Rasûlullah’ın Ataları
21.1.7. Hz.
İsmail’in Peygamberliği ve Arabistan’da Bunun Etkileri
Galib ihtimal şu ki, Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in, Allah’ın
evini inşa edip bunun dinin merkezi ve her sene haccın yapılacağı yer olduğunu
ilân etmelerinden hemen sonra Cenab-ı Allah, Hz. İsmail’i Arabistan’da İslâm
dinini yaymak üzere peygamberlik mevkiine getirdi.
Kur’ân-ı Kerim’de bu hususta şöyle buyurulmuştur:
“Kitapta İsmail’i de an. O, va’dinde sâdık ve gönderilmiş bir
peygamberdi. Ehline namaz ve zekâtla emrederdi. Ve Rabbinin yanında makbul
idi.” (Meryem; 54-55)
Gerçi tarihte Hz. İsmail’in hayatı ve peygamberlikle ilgili
çalışmaları hakkında etraflıca bilgi verilmemiştir. Fakat peygamberlik
vazifesini başarıyla tamamladığı, Kâbe’nin bütün Arabistan’da merkezi bir yer
olarak ortaya çıkmasıyla belli oluyor. Umre ve hac için Arabistan’ın her
tarafından İnsanlar buraya gelip toplanırlardı. Hac ile ilgili kaide ve
kurallar cahiliyye döneminde de ve İslâmiyet’in doğuşundan sonra da hemen hemen
aynı kaldı. Safa ile Merve arasındaki sa’y (koşu) ve 10 Zilhicce’de Mina’da
kurban kesme adeti ilk günkü gibi devam etti. Bunlar şüphesiz Hz. Hâcer’in sa’yi
ile Hz. İbrahim’in kurban kesmesini hatırlatan vecibelerdi. Umre ve hac için
dört ayın haram ilân edilmesi geleneği de Araplar arasında herhangi bir
aksaklığa uğramadan devam eden bir gelenekli. İbrahim’in dininin bazı diğer
şiarları da Araplar arasında geniş çapta benimsenerek devam etti. Meselâ,
sünnet, cünüplükten sonra banyo, hayvanları kesmek, ölüleri gömmek, nikâh ve
boşanma (talak) ve ihdâd (dul kadının yas tutması) evlilik ilişkilerinde
oğulları ile anne ve kız kardeşlerin mahrem sayılması, diyet ve kısas ile
kesâmet hakkındaki hükümler. Buna ilâveten, bazı Arap âlim ve düşünürleri abdest
alırlar ve namaz da kılarlardı. Meselâ Kuss bin Sâ’idet’ul İyâdî. Nitekim, Hz.
Ebû Zer Gıfarî de İslam dinini kabul etmesinden üç yıl önce namaz kılmaya
başlamıştı. Fakat bu namazın nasıl olduğu henüz bilinmiyor. Araplarda oruç tutma
geleneği de vardı. Ayrıca itikâf da ederlerdi. Nitekim, hadislerden birinde Hz.
Ömer (r.a.)’in cahiliyye döneminde bir gece itikafa niyet ettiği belirtilmiştir.
Bunun dışında, Araplar bazı fiillerin iyi ve hayırlı olduğuna inanırlardı.
Örneğin, misafir ve yolcuyu ağırlamak, fakir dilencilere sadaka vermek ve
yardım etmek, zor durumda olanlara merhamet etmek vs. Şayet Hz. İsmail (a.s.)’in
peygamberliği, vaaz ve telkinleri son derece başarılı olmasaydı, Arap’ların 2500
yıl cehâlet ve dalâlette yaşamalarına rağmen Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)’nın
peygamberliğine kadar çeşitli dinî vecibe ve talimatın, Arabistan’da tatbik
edilmeye devam etmesine imkân olamazdı. Her şeyden önemlisi, gerek Hz. İsmail’in
talimatı gerekse ona tabi olanların vaaz ve telkinleri sayesinde Hz. Peygamber
(a.s.) devrine kadar Araplar arasında Tevhid veya tek Allah’a yakın kavramlar
devam etti. Bu noktaya, Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli yerlerde değinilmiştir:
(Meselâ, Bk. Zuhruf; 87-Ankebut; 61-63, Mü’minûn; 61-63, Yunus; 22-23 ve 31, ve
İsrâ; 67).
