminin Yaşadığı Bölge’nin Bugünkü Durumu

El-Ahkâf ın bugünkü durumunu gören bir kişi, burada kuvvetli,
kud­retli, medeni ve görkemli bir milletin yaşadığına inanamaz. Bu bölgenin
binlerce yıl önce yemyeşil ve mamur bir belde olduğu, ama tabiat ve ik­lim
değişikliği yüzünden bir çöle dönüştüğü kuvvetli bir ihtimaldir. Bu­günkü haline
bakılırsa burası upuzun bir çöldür, ki kimse içine girmeye bile cesaret edemez.
1843’te Bavyeralı bir subay bu bölgenin güney kıyı­sına varmıştı. Bu subayın
ifadesine göre, Hadramut’un kuzey yaylasından bakıldığında esas çölün bin metre
aşağıda olduğu görülür. Bu dairelere düşen bir şey kısa sürede batar veya harap
olur. Arap bedeviler bu çöle girmekten korkarlar. Adı geçen subay, hiçbir
bedeviyi çöle gitmeye razı edemeyince oraya tek başına daldı. İfadesine göre
buranın kumu son dere­ce ince olup toz şeker gibidir. Subay, beyaz daireden
birine su kovasını attı. Bu kova beş dakika içinde kumlara gömüldü ve bağlı
olduğu ipte eriyiverdi[4].

13.3.4.
Felaketten Önceki Bolluk ve Refah

Hem Arap tarihçilerinin hem de çağımız tarihçi ve
araştırmacılarının bulgularına göre Âd kavmi dünyadan adetâ silinmiştir ve
dünyada hiçbir kalıntıları kalmamıştır. Bu sebepten dolayıdır ki Arap
tarihçileri bu kav­mi, kaybolan ve yok olan milletler arasında saymaktadırlar.
Arap tarihlerinden sabit olan bir başka husus da, Âd kavminden sadece Hz. Hûd’a
tabi olan kısmın ortada kalmasıdır. Geriye kalan bu Adlılara tarihte ikinci Âd
denilmiştir, ki yukarıda bahsettiğimiz Hısn-ı Gurâb’ın kitabesi kendilerine
aittir. Yaklaşık M.Ö. 1800 yılında yazıldığı sanılan bu kitabenin arkeolog­lar
tarafından çözülen kısmından bazı satırları şuraya aktaralım.

“Biz (Âd kavmi) bu kalede uzun bir zaman rahat ve müreffeh bir
ha­yat yaşadık, öyle ki, yaşantımız her türlü sıkıntı ve ıstıraptan uzaktı.
Ne­hirlerimiz sularla doluydu. Hükümdarlarımız ise her türlü kötü düşünce, ard
niyet ve ahlâksızlıktan yoksun birer kraldılar. Onlar kötü kişi ve boz­gunculara
çok sert davranırlardı ve bize Hz. Hûd (a.s.)’un şeriatına göre hükmederlerdi.
Bu hakimlerin iyi ve faydalı kararlan bir kitapta toplanır­dı. Ve biz
Mu’cizelere ve ölümden sonra diriltileceğimize inanırdık.”

Söz konusu ibare, Âd kavminin, Allah’ın azâbı gelmeden önce
refah ve saadet içinde yaşadıklarına dair Kur’ân-ı Kerîm’in kayıtlarını harfiyen
doğrulamaktadır. Bu ibare, ayrıca, Âd milletinin gelişme, refah ve mutlu­luğun
varislerinin, bilâhare Hz. Hûd (a.s.)’a iman edenler olduğu yolunda­ki Kur’an’ın
ifadelerinin de doğru olduğunu ispatlamaktadır.

13.3.5. Âd
Kavminin Yükselişiyle İlgili Kur’ân-ı Kerim’in İfadeleri

Hz. Nuh’un ümmetinin yok oluşundan sonra dünyada şan ve şöhret,
refah ve saadet kazanan millet, Âd kavmiydi.

“… Nuh kavminden sonra sizi hakimler yaptığını ve sizin halk
arasın­da kuvvet ve kudretinizi artırdığını ve Allah’ın size olan nimetlerini
düşü­nün.” (A’râf; 69)

Âd kavminin fertleri vücutça hayli iri yarı ve kuvvetliydi.

“… Sizin halk arasında kuvvet ve kudretinizi arttırdığını
(düşünün)…” (A’râf; 69)

Âd kavmi kendi çağının rakipsiz ve eşsiz milletiydi. Bu sebeble
hiçbir millet onlarla yarışmayı aklının ucundan bile geçiremiyordu:

“Ki beldeler arasında O’nun benzeri yaratılmamıştı.” (Fecr, 8)

Bu kavmin medeniyet ve kültürü göz kamaştırıcıydı. Yüksek ve
kalın sütunlardan yapılmış bina abideler inşa etmek en belirgin özelliklerinden
biriydi ve böyle şöhret bulmuşlardı.

