Rasûlullah’ın Ataları
21.2.1.4.
Kureyşlilerin Ticaretle Uğraşması ve Refahları
Kureyş sûresinde, Allah’ın bir rahmeti ve inayeti olarak yaz ve
kış mevsiminde yapılan seyahat olarak belirtilen Kureyşlilerin ticaretini ilk
önce başlatan Hâşim’di. Arap’ların dünya ticaretine katılma fikri ilk önce
Hâşim’in kafasında doğmuştu. Hâşim üç kardeşi Abd-i Şems, Muttalib ve Nevfel’i
toplayarak Doğu ülkeleri ile Suriye ve Mısır arasında Arabistan üzerinden
yapılan ticarete katılma yollarını aradı. Hâşim ayrıca iç piyasanın
ihtiyaçlarına göre iç ticarete önem vermeye çalıştı ve uluslararası ticaret
yolundan geçecek olan ticaret kafilelerinin Arap’ların ihtiyaç duydukları
malları satma geleneğini de başlattı. Böylece Arabistan’ın iç kısımlarından ve
Mekke’den birçok tüccar halkın ihtiyaç duyduğu malları da satmaya başladılar. O
sıralarda İran’da işbaşında bulunan Sasanî hanedanı beynelmilel ticarete
tamamıyla hâkimdi. İranlıların ellerinde bulundurdukları ana ticaret yolu Doğu
ülkelerinden başlayarak kuzey bölge ve Basra Körfezinden geçiyor ve Roma ve
Bizans İmparatorluklarına kadar uzanıyordu. Bu ticaret, özellikle Arabistan’ın
güneyinde Kızıldeniz kıyıları boyunca zenginlik, refah ve saadet yollarını
açmıştı.
Arabistan’ın diğer ticari kafilelerine nisbetle Kureyşliler her
tarafta saygıyla karşılanıyor ve ilgi görüyorlardı. Bunun sebebi, Kâ’be’ye ve
hacılara hizmet etmeleriydi. Bilindiği gibi, Hac mevsiminde Kureyşliler
hacıların yeme, içme ve kalmaları için cömertçe hareket ediyor ve rahat
etmeleri için ellerinden gelen çabayı harcıyorlardı. Kâ’be’yi mütevellileri
olmaları bakımından da ayrı bir saygı ve itibar kazanmışlardı. Bu bakımdan
Arabistan ahalisi kendilerine oldukça minnettar ve şükran borçluydular ve
ticaret kafileleri nereden geçerse geçsin kendilerine her türlü kolaylık
göstermeye amade oluyorlardı. Arap tüccarları arasında sadece Kureyşliler
korkusuzca ve kaygısızca yolculuk edebiliyorlardı. Yolda kendilerine saldırı
yapılacağından veya soyulacaklarından korkmuyorlardı. Kureyşlilerden,
geçtikleri yollarda diğer kafilelere oranla çok az miktarda vergi veya gümrük
alınırdı. Hâşim bütün bu faktörleri göz önünde bulundurarak ticaret işine el
atmaya karar verdi ve buna üç kardeşini de ortak yaptı. Hâşim plânını
gerçekleştirmek amacıyla adım adım ilerledi. Ticari konularda Hâşim Suriye’nin
Gassanlı hâkiminden, Abd-i Şems Habeş kralından, Muttalib Yemenli emirlerden ve
Nevfel Irak ve İran yöneticilerinden bir takım imtiyazlar elde etmeyi
başardılar.[19]
Bu şekilde, Kureyş’in ticareti kısa bir zamanda bir hayli gelişti ve dört
kardeşe “tüccarlar” lakâbı verildi. Ayrıca, çevredeki kabile ve komşu ülkeler
ile kurdukları iyi ilişkiler sebebiyle de kendilerine “Eshâb-ul İylâf” ünvanı da
verildi. Bu deyimin lügat manası “sevgi yaratanlar”dır, ama ıstılah olarak
yollardan geçerken dostane münasebetler sayesinde ticaret kafilelerinin barış ve
huzur içinde geçmelerini temin etmişlerdi.
Ticaret yüzünden Kureyşliler Suriye, Mısır, İran, Irak, Yemen,
Habeşistan ve diğer ülkelerle ticari, ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkiler
kurma fırsatını buldular. Kureyşliler ve dolayısıyla Araplar, çeşitli ülkelerin
kültür ve medeniyetini kendi gözleriyle görme ve bilme imkânına sahip oldular.
Tabii ki bu temaslar sayesinde akıl, kültür ve zekâ ile tecrübe seviyesi
bakımından Kureyşliler diğer bütün Arap’ları geçtiler. Servet ve refah
bakımından da üstün hale geldiler. Mekke de Arabistan’ın en mühim ticaret ve
kültür merkezi durumuna geldi. Kureyşlilerin beynelmilel münasebetleri
sırasında kültür alanında elde ettikleri önemli bir kazanç da Irak’dan ilerde
Kur’ân-ı Kerim için kullanılacak Arapça yazısını öğrenmeleri oldu. Kureyşliler
arasında okuma yazma bilenlerin oranı diğer kabilelere nisbetle daha fazlaydı.
