Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Rasûlullah’ın Ataları

21.1.8. Hz.
İsmail’den Sonra Kâbe’nin İdaresi

Hz. İsmail yaşadığı sürece Kâbe’nin idaresi onun elinde kaldı.
Hz. İsmail’den sonra Beytullah’ın mütevellisi (idarecisi) oğlu Nâbit oldu. Ancak
Nâbit’in vefatından sonra, Cürhümlüler -ki Hz. Hâcer zamanından beri Mekke’ye
yerleşmişlerdi- Kâ’be’nin idaresini ele aldılar. Zira, İsmail’in ev­lâtları
sayıca Cürhümlülerden azdı ve maddi yönden de daha zayıftılar. Cürhümlüler ile
beraber Amaliklıları bir kolu olan Katura veya Kaytur ka­bilesi de bir süre
Mekke ve dolayısıyla Kâ’be’nin yönelimini elinde bulun­durdu. Mekke’nin yukarı
kısmına gelenlerden Cürhümlüler ve aşağı kıs­mına (Ecyâd’a) gelenlerden
Amalikalılar vergi veya harç alırlardı. Fakat Cürhümlüler bir süre sonra
Amalikalılarla savaşarak onları şehri terk etmeye mecbur ettiler. Bundan sonra
Cürhümlüler asırlar boyunca Mekke ve Kâ’be’nin rakibsiz hâkimi oldular.
(Mürûc’üz-Zeheb, Mes’udi, CU, s. 50, İbn Hişâm, C.I, s. 118). Fakat zamanla
onlar yozlaştılar. O kadar ki, Mekke’nin ve Kâ’be’nin hürmetini zedelemeye
başladılar. Kâ’be’ye sadaka veya hediye olarak verilen mal ve mülkü yemeye
başladılar. Ziyarete ve hacca gelenleri rahatsız ettiler. İşi o kadar çığırından
çıkardılar ki, zina için herhangi bir yer bulamayanlar gidip bu günahı Ka’be’de
işlerlerdi. Ni­tekim, ahlâkî bozukluğun devam ettiği bu dönemde İsâf adlı bir
şahıs Naile isimli bir kadınla Kâ’be’nin ortasında zina yaptı. Allahu Teâlâ her
ikisi­ni lânetledi ve onlara azab göndererek helâk etti. Bu vak’a bir müddet
Mekkeliler için ibret kaynağı olmaya devam etti. Ama ahlâkî değer ve öl­çüleri o
kadar bozulmuştu ki, bir süre sonra, bu iki günahkâr kişinin putla­rını
yaptılar, birini Safa’ya, öbürünü de Merve’ye yerleştirerek bunlara ibadet
etmeye başladılar. Kâ’be’nin idarecileri ahlâk yönünden işte böyle­sine
alçalmışlardı.