Ayrıca, Hz. İsmail’in peygamberliğinin tesirlerinden biri, Hz.
Peygamber (a.s.)’in dünyaya gelişine kadar Arabistan’da Hunefa olarak bilinen
dini bir toplumun bulunmasıdır. Hunefa, çeşitli Arap kabilelerine
dağılmışlardı. Bunlar şirke karşı çıkıyor, Tevhid’e bağlılıklarını belirtiyor
ve Din-i İbrahim-i tatbik etmek istiyorlardı. Hunefa veya haniflerden bazı ileri
gelenler şunlardı:
En-Nâbığat’ul Ca’di: Bu zât, Amir bin Sa’sa’a kabilesindendi.
Cahiliyye’de arada sırada İbrahim’in dini ve “haniflik”ten bahsederdi. Oruç
tutar, tövbe ve istiğfar ederdi. Cahiliyye dönemine ait şiirlerinde Tevhid ve
ölümden sonraki hayat gibi konular işlenmiştir. Ayrıca suç ve ceza, cennet ve
cehennem gibi kavramlara da rastlanıyor. Daha sonra İslâmiyet’i kabul etti. (Bk.
el-İsti’ab, C.I, s. 31).
Sırma bin Enes: Bu zât Adiyy bin Neccar kabilesindendi.
Cahiliyye’de dervişliğe özenmiş ve dünyadan elini, eteğini çekmişti.
Putperestliği terk etmişti. Cünüplükten sonra banyo yapar ve aybaşı olan kadınla
cinsi münasebetten kaçınırdı. İçki ve uyuşturucu maddeleri sevmezdi. Önce
Hıristiyan olmak istedi ama sonradan vazgeçti. Kendi kendine bir mescit
yapmıştı ve burada ibadet ederdi. Buraya cünüp olan veya aybaşı olan bir
kadını almazdı. İbrahim’in Rabbine ibadet ettiğini ve İbrahim’in dininden
olduğunu söylerdi. Şiirlerinden biri şöyledir:
“Hamd olsun, hiçbir ortağı olmayan benim Rabbim olan Allah’a
O’nu tanımayan bir şahıs kendi nefsine zulüm eder.”
Rasûlullah (a.s.) Medine’ye teşrif buyurduğu zaman Sırma bin
Enes hayli yaşlanmıştı. Ama Rasûlullah’ın geldiğini haber alır almaz O’nun
yanına gelip İslâmiyet’i kabul etti. (el-İsti’ab, C.I, s. 323, El-İsâbe, CII,
s. 179-İbn Hişâm, CII, s. 156).
Amr bin Abese: Bu zât, Beni Süleym’dendi. İbn Sâd’in belirttiği
gibi, Amr, İslâm’ın doğuşundan önce putperestliği terk etmişti. İmam Ahmed,
Amr’ın şu sözlerini nakletmiştir: “Cahiliyye döneminde insanların yanlış yolda
olduğunu biliyordum. Ayrıca, putların hiçbir mana taşımadıklarını da
anlıyordum”. Kendisinin şu sözleri de hadislerde yer almıştır: “Putlara tapmanın
yanlış olduğu sanki kalbime inen bir gerçekti. Bir defasında adamlardan biri
benim ne düşündüğümü duyunca Mekke’de de benim gibi düşünen bir adamın
bulunduğunu söyledi. Bunun üzerine Mekke’ye geldim. Benim aradığım zât
Rasûlullah (a.s.) idi. Kendisiyle görüştüm ve O’nun talimatını öğrendim, sonra
peygamberliğine iman ettim”. (El-İsti’ab, CU, s. 431).