“Görmedin mi, Rabbin Âd’a ne yaptı? O sütunlarla dolu İrem’e”. (Fecr;
6-7)

Bu maddi ve bedensel üstünlük, kuvvet ve iktidar bu milleti
fazlasıyla mağrur ve muhteris kıldı:

“… Âd Kavmi, yeryüzünde haksız yere ululuk gösterip, ‘Bizden
daha kuvvetli kim var’? dediler…” (Fussilet; 15)

Âd kavminin siyasi nizam ve iktidarı son derece zâlim kişilerin
elin­deydi:

“… Her bir inatçı zorbanın emrine uydular…” (Hûd; 59)

Dinî durumlarına gelince, Ad kavmi Allah’ın varlığını inkâr
etmiyor­du, ancak Allah’a ortak koşuyordu. Onlar sadece Allah’a kulluk etmekten
hoşlanmıyorlardı.

“… Onlar: Yalnız Allah’a ibadet edip, babalarımızın
taptıklarını terk etmemiz için mi geldin?’ (dediler)…” (A’râf; 70)

13.3.6. Âd
Kavmine Allah’ın Azabının Gelmesinin Sebebi

Kadim Âd kavmi, Allah’ın kendilerine düşman olduğu veya onları
ille yok etmek istediği için tarihe karışmadı. Doğrusu şu ki, bu millet kendi
mezarını kendi kazdı. Cenâb-ı Allah, bu milletin ıslâhı ve düzelmesi için geniş
imkânlar sağladı, düşünme fırsatları verdi. Onları doğru yola getir­mek üzere
peygamberler yolladı ve bu peygamberler vasıtasıyla işledikle­ri günah ve
düştükleri kötü yoldan kurtulmamaları halinde kötü bir akıbe­te uğrayacaklarını
açık açık belirtti. Felâket yolunun hangisi, refah ve saa­det yolunun hangisi
olduğuna işaret etti. Ancak Âd’lılar ateşe körükle gi­diyorlardı. Gözleri kör
olmuş, kulakları tıkanmıştı. Felâketi adeta bekler olmuşlardı. Hiçbir şeyin
fayda vermeyeceğini bilen Cenâb-ı Allah niha­yet, Âd kavmine hak ettiği cezayı
verdi.

13.3.7. Allah’ın
Azabıyla İlgili Kur’ân-ı Kerîm’in Açıklamaları

“Onlara dünyada zillet ve hakaret azabım tattırmak için uğursuz
günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik…” (Fussilet; 16)

Kur’ân-ı Kerim’de bu azapla ilgili verilen bilgiler şunlardır.
Şiddetli rüzgâr veya fırtına tam yedi gece ve yedi gün esti. Bu fırtına öylesine
şid­detliydi ki, insanların kurumuş hurma ağaçları gibi düşüp ölmelerine se­bep
oldu. (Bk; Hâkka; 7). Şiddetli rüzgâr, üzerinden geçtiği her şeyi yok etti (Zâriyât;
42). Rüzgârın esmeye başlamasından önce hava kararınca Âd kavmi neşe içindeydi.
Zira onlara göre, yağmur ve bereket yağacaktı. Fakat rüzgâr kopunca ortalığı
mahvetti.

“Çünkü biz onların üzerine uğursuzluğu devamlı bir günde,
şiddetli bir rüzgâr gönderdik. Öyle bir rüzgâr ki, insanları, kökünden sökülmüş
hurma kütükleri gibi söküp atıyordu.” (Kamer; 19-20)

Yukarıda Fussilet suresinde belirtildiği gibi “uğursuzluk
(şiddetli rüz­gâr ve fırtına) birkaç gün sürdü. Hakkâ sûresi yedinci ayette de
süre 7 ge­ce, 7 gün olarak belirtilmiştir[5]

13.4. Semûd Kavmî

13.4.1. Tanımlama

Semûd Kavmi de Âd kavmi gibi Arabistan’ın en eski kavimlerinden
biridir. Bu kavim, Ad’dan sonra en meşhur kavimdir. Kur’ân-ı Kerim’in inişinden
önce Semûd kavmiyle ilgili rivâyet, hikaye ve destanlar Arabis­tan’da herkesin
dilinde idi. Cahiliyye’nin şiir ve hitabelerinde Semûd ismi­ne sık sık
rastlanıyor. Asur yazıtlarında, Yunanistan, Roma ve İskender hakkında yazılan
tarih ve coğrafya kitaplarında da Semûd ismine rastlanı­yor. Hazreti Îsa’nın
doğuşundan kısa bir müddet evveline kadar bu millet­ten sağ kalanlar vardı.
Nitekim, bazı Romalı tarihçilerin ifadelerine göre Semûd’lulardan bazıları Roma
ordusuna katılarak, düşman oldukları Nebtîlere karşı savaşmışlardı.

İlgili Makaleler