Cürhümlülerin cehalet, dalâlet ve sapıklığı had safhaya varınca
Beni Kinâ’dan Beni Bekr bin Abd Menâfi ve Beni Hüzâ’a’dan Gubşân’lılar on­lara
karşı savaş açtılar ve onları Mekke’den kovdular. Cürhüm’lüler gider­ken
Kâ’be’nin hazinesini zemzeme atarak izini yok ettiler. Hatta zemzem kuyusunu da
kapattılar. Daha sonra memleketleri olan Yemen’e gittiler. Cürhümlülerin
Mekke’den ayrılmalarından sonra Kâ’be’nin yönetimi Gubşânlıların eline geçti.
Gubşânlılar takriben 300-400 yıl Beytullah’ın mütevellileri veya idarecileri
olarak kaldılar ve bu süre içinde Allah’ın evi tam bir puthaneye dönüştü.
Kâbe’ye çok sayıda putların yerleştirilmesi iş­lemi şöyle başladı. Gubşânlıların
reisi Amr bin Luhayy serveti, cömertliği ve şan-ü şevketi yüzünden Huzaa
kabilesinin taçsız kralı haline gelmişti. Yaptığı her iş ve verdiği her emir
aynen uygulanırdı. Çıkardığı her bid’atı da aynı şekilde benimsetirdi. Amr bir
defasında Suriye’ye gitti. Oradaki Amalikalıların putlara taptığını gördü ve bu
işi çok beğendi. Amr oradan dönerek yanında Hubel adlı bir de put getirdi ve
bunu Kâbe’ye yerleştirdi. Zamanla Kâ’be’ye bazı diğer putlar ve heykeller de
kondu. Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. Meryem’in putları da yapılıp buraya
yerleştirildi. Hz. Meryem’in pulunun yerleştirilmesinin amacı herhalde
Hıristiyanların dik­katini de buraya celp etmekti. Sahih-i Buhârî’nin
kitabü’l-enbiya bölümün­de Hz. Abdullah bin Abbas’ın naklettiği hadise göre,
Ka’be’de Hz. İbrahim ve Hz. Meryem’in resim ve tabloları da vardı. Başka bir
hadise göre, bir resimde Hz. İsmail, Hz. İbrahim ile birlikte ve iki elinde iki
terazi ile gös­terilmişti. İbn İshâk diyor ki, bahire, sâibe, vesile ve ham gibi
bid’atler de Amr bin Luhayy tarafından icat edilmiş ve daha sonra Kur’ân-ı Kerim
(Maide, âyet; 103) tarafından yasaklanmıştı. Fakat İbrahim’in dinine tabi
olanlar arasında putperestliği başlatanın Amr olduğunu söylemek yanlış olur.
Putperestlik daha önce ve çok yaygın bir şekilde benimsenmiş du­rumda idi. İbn
İshâk’ın dediği gibi, çeşitli amaçlar için Mekke’ye gelenler memleketlerine
dönerken buradan birer taş parçası da götürür ve bulun­dukları yerde bunlara
tapmaya ve etraflarında dönmeye (tavaf etmeye) başlarlardı. (İbn, Hişâm, C.I, s.
79-80).

Kâbe’nin idaresi Kureyşlilerden Kusayy bin Kitab’ın,
Gubşânlıların kızıyla evlenmesi üzerine Beni Hüz’aa’dan Kureyş kabilesine geçti.
Bunun ayrıntılarını daha sonra vereceğiz.

21.1.9. Hz.
İsmail’in Evlâtları

Arap vakânüvisleri ile antropologları ve İncil, Hz. İsmail’in 12
oğlu olduğu konusunda ittifak ediyorlar. Fakat, Cürhümlüler Mekke’ye iyice hakim
olunca, İsmail’in evlâtlarından çok azı bu şehirde kaldı ve çoğu ül­kenin
çeşitli bölgelerine dağılıverdi. Hz. İsmail’in 12 oğlunun hangi isti­kametlere
gittiği veya onlardan hangi kabilelerin doğduğu bilinmiyor. Bu hususta tarihi
kaynaklarda herhangi bir kayda rastlanmıyor. Fakat, Arap kaynaklarından sabit
olan güvenilir ve doğru bir rivâyete göre Hz. İsmail’in büyük oğlu Nâbit’in
evlâtları arasında Adnan adlı bir şahıs vardı. Hz. İsmail ile Adnan arasında
geçen kuşakların adedi hakkında ihtilaf vardır ve Adnan’dan önceki şecere
maalesef muhafaza edilmemiştir. Urve bin Zübeyr (r.a.)’in ifadesine göre, Hz.
İsmail ile Adnan arasındaki aile bağını tam olarak bilen bir kişiye rastlanmadı.
İbn Mes’ud ile İbn Abbas ise, Ad­nan’dan önceki şecereyi bildiklerini iddia
edenlerin yalan söylemekte ol­duğunu belirtmişlerdir. Hz. Ömer şecereye
Adnan’dan başlamanın en doğ­ru yol olduğunu söylüyor. İbn Sa’d’ın “Tabakat”
isimli eserinde ve Belâzuri’nin “Ensâb’ul-Eşrâf” isimli kitabında bizzat Hazreti
Peygamber efendimizin (a.s.) şu sözlerine yer verilmiştir: “Ma’ad bin Adnan bin
Udev’den öteye aile bağlantısını gösterenler yalancıdır”. Fakat Adnan’ın
ötesindeki şecerenin bilinmeyişi, Adnan’ın, İsmail’in evlâtlarından olma­dığı
anlamına gelmemelidir. Çünkü, bütün Araplar, Adnan’ın İsmail oğul­larından
olduğu konusunda birleşiyorlardı. Bütün Arap’ların bu hususta it­tifak etmeleri
Adnan’ın, İsmail oğullarından olmasının inkâr edilmez bir gerçeğidir. Zira
Araplar aile bağlarına ve şecereye büyük önem verirdi ve bir kişinin aile bağını
nesilden nesile bilmeden ve bu hususta emin olma­dan ittifak etmeleri mümkün
değildi.

