Rasûlullah’ın Ataları
21.2.1.6.
Abdulmuttalib ‘in Zemzem Çeşmesini Tekrar Açması
Zemzem çeşmesini tekrar akıtma şerefi de Abdulmuttalib’e aittir.
Bilindiği gibi, Cürhüm kabilesi zemzemi taş, toprakla doldurup kapatmıştı. Öyle
ki zemzemin izi bile kaybolmuştu. Muhammed bin İshâk’ın, Hazreti Ali’ye
dayanarak anlattığına göre Abdulmuttalib’e rüyasında zemzemin yeri gösterildi ve
Onun bu mukaddes kuyuyu tekrar açması istendi. O sıralarda Abdulmuttalib’in
sadece tek oğlu, Hâris vardı. Abdulmuttalib oğlunu yanına alarak kazma ve
kürekle gösterilen yeri kazmaya başladı. Kuyudan su fışkırınca Abdulmuttalib
sevinç içinde çığlık attı. Çığlığı duyan Kureyşliler O’nun etrafında toplandılar
ve “ya Abdulmuttalib, bu bizim atamız Hz. İsmail’in çeşmesidir ve bundan biz de
seninle ortağız” dediler. Fakat O, “hayır bu çeşme sizin değildir. Bunun
beşareti (müjdesi) sadece bana verilmiştir ve bu benimdir” diye karşılık verdi.
Ancak Kureyşliler kolay kolay pes edecek değillerdi ve kavga etmeye başladılar.
Nihayet, kavga ile ilgili karar vermek üzere bir hâkeme başvurulmasında
anlaşıldı. Kureyşliler hakem olarak beni Sâ’d bin Hüzeym’e mensup olan
Kâhine’nin ismini teklif ettiler ve bu teklif Abdulmuttalib tarafından kabul
edildi. : Kâhine, Suriye’nin yukarı kesiminde oturuyordu. Taraflar,
yani Abdulmuttalib ve birkaç arkadaşıyla Kureyş kabilesinin bazı ileri gelenleri
ve özellikle Beni Ümeyye’nin bazı temsilcileri böylece Suriye’ye hareket
eltiler. Yolda çorak bir yere gelindi. Burada Abdulmuttalib ve arkadaşlarının
içme suyu bitti ve susuzluktan öleceklerini sandılar. Yoldaşları olan
Kureyşlilerden su istediler. Fakat Kureyşliler, “burada hiçbir yerde su
yoktur, eğer biz kendi suyumuzu size verirsek biz de sizin gibi susuzluktan
ölebiliriz” gerekçesiyle bu isteği reddettiler. Bundan sonra Abdulmuttalib
arkadaşlarına, “daha elimizi, ayağımızı kıpırdatabiliyoruz. Gelin hep beraber
birer çukur kazalım ve kim ölürse o kendi çukurunda gömülsün” diye tavsiyede
bulundu. Bunun üzerine bütün arkadaşlar kendileri için birer çukur kazdılar ve
ölümlerini beklemeye başladılar. Ancak kısa bir süre sonra, Abdulmuttalib ölümü
böyle çaresizlik içinde beklemenin iyi bir davranış olmayacağını belirterek
arkadaşlarına, son bir gayretle etrafta su aramalarını öğütledi. Bunun üzerine,
hepsi ayağa kalktılar. Abdulmuttalib de devesini kaldırdı, ama tam o sırada
devenin ayak bastığı yerden bir su çeşmesi beliriverdi. Abdulmuttalib hemen bir
çığlık attı, arkadaşları da yerlerinden fırladılar ve doyasıya su içtiler ve su
tulumlarını doldurdular. Abdulmuttalib daha sonra diğer Kureyşlileri de yanına
çağırdı, kendilerine Allah’ın su ihsan ettiğini söyleyerek, su içmelerini ve
kovalarıyla tulumlarını doldurmalarını istedi. Kureyşliler, Abdulmuttalib’in bu
jestini çok beğendiler ve kendisine hitap ederek şöyle dediler. “Ey
Abdulmuttalib, davamızla ilgili olarak Cenab-ı Allah kararını senden yana
vermiştir. Rabbimize yemin ederek söylüyoruz, artık zemzem konusunda seninle
kavga etmeyeceğiz. Bu uçsuz bucaksız çorak toprakta sana su ihsan eden Tanrı
sana zemzemi de vermiştir elbette. Artık Suriye’ye gitmeye gerek yok. Sen huzur
ve emniyet içinde zemzem kuyusunun başına dönebilirsin. Bu suretle, hem
Abdulmuttalib hem Kureyşliler Mekke’ye döndüler.
Abdulmuttalib’in hacılara su içirme vazifesine, zemzem suyunu
ikram etme işi de dahil oldu ve bunları kendisi sonuna kadar yerine getirdi.
Bundan sonra bu vazife Ebû Tâlib’e geçti. Ancak Ebû Tâlib eli açık bir insandı
ve maddi imkânlarının dışında hacılara su, şerbet ve süt vermeye başlayınca
birkaç defa kardeşi Abbas’tan borç almak zorunda kaldı ve bu borçları ödeyemez
duruma geldi. Nihayet, Hz. Abbas, borçlarını ödeyemediği takdirde su içirme
vazifesinin kendisine verilmesini şart koştu. Nitekim, sonuç aynı oldu ve Hz.
