İslâmiyetin Alenen Tebliği
Yirmi Yedinci Bölüm: İSLÂMİYETİN ALENEN TEBLİĞİ
27.1. İSLÂMİYET’İN ALENEN TEBLİĞİ
27.1.1. İslâmiyet’in İlk Açık Tebliği
27.1.2. Ailesinin En Yakın Fertlerini İslam’a Davet Etmesi
27.1.3. Kureyş Kabilelerinin Tümünü İslâm’a Davet Etmesi
27.1.4. Ebu Leheb’in Tavrı
27.1.4.1. Kur’an-ı Kerim’de Ebu Leheb’in Adının Anılarak Kınanmasının Sebebi
27.1.4.2. Ebu Leheb’in, Gelinleri Olan Rasûlullah’ın Kızlarının Boşanmalarını
Sağlaması
27.1.4.3. Hz. Muhammed (a.s.)’in Oğlunun Vefatı Üzerine Ebu Leheb’in Memnun
Olması
27.1.4.4. Ebu Leheb’in İslâmî Daveti Engellemesi
27.1.4.5. Şi’bi Ebi Tâlib Muhasarasında Ebu Leheb’in Davranışı
27.1.4.6. Ebu Leheb’in Muhalefeti Müslümanlara Neye Mal Oluyordu?
27.1.4.7. Ebu Leheb’in Karısının Tutumu
27.1.4.8. Ebu Leheb’in Sonu
27.1.5. Açıkça Tebliğ
27.1.6. Hz. Peygamber (a.s.)’in İtibarı ve Ahlâki Ağırlığı
27.1.7. Ebu Cehl’in Şaşkın ve Çaresiz Kalışıyla İlgili Bir Olay
27.1.8. Ebu Cehl’in Başına Gelen İkinci Olay
27.1.9. Ebu Cehl’in Başına Gelen Üçüncü Olay
27.1.10. Muhalifler Hz. Muhammed (a.s.)’in Haklılığına İnanıyorlardı
27.1.11. Hz. Peygamber (a.s.) İle İlgili Kureyş’in Tutumu
Yirmi Yedinci Bölüm: İSLÂMİYETİN ALENEN
TEBLİĞİ
27.1. İslâmiyet’in Alenen Tebliği
Geçen ilk bölümde de Rasûlullah (a.s.)’ın üç yıl süren gizli
tebliğden sonra alenen tebliğe başlayınca, Kureyş ve diğer Arapların niçin
şiddetli tepki gösterdikleri ayrıntılı biçimde anlatılmıştır. Bu bölümlerde
Kureyş ve Arapların ilk şaşkınlık ve telaş devresini geçirdikten sonra, Hz.
Peygamber (a.s.)’e ve müslümanlara nasıl muhalefet ve düşmanlık ettikleri
etraflıca ifade edilmiştir. Bu bölümlerde ayrıca, İslâmi davetin ne büyük
meziyet taşıdığı ve ne gibi delil ve ahlâk silahlan sayesinde Cahiliyye’nin
bütün hile ve tertipleri, baskı ve zulümleri, eziyet ve işkenceleri boşa
çıkarıldı ve müslümanlar yollarına devam ettiler. Biz bu bölümde, dördüncü
bölümde bıraktığımız kronolojik olaylara tekrar dönüyoruz.
27.1.1.
İslâmiyet’in İlk Açık Tebliği
Hazreti Peygamber (a.s.)’in, ilk aleni tebliği Beytullah’ta
yaptığı anlaşılıyor. Gerçi tarihçiler ile siyer alimleri bu hususta kesin bir
tesbitte bulunmamışlardır. Fakat, Kur’an-ı Kerim’de Alak sûresinin ilk beş
ayetinden sonra 6’dan 19. ayetlerine kadar, birden bire anlatılan bir olay ve
bazı hadis kitaplarında bu hususta yapılan açıklamalar konuyu iyice
aydınlatmaktadır. Verilen bilgiye göre bir kişi, Allah’ın bir kulunu namaz
kılmaktan alıkoymak istedi ve bu hususta çeşitli tehditler savurdu. Hadislere
göre namaz kılan kişi, Rasûlullah (a.s.)’tı ve kendisine müdahalede bulunan
kişi Ebû Cehil’di. Bu olayı inceleyecek olursak, Rasûl-i Ekrem İslâmiyet’in
açık tebliğini, Beytullah’da namaz kılmak suretiyle başlattı. O zamana kadar
müslümanlar gizli gizli namaz kılıyorlardı ve Beytullah’a (Harem’e) gelmeleri
şöyle dursun, herhangi bir yerde bile alenen namaz kılmaya cesaret
edemiyorlardı. Sadece bir defasında Hz. Sa’d bin Ebi Vakkas ve bazı diğer
müslümanlar Mekke’nin yakınlarındaki tenha tepelerden birinde namaz kılarken
kâfirler tarafından görülmüş ve iş tartışma ve kavgaya kadar varmıştı. Bu olayı
biz daha önce nakletmiştik. Fakat artık Cenab-ı Allah, İslâmiyet’in açıkça
ilânını istiyordu ve ilâhi emre uyan Rasûlullah (a.s.) hiç çekinmeden ve
korkmadan Harem’e gidip namazını kıldı; ki buna başka kimse kolay kolay cesaret
edemezdi.
