Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Rasûlullah’ın Ataları

21.2.1.8. Abdullah’ın
Evliliği

Abdullah 25 yaşında iken babası onu, Zühre bin Kılâb kabilesinin
rei­si Hub bin Abd-i Menâfin kızı Âmine ile evlendirdi. Âmine kendi kabile­sinin
en iyi ve en temiz kızlarından biriydi. Evlendikten birkaç ay sonra Âmine hamile
iken Abdullah bir ticaret kafilesiyle Filistin’in Gazze şehri­ne gitti. Oradan
dönüşte Medine’ye gelince hastalandı. Arkadaşlarına Mekke’ye gitmelerini söyledi
ve kendisi babaannesinin yanında kaldı. Aradan bir ay geçtikten sonra öldü ve
Dar-ün Nâbigat-ul Câ’di’de gömül­dü. Abdullah’ın arkadaşları Mekke’ye gidip
Abdulmuttalib’e oğlunun has­talığını anlatınca, kendisi derhal büyük oğlu
Haris’i Medine’ye durumu öğrenmeye gönderdi. Ama o zamana kadar Abdullah vefat
etmişti.

Abdullah ve Abdulmuttalib hakkındaki bu bilgiler gerçeklere
uygun­dur ve hemen hemen bütün güvenilir kaynaklar tarafından doğrulanabilir.
Bazı zayıf kaynaklarda Abdullah’ın, Hz. Muhammed (a.s.)’in 28 aylık, ba­zısında
7 aylık ve yine bazılarında iki aylık iken vefat ettiği yazılmışsa da bunlara
güven olmaz. Doğru olan, Hz. Muhammed (a.s.)’in henüz doğma­mışken babasının
ölmüş olmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de bir yerde bu gerçe­ğe işaret etmiştir:

“Ey Peygamber,
Biz seni öksüz iken bulmadık mı ve sana barınak vermedik mi?” (Duhâ; 6)



 




[1]
Bereketli
yerden Suriye ve Filistin toprakları kastedilmiştir. Aynı deyim Kur’an-ı
Ke­rim’in diğer bazı sûrelerinde de kullanılmıştır. (Bk: A’râf; 137, İsrâ;
1, ve Enbiya; 81).



[2]
Hz.
Peygamberin zuhuruna kadar geçen 2500 yıllık süre içinde İsmail oğulları,
çevrede­ki kabile ve milletlerle evlilik dahil çeşitli ilişkilere girdiler.



[3]
Hz. Hâcer,
Ümmül Arab veya Ümmül Arik adlı bölgede doğmuştu. Ümmül Arab, Mı­sır’ın
doğusunda Akdeniz kıyısından üç km. uzaklıktaki l-‘armâ veyâ Kuîne’ye yakın
bir yerdi ve Fi­ravunların zamanında burada bir kale de vardı. Bugün bu
bölgeye Tellul l’armâ denilir.



[4]
Hz.
İbrahim’in dönüp bakmamasının sebebi katı yüreklilik veya merhametsizlik
değildi. Kendisi her ne kadar büyük bir peygamber ise de yine bir insandı ve
O da her insan gibi ciğer pa­relerine bakmak isterdi muhakkak. Ancak tek
düşüncesi Allah’ın emrini eksiksiz yerine getirmekti. Ciğerinin bir parçası
olan süt çocuğunu ve karısını ıssız bir çöle bırakırken ne acılar çektiğini
anla­yabiliriz. O, bir yandan Allah’ın emri ve bir yandan baba şefkati ve
koca sevgisi arasında bocalı­yordu ve tam o sırada karısı ve çocuğunun
yalvarışlarına dayanamayarak onlara dönseydi pek mümkündür ki O’nun yüreği,
onları oraya bırakmaya dayanamazdı; ama böylece Allah’ın emrine de karşı
gelmiş olacaktı. Onun için, geri dönüp bakmamayı tercih etti.



[5]
Bu Safa ile
Merve arasındaki sa’y (koşu)’in tarihî bir delilidir. Kâ’be’nin Hz. İbrahim
tara­fından inşasından sonra aradan geçen binlerce yılda milyonlarca insan
bu tarihi olayı anmak üzere Safâ ile Merve arasında Hac sırasında sa’y
yapmışlardır. Bu tarihi olay başlı başına tarihi bir ger­çektir. İncil’in
beyan ettiği Faran çölüyle ilgili hikâye ise efkar-ı umumiye tarafından
kabul edilme­diği için Fârân’da sa’y veya koşu yapılmasının herhangi bir
kanıtı yoktur.



[6]
Bu, Yemen’de
bulunan Katılan! Araplara bağlı kabilelerden biridir.