Abbas hacılara su içirme görevini devraldı. Bu devir-teslim Cahiliyye’de
olmuştu. İslâmiyet’in doğuşundan sonra da devam etti.
21.2.1.7. Abdullah
bin Abdulmuttalib
Muhammed bin İshâk’ın anlattıklarına göre zemzemin kazılması
sırasında Abdulmuttalib, oğlu Hâris ile birlikte, Kureyşlilerin yanında sayıca
azınlıkta kalmıştı. O zaman Allah’tan kendisine yardım edecek 10 erkek çocuk
ihsan etmesini istemişti. Abdulmuttalib bu çocuklardan bir tanesini Allah için
kurban edeceğine and içmişti. Cenâb-ı Allah duasını kabul etti ve ona 10 erkek
çocuk verdi. Bunlar bülûğ çağma gelince Abdulmuttalib kendilerini toplayarak
kendilerine adağından ve andından söz etti. Çocuklar babasının andını yerine
getirmesini istediler. Bundan sonra Abdulmuttalib çocuklarıyla birlikte fal
açmak amacıyla Kâ’be’deki Hubel heykeline gitti. Abdulmuttalib falına bakarken
10 oğlundan hangisini kurban etmesi gerektiğini öğrenmek istedi.[20]
Fal’da Abdulmuttalib’in en yakışıklı ve en sevdiği oğlu Abdullah’ın adı geçti.[21]
Abdulmuttalib hiç çekinmeden ve duraklamadan Abdullah’ın elinden tutarak kurban
etmek üzere İsâf ve Nâile’nin putlarına doğru yürüdü. Abdulmuttalib’in öbür
elinde de bıçak vardı. Kureyşliler bu vaziyeti görünce yerlerinden fırlayarak
Abdulmuttalib’e: “Ya kardeşim, ne yapıyorsun? Böyle şey olur mu? Kendi öz
evlâdını kurban ediyorsun. Böyle yaparsan, gün aşırı bir kişi evlâdını kurban
etmeye başlayacak, bunun haddi hesabı olmayacak. Gel, akıllı bir kişiye veya
falcıya gidelim, bu meselenin hallini ondan öğrenelim” dediler. Abdulmuttalib
Kureyşlilerin bu yalvarmalarına kulak verdi ve istenen nitelikte akıllı bir kişi
aramaya razı oldu. Hep beraber, böyle vasıfları haiz ihtiyar bir kadının[22]
Hayber’de bulunduğunu öğrendiler ve oraya gittiler. Görüştükleri kadın bir
falcıydı. O’na durumu anlattılar. Falcı kadın, “sizde bir insanın diyeti
(bedeli) nedir?” diye sordu. Kureyş’liler ve Abdulmuttalib, “deve” diye cevap
verdiler. Kadın, “o halde gidin ve Abdullah mı yoksa 10 deve mi kurban edilsin
diye fala baktırın, eğer falda çocuğun kurban edilmesi gerektiği belli olursa
develerin sayısını iki misline çıkarın ve tekrar fala baktırın. Fal develer
lehinde çıkana kadar develerin sayısını arttırmaya devam edin. Bu demektir ki,
çocuğun değeri o develer kadardır” dedi. Falcı kadının tavsiyesi üzerine
Kureyşliler ve Abdulmuttalib Mekke’ye geldiler ve fala baktırmaya başladılar.
10, 20, 30’dan başlayarak 90 deveye kadar fal hep Abdullah için çıktı. Sıra 100
deveye gelince fal develer lehine çıktı.[23]
Kureyşliler, “Allah’ın rızası belli olmuştur. Artık oğlun Abdullah yerine
develeri kurban edebilirsin.” dediler. Fakat Abdulmuttalib tatmin olmadı ve üç
defa fal çıkartmak istediğini söyledi. Nitekim öyle yapıldı. Üç defa zar atıldı
ve her defasında fal develer için çıktı. Nihayet Abdulmuttalib 100 deve kesti ve
herkese etlerini dağıttı.
Böylece, İbrahim sülâlesinden bir kişi daha, Mekke’ye ilk defa
gelip yerleştiklerinde yaptıkları kurbanı tekrarlamış oldu. Gerçi nitelik ve
anlam bakımından bu iki kurban vak’ası birbirinden farklıdır. Fakat Allah’ın
kudreti ve hikmeti bambaşkadır. Önce bu sülâlenin kurban edilmesi emrolunan bir
ferdi Arabistan’da İslam dinini yaymakla görevlendirilmişti ve daha sonra aynı
aileden kurban edilmesi istenen kişinin oğluna, yani Hz. Muhammed (a.s.)’e de
aynı dini bütün insanlara tanıtma ve yayma vazifesi verildi. İlk kurbanın
fidyesi bir manda idi, ikinci kurbanın fidyesi de 100 deve.