21.2. HZ. PEYGAMBER’İN ŞECERESİ VE
ARAP KABİLELERİYLE OLAN AKRABALIKLARI

Adnan’dan sonraki şecere tam olarak muhafaza edilmiştir ve bu
ko­nuda Arap tarihçileri ve antropologları arasında herhangi bir ihtilâf
yok­tur. Biz burada ilk önce Hz. Rasûl-i Ekrem (a.s.)’in şeceresini vereceğiz.
Daha sonra hangi kuşakta hangi Arap kabilelerinin Hz. peygamber ile ak­raba
olduklarını araştıracağız. Hz. Peygamber’in şeceresi şöyledir.

Hz. Muhammed Rasûlullah (a.s.) bin Abdullah bin Abdulmuttalib
bin Hâşim bin Abdi Menaf bin Kusayy bin Kılâb bin Mürre bin Kâ’b bin Lueyy bin
Ğâlib bin Fihr bin Mâlik bin Nadr bin Kinâne bin Huzeyme bin Müdrike bin Elye’s[12]
bin Mudar bin Nizar bin Ma’ad bin Adnan.

Şu şeceredeki her kuşağın büyüğünden çıkan ve böylece Hz.
Pey­gamber ile akrabalıkları doğan kabilelerin adları şunlardır:

Adnan’dan, oğlu Akk’ın, Yemen’e gidip yerleşen evlâtları. Bunlar
Hz. Ebu Musa Eş’arî’nin ait olduğu kabilesiyle evlilik ilişkileri kurmuşlardı.

Ma’ad’dan, Kudâ’a ve lyâd kabileleri

Nizâr’dan, Enmar (Has’am ve Becile) kabilesi ve Rebia’nın bütün
ka­bileleri (ki bunlar arasında Beni Bekr bin Vâil, Tağlib ve Cedile yer
alı­yorlar), Abdul Kays, Aneze ve Nemir bin Kâsit kabileleri.

Mudâr’dan, Kays’ın bütün kabileleri (Süleym, Mazin, Fezâre, Abs,
Eşca’, Mürre, Zübyan, Gatafan, Ukayl, Kuşeyr, Cüşem, Sakif, Bâhile, Be­ni Sa’d
bin Bekr ve Beni Hevâzin’in tümü vs.) Hz. Peygamber’in dadısı Halime, Beni Sa’d
bin Bekr’e bağlıydı.

Elye’s’den, Beni Temim, Beni Dabbe, Müzeyne, Hüzâ’a, Eslem, Ukl
ve Teym kabileleri.

Müdrike’den, Hüzeyl kabilesi, Hz. Abdullah bin Mes’ud işte bu
kabi­leye mensuptu.

Huzeyme’den, Beni Esed, Kare, Beni el-Hûn’un tümü.

Kinâne’den, Beni Abd-i Menaf (ki bunlar arasında Beni Bekr ve
Beni Damre de yer alıyor), Beni Melkân veya Milkân ve Beni Hudâl vs. Beni Firaş
ile Beni Fukaym de Kinâne’nin evlâtlarındandı. Hz. Ebû Zer’in kabi­lesi Gıfar,
Beni Melkân’a mensuptu.

İlgili Makaleler