Zeyd bin Amr bin Nüfeyl: Zeyd bin Amr’ın hikâyesi çok ibret
verici ve ilginçtir. Kendisi Hz. Ömer (r.a.)’in amca oğlu olup Hz. Said bin
Zeyd’in (Hz. Ömer’in eniştesi ve cennete gidecekleri müjdelenen 10 sahabeden
biri) babasıydı. Tevhid akidesine sıkı sıkıya bağlıydı, putperestlikten nefret
ederdi ve ölü hayvanların eti ile putlara kurban edilen hayvanların etini haram
sayardı. Kız çocuklarının öldürülmesi ve diri diri gömülmesine şiddetle karşı
olup böyle bir vak’a olunca kızları kurtarmaya çalışırdı. Yahudilik ile
Hıristiyanlığı da, “bizim milletimizin şirki ile bunların şirki arasında
herhangi bir fark yoktur” diye reddetmişti. Hz. Ebu Bekr kızı Esma, O’nun
hakkındaki bir anısını şöyle dile getirmiştir: “Bir defasında Zeyd bin Amr’ın
Kâ’be’nin duvarına yaslanarak oturduğunu ve şöyle seslendiğini gördüm, ‘ey
Kureyşliler, Allah’a yemin ediyorum, Allah’tan başka biri için kurban edilen bir
hayvanın etini yemeyeceğim. Vallahi, benden başka İbrahim’in dini üzerinde olan
yoktur”. Kendisi şunları derdi: “Ey Allah, sana ibadet edilme yollarından
hangisinin en çok senin hoşuna gittiğini bilsem öyle sana ibadet eder,
tapardım”. Zeyd bin Amr daha sonra elleri üzerinde secde ederdi.Din-i
İbrahim’in aslını bulmak için Suriye’ye seyahat etti, ama bunu orada ne
Yahudilerde ne de Hıristiyanlarda bulabildi. Sonra ellerini havaya açarak şöyle
dedi: “Ya Rab, Sen şâhidim ol, ben İbrahim’in dinine bağlıyım”. Ne yazık ki,
Lahm bölgesinde, Hz. Muhammed (a.s.)’in nübüvvetinden beş yıl önce, bilinmeyen
bir kişi tarafından öldürüldü. Zeyd bin Amr’ın amcası ve üvey kardeşi Hattâb[11],
O’nun atalarının dininden dönmesi üzerine O’nu sürekli olarak rahatsız ediyordu;
hatta O’nu Mekke’yi terke mecbur etmişti. Ayrıca Kureyş’in zorbalarını, O’nu
şehre sokmamaları için peşine takmıştı. İslâm’ın doğuşundan sonra, bir defasında
Hz. Ömer ile Hz. Said bin Zeyd, Rasûlullah (a.s.)’ın, Zeyd bin Amr ile ilgili
fikrini sordular ve O’nun için mağfiret duası edip etmeyeceğini öğrenmek
istediler. Rasûlullah, “evet” dedi ve şöyle devam etti, “O kıyamet günü tek
başına bir ümmet olarak kalkacaktır” (El-İstiab, CU, s. 539- el-İsâbe, C.I, s.
552, İbn Hişâm, el, s. 239-240).
Ancak Arap’ların şirkinin mahiyetini anlamak için hac sırasında
hep bir ağızdan ettikleri şu dua (telbiye)’ya dikkat etmeliyiz:
“Ben hazırım, Benim Allah’ım ben hazırım, ben hazırım, Senin
ortağın olanlardan başka bir ortağın yoktur. Sen onun (ortağının) da ve diğer
bütün şeylerin de mâlikisin”.
Bu dua gösteriyor ki, Arap müşrikleri, çeşitli tanrı ve
tanrıçalara inanmalarına rağmen en büyük tanrı olarak Allah’ı da tanıyorlardı.
Onlara göre diğer tanrı ve mabudlar Allah’a tabi ve bağlıydılar. Cehâlet ve
dalâletin derinliklerine inmesine rağmen tanrılar ve Allah hakkında böyle bir
fikir taşımalarının ancak Hz. İsmail’in vaaz ve telkinlerinin bir sonucu olduğu
inkâr edilemez.