[7]
Hz. İbrahim
(a.s.)’in ana dili Arapça değildi. Çünkü kendi Iraklıydı ve daha sonra
Ken’an bölgesine yerleşmişti. Hz. Hâcer’in dili de arapça değildi, zira o
Mısırlıydı



[8]
Kur’ân-ı
Kerîmde bu yerin ismi Bekke (Âl-i İImrân; 96) olarak da geçiyor. Ancak İbn
Hişâm’ın eserinde (C. I, s. 119) Mekke’nin eski adının Bekke olmadığı aksine
burası kutsal bir kent olduktan sonra bu isimle de çağırılmaya başladığı
belirtiliyor. İbn Hişâm’a göre Mekke’nin, Bekke adını almasının sebebi,
“zâlimlerin boynunu kıran” bir şehir hüviyetini kazanmasıdır. İbn Hişâm bu
yakıştırmayı açıklarken, cahiliyye döneminde bile zâlim ve gaddar kimselerin
Mekke’ye yan bakmaya cesaret edemediklerini ve burada bulunan zâlimlerin de
barınamadıklarını ifade ediyor.



[9]
Hz.
İbrahim’in oğlunu kurban etmek üzere Mekke’den Mina’ya götürmesinin sebebi
Mek­ke’nin kalabalık bir yerleşim merkezi haline gelmiş olmasıydı. Ayrıca
kentte Hz. İsmail’in annesi, Hz. Hâcer de vardı. Bu sebeple, Hz. İbrahim,
Mekke’ye biraz uzakta tenha bir yeri seçti.



[10]
Haram
aylar, umre farizasının yerine getirildiği Recep ve hac farizasının
yapıldığı Zil­ka’de, Zilhicce ve Muharrem’dir. Bu aylarda kavga ve savaşlara
ara verilirdi ve kan akıtılmazdı. Ayrıca umre ve hac için Mekke’ye yolculuk
edenlere kimse dokunmazdı.



[11]
Aslında
Zeydin annesi önce Nüfeyl bin Abdüluzza ile evliydi, ki bundan Hz. Ömer’in
babası Hattâb doğdu. Nüfeyl öldükten sonra, oğlu Amr kendi üvey annesi yani
Hattab’ın annesiyle evlendi. Bu evlilikten Zeyd doğdu. Böylece Zeyd,
Hattâb’ın hem yeğeni hem üvey kardeşi idi. ca­hiliyyede üvey anne ile
evlenmek bir âdetti. Kur’ân-ı Kerim bu âdeti yasakladı. (El-Eğânî, C. III,
s. 133).



[12]
Bazı
yazarlar bunu İlyas olarak yazmışlardır. Ancak Süheylî, bundan doğru
yazılışının Elye’s olduğunu belinin iştir. Belâzurî de bunu aynı şekilde
yazmıştır.



[13]
Kureyş
kelimesinin değişik manaları vardır. Biri, dağılıp toparlanmak demektir. Ama
bu manâya göre Kureyş ancak Kusayy bin Kilab’ın lâkabı olabilir. Zira O’nun
zamanında Kureyş’in bütün üyeleri Mekke’de toplanmışlardı. Kelimenin ikinci
manası geçim ve ticarettir. Bilindiği gibi Kureyşlilerin mesleği ticaretti.
Kelimenin üçüncü manâsı “teftiş”tir. Bu anlamda bu kelime ancak En-Nadr bin
Kinâne’ye uygun düşüyor. Zira rivâyetlere göre Nadr fakir ve muhtaçlara
yardım eder onların durumunu incelerdi. Kureyş’in bir başka anlamı da, her
şeyi yiyen bir deniz hayvanıdır. Bir deyime göre, Nadr bin Kinâne kabilesine
mensup Kureyş bin Bedr adlı bir şahıs kendi adamlarına katır ve erzak temin
ederdi. Kureyş bin Bedr bu işi kafilesiyle dolaşırken yapardı. O’nun için
bazı kimseler onu görünce, “Kureyş kafilesi geldi” derlerdi, bu çeşitli
anlam ve rivâyetlere rağmen “Ku­reyş’in genellikle Fihr’in evlâtlarının adı
olduğuna inanılıyor.



[14]
Kâ’b
Arabistan’ın çok heybetli ve nüfuzlu kabile reislerinden biriydi. Ebrehe’nin
Mek­ke’ye saldırmasından önce Arap’lar günlerin hesabını Kâ’b’ın ölüm
tarihine dayanarak çıkarırlardı. Kâ’b cuma günü halka güzel ahlâk konusunda
telkinlerde bulunurdu (Fethul Bâri, İbn Kesir, Belâzurî).



[15]
İbn
Kesir’in rivâyetine göre Kâ’b bin Lueyy (Kusayy’ın büyük babasının ölümü ile
Rasûlullah (a.s.)’ın peygamberliği arasında 580 yıllık bir ara var. Bu
bakımdan Ğâlib bin Fihr, Hz. İsa (a.s.)’nın çağdaşı olabilir. İbn Kesir,
Süheyli ve diğer imamlara dayanarak, Ma’ad bin Adnan’ın Buhtün Nasr’ın
Kudüs’ü yerle bir etliği dönemde yaşadığım yazmıştır. Bilindiği gibi, bu
olay MÖ. 587’de meydana gelmişti. Belazuri, Ma’ad bin Adnan’ı Buht-un
Nasr’ın çağdaşı olarak belirtmiştir.