Bu sebepten dolayıdır ki, Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.) “Kureyşliler,
halkın lideridirler” dedi. (Bk: Müsned-i Ahmed, Amr bin el As’ın hadisleri)
Hazreti Ali’nin rivâyet ettiği bir hadise göre de Rasûlullah (a.s.) şöyle
buyurdular. “Arapların liderliği önce Himyerlilerde idi. Daha sonra, Allahu
Teâlâ bu liderliği onlardan alıp Kureyş’lilere verdi.”
Kureyşliler maddi kalkınma ve refahın en iyi dönemini yaşarken,
Habeşli vali Ebrehe Mekke’ye yürüdü. Eğer Ebrehe Mekke’yi fethedip Kâ’be’yi
yıkmaya muvaffak olsaydı yalnızca Kureyşlilerin iktidar ve ikbâli değil,
Beytullah’ın dinî nüfuzu ve hürmeti de ortadan kalkmış olacaktı. Cahiliyye
dönemi Araplarının, Kâ’be’nin Allah’ın evi olduğuna dair inançları büsbütün yok
olacaktı. Habeşlilerin Mekke’ye kadar uzanmalarından sonra Bizanslılar da
Kureyşliler ile Arap’ların ellerinde bulunan Mekke ile Suriye arasındaki ticaret
yolunu ele geçirmeye çalışacaklardı. Neticede, Kureyşliler Kusayy bin Kitab’tan
önceki zayıf, çaresiz ve perişan duruma düşeceklerdi. Fakat, Cenâb-ı Allah tam
zamanında binlerce küçük kuş tarafından küçük taşlar attırmak suretiyle
Ebrehe’nin 60 bin kişilik ordusunu imha etti ve bu ilahî azabtan kaçmaya
çalışan Habeşlilerin cesetleriyle Mekke’den Yemen’e kadar bütün yollar doldu.
Böylece, hem Araplarda Kâ’be’nin Allah’ın evi olduğuna dair inanç daha da
güçlendi, hem de Kureyşlilerin gücü ve itibarı bütün ülkede yükselmiş oldu. Bu
büyük ve ibret verici olaydan sonra bütün Arap’lar Kureyşlilerin Allah’ın
koruması altında olduğuna inandılar. Bundan sonra Kureyşlilerin ticari
kafileleri daha bir serbesti içinde ülkede dolaşmaya ve zenginlik ile bolluk
içinde yaşamaya
başladılar.
21.2.1.5.
Abdulmuttalib bin Hâşim
Hâşim ticari yolculuklarda ilgili Suriye’ye giderken ekseriya
Medine’de kalırdı. Medine’deki Hazrec kabilesinin bir kadınıyla daha önce
evlenmişti. Bu kadından iki çocuk doğdu; biri Hayye (kız) ve diğeri Ebû Sayfî
(erkek). İşte bu yolculuklarından biri sırasında Hâşim yine Medine’de idi.
Orada yine Hazrec kabilesine bağlı Beni Neccar ailesinin genç ve güzel kızı
Selmâ binti Amr bin Zeyd’i, pazar yerinde yüksek bir yere oturup kendisi için
satılacak ve alınacak mallara işaret ederken gördü. Hâşim bu kızın gerek
büyüleyici güzelliği, gerekse asaleti ve zekâsına hayran kaldı ve onunla
evlenmek istedi. Ama, bu kızın evlenmek için bir şartı vardı, o da şu. Kendisi
evlendikten sonra tamamıyla özgür olacaktı ve kocasının huy ve alışkanlıklarını
beğenmediği takdirde ondan ayrılacaktı. Hâşim bu şartı kabul etti. Düğün
Medine’de yapıldı ve aynı şehirde bu kızdan Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)’nın
dedesi Abdulmuttalib yaklaşık M.S. 495’dc dünyaya geldi. Hâşim bu ticari
yolculuktan sağ dönemedi ve Gazze’ye vardığında hastalanarak öldü. Böylece
Abdulmuttalib gençlik çağına kadar Medine’de annesinin yanında kaldı. Hâşim
ölmeden önce kardeşi Muttalib’in Kâ’be’nin mütevellisi olacağını ve hacılara
yemek verme ve su içirme hizmeti yapacağını vasiyet etmişti. Ayrıca, Muttalib’i
kendi ailesinin ve emlâkinin vekili de tâyin etmişti. Bu tarihten itibaren Hâşim
ve Muttalib aileleri birbirlerine ayrılmayacak şekilde yaklaştılar. Buna karşı,
aralarında Ümeyye ailesinin de bulunduğu Abd-i Şems ile Nevfel aileleri
birbirleriyle ittifaka girdiler ve sonuna kadar böyle kaldılar. Rasûlullah
(a.s.)’ın peygamberlik döneminde diğer Kureyşli kabilelerin Hz. Peygamber (a.s.)
ve bir avuç müslümana karşı sosyal boykot uygulamaya başladıkları zaman en çok
eziyeti Beni Hâşim ile Benî Muttalib çekmişlerdi. Beni Nevfel ile Beni Abd-i
Şems ise muhtelif kampta idiler.