Hz. Peygamber (a.s.)’in bu jestiyle Kureyşliler ve diğer Araplar
ilk defa, Hz. Muhammed (a.s.)’in dininin kendi dinlerinden farklı olduğunu
anlamış oldular. Bu olay tabii ki, herkesin hayretini uyandırmıştı; ama Ebu
Cehil’in cehaletini herkesten çok karşılaşmıştı. Dolayısıyla, kendisi Hz.
Peygamber (a.s.)’e derhal müdahalede bulundu ve tehditler savurmaya başladı. Hz.
Ebû Hureyre (r.a.)’nin rivâyetine göre Ebû Cehil, Kureyşlilere, “Muhammed
(a.s.)’in yüzünü yere değdirdiğini gördünüz mü?” diye sordu. Orada hazır
bulunanlar “evet” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Ebû Cehil şöyle dedi: “Lât
ve Uzza ya yemin ederim, eğer Muhammed’in böyle namaz kıldığını görürsem boynuna
ayağımı koyacağım ve yüzünü yere sürteceğim.” Sonra Ebû Cehil Rasûlullah
(a.s.)’ı namaz kılarken gördü ve boynuna ayağını koymak için ortaya atıldı.
Fakat orada hazır bulunanlar Ebu Cehil’in birden bire geriye çekilerek yüzünü
bir şeyden korumaya çalıştığını gördüler. Kendisine ne olduğu sorulduğu zaman
dedi ki: “Benim ve O’nun (Muhammed, -a.s.-) arasında ateşle dolu bir hendek
vardı, orada korkunç bir şey daha vardı ve bazı tüyler vardı.” Rasûlullah
(a.s.) buyurdular, “eğer Ebû Cehil bana daha fazla yaklaşsaydı melekler onu
paramparça ederlerdi.” (Ahmed, Müslim, Nesâî, İbn-i Cerir, İbn Ebi Hatim, İbn’ul-Münzir,
İbn-i Merdûye, Ebû Naim, İsfahani ve Beyhakî).
İbn Abbas (r.a.)’ın rivâyeti ise şöyledir: Ebû Cehil dedi ki,
“eğer Muhammed (a.s.)’i Kâ’be’nin etrafında namaz kılarken görürsem boynunu
ayağımın altına alırım.” Hz. Nebi-i Ekrem (a.s.)’e Ebu Cehil’in dedikleri
iletilince buyurdular ki: “Eğer kendisi böyle yaparsa melekler gelip onu
yakalayacaklardır.” (Buhârî, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerir Abdurrezzak Abd bin Hamid,
İbn’ul-Münzir ve İbn Merdûye).
İbn Abbas (r.a.)’ın bir başka rivâyetine göre Rasûlullah (a.s.)
Makam-ı İbrahim’de namaz kılıyordu. Ebu Cehil oradan geçerken, “Ey Muhammed
(a.s.) ben sana bunu yapmayı yasaklamadım mı?” diye bir çıkışta bulundu ve bazı
tehditler savurdu. Buna cevap olarak Rasûlullah (a.s.) kendisine sert çıkıştı
ve sözlerini şiddetle reddetti. Ebu Cehil dedi ki, “ey Muhammed (a.s.), sen
neye güvenerek bana kafa tutuyorsun. Allah için bu vadide en çok taraftar
benimdir.” (Ahmed, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerir, İbn Ebi Şeybe, İbn’ul-Münzir,
Taberânî, İbn Merdûye).
Bu hadiseden sonra da Kureyşliler gruplar halinde toplanarak Hz.
Muhammed (a.s.)’in Harem’de namaz kılmasını önlemeye çalıştılar, fakat
başaramadılar. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur:
“Allah’ın kulu O’na ibadet için kalktığı zaman nerdeyse cinler
etrafında üst üste yığılıyorlardı.” (Cin; 19)
Müfessirler burada da “Allah’ın kulu” tabirinden Hz. Peygamber
(a.s.)’in kastedildiğinde ittifak etmişlerdir. Bu ayetten ayrıca, Ebu Cehil ve
diğer kâfirlerin şiddetli muhalefet ve tehditlerine rağmen Rasûlullah (a.s.)’ın
alenen namaz kılmayı bırakmadığı da anlaşılıyor.