[16]
Kusayy,
Kâ’be’nin çevresinde ve iki tarafın dağlık bölgelerinde Beni Kâ’b bin
Lueyy’in muhtelif ailelerini yerleştirdi. Bunlar arasında şu kabileler yer
alıyordu: Benî Adiyy, Benî Cumah, Benî Şehm, Benî Teym, Benî Mahzûm, Benî
Zühre, Benî Abdül Uzza, Benî Abd ud Dâr, Benî El-Muttalib, Benî Hâşim, Benî
Abd-i Şems ve Benî Nevfel. Bunlara “Kureyş-el Bitâh”, yani Mek­ke’nin içinde
oturanlar, denilirdi.

Fihr’in evlâtları, yani Benî Muharib, Benî el-Hâris,
Benî Teym ul F.drem, Benî Âmir bin Lu­eyy ise ‘Kureyş uz Zevahir” (yani
Mekke’nin dışındaki Kureyş) olarak bilinirlerdi.



[17]
Benî Abd-i
Menaf tan yana olanlar arasında Benî Esed bin Abdül Uzza, Benî Zühre bin
Kilâb, Benî Teym bin Mürre ve Benî el-Hâris bin Fihr vardı. Bunların lideri
Abd-i Şems’di. Abd-üd Darın yanında yer alan Kureyşliler ise şunlardı: Benî
Mahzûm, Benî Şehm, Benî Cuman ve Benî Adiyy bunların lideri Amir bin
Hâşimdi. Benî Âmir bin Lueyy ile Benî Muharib bin Fihr bu kav­gada tarafsız
kaldılar.



[18]
Hz,
Peygamber (a.s.)’in Mekke’yi fethetmesine kadar bu görevler aynen bu şekilde
de­vam elli. Mekke Fethinden sonra Hz. Peygamber, Kâ’be’nin anahtarının
bulundurulması ile hacıla­ra su verilmesinin dışındaki bütün görevleri iptal
etli. Kâ’be’nin anahtarını bulundurma vazifesi bu­gün dahi Benî Abd-ud Darın
bir kolu olan Şeybe bin Osman’ın elinde bulunuyor. Su verme vazife­si ise
Abbas bin Abdulmuttalib’in eline geçtikten sonra uzun bir müddet Benî
Abbas’ta kaldı la ki ilk Abbasi halifesi bu vazifeden kendisi feragat edene
kadar.



[19]
Taberî’de
verilen bilgilere göre Hâşim, Bizanslılar ile Suriye ve Gassanî;
hâkimlerden, Abdi Şems, Habeş kralı Necâşiden, Nevfel, İranlı
imparatorlardan, Muttalib, Himyerli hâkim­lerden ticarî imtiyazlar ve
yolculuk sırasında emniyetlerinin teminat altına alınmalarına dair
tezkereler aldılar. İbn Sa’d’a göre, Hâşim Bizanslılar tarafından iyi
tanınırdı ve işleriyle ilgili olarak Angora (Ankara)’ya kadar gidip gelirdi.



[20]
İbn
Hişâm’ın bu hususu naklettiği hikâye çok ilginçtir. Kâ’be’de Hübel’in
heykeli Kâ’be’ye verilen adak ve hediyelerin muhafaza edildikleri bir
kuyunun başında bulunuyordu. Bura­da fala bakılması için 7 ok vardı. Her
okun üzerinde bazı yazılar bulunuyordu. Fal baktırmak isle­yen kişi heykelin
yanında bulunan falcıya gider, kendisine bir deve hediye eder ve hangi fala
bak­tırmak istediğini kendisine söylerdi. Falcı fala bakmadan önce Allah’a
şu şekilde dua ederdi: “Ya Rab, falan şahıs senden falan konuda kararını
vermeni istiyor. Sen onun hakkında en iyi olan kara­rını ver.” Abdulmuttalib
de bu şekilde fal çıkarttı.



[21]
Bazı
tarihçi ve yazarlar, Abdullah’ın Abdulmuttalib’in en küçük oğlu olduğunu
yazmış­lardır ki, yanlıştır. Süheyli’nin verdiği bilgiye göre Hz. Hamza ve
Hz. Abbas, Abdullah’dan çok da­ha küçüktüler. Hz. Hamza, Hz. Rasûlullah
(a.s.)’tan sadece 4 yıl büyüktü. Hz. Abbas ise sadece üç yaş büyüklü.
Hazreti Abbas, kendisi üç yaşında iken Hz. Peygamber (a.s.)’in doğduğunu
beyan et­miştir. Hz. Abbas’ın ifadesine göre, evin hanımları yeni doğan
bebeği (Hz. Peygamberi) yanına getirip yeğenini sevmesini istediler.
(Ravd-ul Cnuf).



[22]
Süheylî, bu
kadının isminin Kutbe olduğunu ve Medine yakınlarında Hicr köyünde
otur­duğunu belirtmiştir.



[23]
Demek ki
Arap örf ve adetlerine göre bir kişinin diyeti 10 deve idi. Bundan sonra ise
bir kişinin diyeti 100 deve olarak kabul edildi.

İlgili Makaleler