Asıl adı Şeybe olan ve kendi meziyetleri yüzünden “Şeybetül
Hamd” olarak tanınan Abdulmuttalib Medine’de çocukluk çağını yaşarken bir
defasında Hassan bin Sabit’in babası olan Sâbit bin Münzir Mekke’ye gitti ve
daha önceden iyi arkadaş olduğu Muttalib ile görüştü. Görüşme sırasında
Muttalib’e, “sen yeğenini görürsen çok sevineceksin. Zira kendisi çok yakışıklı
ve etkileyici bir gençtir” dedi. Bunun üzerine Müttalib’de yeğenini görme
arzusu uyandı. Mekke’den Medine’ye gitti ve Abdulmuttalib’i deveye bindirip eve
getirdi. Kureyşliler bir delikanlıyı Muttalib ile görünce, “bu Abdulmuttalib
(Muttalib’in uşağı)dır” dediler. Muttalib adamlara kızdı, delikanlının,
kardeşinin oğlu olduğunu, adının Şeybe olduğunu ve bu itibarla “Abdulmuttalib”
diye çağrılmasını istedi. Ne var ki, “Abdulmuttalib” ismi o kadar yaygınlaştı
ki, asıl adı unutulmuş oldu. Bundan kısa bir süre Muttalib ticari yolculuğu
sırasında Yemen’e gitti ve orada öldü. Ölümünden sonra Abdulmuttalib halefi oldu
ve hacılara hac mevsiminde yemek verme ve su içirme görevine devam etti. İbn
Sa’d, Abdulmuttalib’i şöyle tarif ediyor: “Abdulmuttalib Kureyşlilerin en
yakışıklısı, en cüsselisi, en güçlü, en ciddisi, en kibarı, en cömertiydi ve
erkeklerin bütün ayıp ve kötülüklerinden uzaktı.” İbn Hişâm kendisi hakkında
şunları yazıyor: “Abdulmuttalib kendi halkı arasında öylesine yüksek mevkiye ve
şerefe yükseldi ki atalarından kimse O’nun yerine erişemedi. Halkı O’nu seviyor
ve takdir ediyordu.” İbn Kesîr’in yazdıkları ise şunlardır: “Abdulmuttalib de
her sene Ramazan ayında Hira mağarasına gidip ibadet eder ve ay boyunca fakir
fukaraya yemek ve içecek dağıtırdı.”
Taberî, İbn Kesir ve Belâzuri’nin beyan ettiklerine göre
Abdulmuttalib’in amcası Nevfel, Hâşim’in bıraktığı mirasdan bir bölümünü
gaspetmişti. Abdulmuttalib bu yüzden Nevfel’i Kureyş kabilesinin büyükleri
nezdinde şikayet etmişti. Fakat büyükler amca ile yeğen arasındaki davaya
karışmaktan kaçındılar. Bunun üzerine Abdulmuttalib derdini annesinin
akrabalarına anlattı ve Medine’den Beni Adiyy bin Neccâr’ı yardımına çağırdı. Bu
çağrıya uyan Abdulmuttalib’in dayısı Ebu Said bin Ades 80 kişiyle Mekke’ye geldi
ve zor kullanarak Nevfel’i yeğeninin hakkını geri vermeye mecbur etti. Bundan
sonra Benî Nevfel de Benî Hâşim’e küserek Beni Abd-i Şems ile birleşti ve Hz.
Muhammed (a.s.)’in peygamberliğine kadar Beni Hâşim’in muhalifleriyle beraber
kaldı. Abdulmuttalib, Beni Nevfel’in muhalif kampa gittiğini gördükten sonra
Hüza’a’nın ileri gelenleri ile temasa geçti ve onlarla bir dostluk ve işbirliği
anlaşması imzalandı. Bu anlaşma Ka’be’de hazırlandı ve imzalandı ve taraflar
buna bağlı kalmak için and içtiler, İbn Sa’d ile Belâzuri’nin ifadesi bundan
biraz değişiktir. Bu yazarlara göre anlaşma Benî Hüzâ’a’nın isteği üzerine
hazırlanmıştı ve buna Beni Abdulmuttalib ve Benî Hâşim aileleri katılmıştı. Benî
Abd-i Şems ile Nevfel bu anlaşmanın kapsamına girmediler. Aynı yazarlara göre
anlaşma Dar-ün Nedve’de hazırlandı ve Kâ’be’ye asıldı. Abdulmuttalib bu
anlaşmaya göre evlâtlarından girdikleri taahhüde sadık kalmalarını istemişti.
Bu anlaşmanın etkisinden dolayıdır ki, Hudeybiye Anlaşması uyarınca çeşitli
Arap kabilelerinin istedikleri tarafa katılmakta serbest oldukları belirlenince
Beni Hüzâ’a, Hz. Muhammed Rasûlullah (a.s.)’ın safını seçti.