27.1.2. Ailesinin
En Yakın Fertlerini İslam’a Davet Etmesi
Bundan sonra Rasûlullah (a.s.), Cenab-ı Allah’ın “önce en yakın
akrabanı korkut.” (Şuara; 214) emrine uyarak Beni Abdülmuttalip Beni Hâşim,
Beni Muttalib ve Beni Abd-i Menaf tan en yakın akrabalarını evine davet etti ve
kendilerine İslâm’ın emirlerini açıkladı. Belazuri ve İbn Esir’in ifadelerine
göre bu davete 45 kişi katıldı. Fakat Rasûlullah (a.s.) meramını anlatmadan Ebû
Leheb kendisini şöyle uyardı: “Bak ey Muhammed, senin amca ve amcazadelerin
burada toplanmış bulunuyorlar. Bunlara ne söylemek istersen söyle, ama sakın
dinlerinden dönmelerini isteme. Ailenin bütün Araplarla savaşacak güce sahip
olmadığını bilmelisin. Senin elini tutma ve seni durdurma hakkına en çok aile
efradı sahiptir. Sen yaptığın işe devam edersen, Kureyşliler diğer Arapların da
yardımıyla sana çullanmadan önce ailenin seni durdurması daha kolaydır. Ben,
senin kadar, kendi ailesi ve sülâlesi için âfet ve belâ getiren başka kimseyi
görmedim.” Böylece, İslâmi tebliğ için Rasûlullah (a.s.)’ın yakın
akrabalarıyla yaptığı ilk toplantı başlan bozulmuş oldu. İkinci gün Rasûlullah
(a.s.) akrabalarını tekrar eve çağırdı ve onları İslâm’a davet etti. Toplantıda
Ebu Tâlib şöyle konuştu: “Ben şahsen Abdulmuttalib’in dinini terk etmek
istemiyorum. Fakat sana ne emir buyrulmuşsa onu yerine getir. Bu hususta bütün
desteğim ve himayem senden yanadır.” Ebû Leheb; “vallahi, bu çok berbâd bir
şeydir, başkaları ona dur demeden sen onun elini tutuver (durdur)” dedi. Fakat
Ebû Tâlib diretti: “Hayır, biz yaşadığımız sürece onu (Muhammed -a.s.-‘i)
koruyacağız.” Bu olay, Belazuri ve İbn Esir tarafından, tanınmış ve güvenilir
bir râvi olan Hz. Ca’fer bin Abdullah bin Ebi’l-Hakem’e dayanılarak
naklolunmuştur. (Bk. “Ensâb’ul-Eşrâf: Belazuri), c.I, s. 118-119, “Tarih’ul
Kâmil, İbn Esir, eli, s. 40-41).
Muteber hadislerde, Hz. Muhammed (a.s.)’in bu toplantıda yaptığı
konuşma kaydedilmiş ve kendisinin şöyle dediği naklolunmuştur: “ey
Abdulmuttalib’in evlâtları, ey Abbas, ey Rasûlullah’ın teyzesi Safiye, ey
Muhammed’in kızı Fatma, kendinizi Cehennem ateşinden kurtarın, zira ben sizi
Allah’ın cezasından kurtarmaya kabil değilim. Fakat malım ve mülküm ne
istiyorsanız sizindir.” Görüldüğü gibi, bu konuşmasıyla Rasûlullah (a.s.) kendi
akrabalarını sadece İslâmiyet’e davet etmiyordu, ayrıca Allah’ın dinini, her
türlü akrabalık ilişkilerinden üstün, her türlü maddi ve şahsi çıkarlardan uzak
ve her türlü dünyevi hesaplardan arınmış olduğunu da vurguluyordu. Bu dinde Hz.
Peygamber (a.s.) dahil en yakın akrabaları için herhangi bir imtiyaz söz konusu
değildi. İman etmeyenin akıbeti hakkında Hz. Peygamber (a.s.) bile teminat
veremezdi. Herkes kendi iman ve ameline göre ölçülecek, Hz. Peygamber (a.s.) ile
yakınlık derecesine hiç bakılmayacaktı. imansızlık, dinsizlik ve sapıklığın
cezası herkese eşit şekilde uygulanacaktı. Başkalarının sorguya çekilip
cezalandırılması söz konusuyken peygamberin aile ve yakınlarının kurtulması
diye bir şey yoktu. Hz. Peygamber (a.s .) işte bu noktaya parmak basmak için,
konuşmasında öz kızı Hz. Fatma (r.a.)’nın adını da anmıştı, halbuki o sıralarda
onun yaşı iki-iki buçuktan fazla değildi. O kadar küçük yaşta kendisi için günah
veya sevap söz konusu değildi. Fakat konuşmanın gayesi, bir nebi ile ailesinin
dinde herhangi bir imtiyaza sahip olmadıklarını vurgulamaktı. Bir şey kötü ve
zararlıysa, herkes için tehlikeli ve zararlıdır. Bir nebiye düşen, bu tehlikeli
şeyden önce kendisini, daha sonra da akraba ve yakınlarını kurtarmasıdır. Bir
nebi, önce kendisi iman edip doğru yolu takip etmeli ve kendi aile ve
yakınlarını yola getirmeye çalışmalıdır. Böylece herkes tebliğ ve telkinin
herkese açık ve eşit olduğunu görme fırsatını bulmalıdır.