Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Rasûlullah’ın Ataları

21.1.3. Hz.
İsmail’in Mekke’ye Yerleşmesi

Yukarıdaki satırlardan, Hz. İsmail’in, Hz. İbrahim’in ilk evlâdı
olup babasının hayli ihtiyar olduğu bir sırada doğduğu anlaşılıyor. Normal bir
durumda, ihtiyarlığında doğmuş olan ve 14 yaşma kadar da tek evlât sıfa­tını
koruyan bir çocuğun babası kendisine ziyadesiyle düşkün olacak ve bir an bile
gözünden ırak tutmamaya gayret edecekti. Ancak Hz. İbrahim bir peygamberdi ve
Hakk’a daveti, her sevgi ve vazifesinden üstündü. Hz. İbrahim bu uğurda vatanını
terk etmiş, hicret ederek gurbette dolaşmış ve her yerde bütün güç ve
yeteneklerini harcamıştı. Hz. İbrahim (a.s.) sevgili çocuğunun doğmasından
sonra, dünyada son peygamberliğin merkezi ve Hak dinin karargâhı olması
kararlaştırılan Arap topraklarında Tevhid’e da­vetin merkezini kurma fikrini
gerçekleştirmeye çalıştı. Kur’ân-ı Kerîm’in ifadelerine göre, Cenâb-ı Allah,
inşa edilmesi gereken dinî merkezin yeri­ni Hz. İbrahim’e önceden bildirmişti.
Nitekim, Hac suresinin 26. ayetinde şöyle buyurulmuştur: “İbrahim’e Beyt’in
yerini gösterdiğimizde Bana hiç­bir şeyi eş tutma. Beytimi, tavaf edenler, orada
namaz kılanlar, rükû ve secde edenler için iyice temizle.” Allah’ın bu emrine
uyan Hz. İbrahim (a.s.) henüz anne sütüyle beslenen küçük çocuğunu, olağanüstü
bir sabır ve tahammüle sahip olan annesiyle birlikte, ilerde tam Allah’ın evi
Kâ’be’nin inşa edileceği yere götürüp, görünürde sahipsiz ve kimsesiz
bı­rakıverdi.

Sahîh-i Buhârî’de bu olay Hz. Abdullah bin Abbas tarafından
rivâyet edilmiştir. Hz. İbn Abbas’ın bu rivâyetinde sık sık Hz. Peygamber
efendi­miz (a.s.)’in buyrukları geçiyor. Bunlardan, Hz. İbn Abbas’ın
anlattıkları­nın, Rasûlullah (a.s.)’dan duyduklarına ve öğrendiklerine dayandığı
anla­şılıyor. Rivâyet şöyledir: Hz. İbrahim (a.s.), Hz. Hâcer (a.s.)’i ve henüz
süt çocuğu olan Hz. İsmail’i yanına alarak bir ağacın dibine götürdü ve oraya
bıraktı. Hz. İsmail (a.s.)’in bulunduğu yerden zemzem suyu fışkırdı. Mek­ke o
sıralarda bir çöldü ve etrafında tek bir canlı yoktu. Herhangi bir su yeri de
yoktu. Hz. İbrahim (a.s.), Hz. Hâcer’in yanına içinde hurmalar bu­lunan bir deri
çantası ve bir su tulumu bıraktı. Hz. İbrahim onları oraya bıraktıktan sonra
ayrılırken Hz. Hâcer O’nun peşinden, “Ey İbrahim nere­ye gidiyorsun? Bizi bu
ıssız çöle niye bırakıyorsun?” diye birkaç defa ses­lendi. Fakat Hz. İbrahim
onlara dönüp bakmadı.[4]
Nihayet Hz. Hâcer kendisine şöyle dedi: “Bunu Allah mı emretmiştir?” Hz. İbrahim
ise sade­ce “evet” diye cevap verebildi. Bunun üzerine Hz. Hâcer “Öyleyse, Allah
bizi koruyacaktır” dedi ve çocuğuna döndü. Hz. İbrahim, dağın ardına ve karısı
ve oğlunu göremeyeceği yere gelince oradan Beytullah istikametine (yani daha
sonra inşa edeceği Allah’ın evinin bulunduğu yer) yürümeye başladı ve Allah’a
şunları söyledi.

“Ey Rabbimiz, Ben senin mukaddes olan evinin yanında ekinsiz bir
vadide evlâtlarımdan bir kısmını yerleştirdim. Ey Rabbimiz bu Beyt-i Ha­ram’da
dosdoğru namaz kılmaları içindir. İnsanlardan bir kısmının kalp­lerini onlara
meylettir. Şükretmeleri için, o belde halkını bazı meyvelerle rızıklandır.”
(İbrahim; 37)

Bu arada, Hz. İsmail (a.s.)’in annesi kendisine süt içirmeye ve
su tu­lumundan su vermeye devam etti. Ancak bir süre sonra su bitti, ikisi de
susadı. Çocuğunun susuzluktan kıvrandığını gören ana yüreği dayanamadı ve Hz.
Hâcer, çölün aşağı kısmına, bir insan veya su aramaya çıktı. Fakat etrafta
kimsecik yoktu. Sonra safa tepesinden vadinin ortasına geldi ve kollarını açarak
perişan bir kişi gibi koşmaya başladı. Daha sonra Merve tepesine çıkarak etrafa
bakındı, ama kimseyi göremedi. Hz. Hâcer, Safâ ile Merve arasında böylece 7 defa
koştu. Abdullah İbn Abbas bu sebeple Rasûlullah (a.s.)’ın hacıların Safâ ile
Merve arasında sa’y yaptıkları (koştukları)’ın belirttiğini ifade etmiştir.[5]
Hz. Hâcer “ey şahıs, sen kendi se­sini bana duyurdun, fakat sen benim feryadımı
dinleyebilir misin?” diye seslendi. Birden Zemzem denen yerde bir meleği gördü,
(İbrahim bin Nâfî ve İbn Cüreyc, Hz. Hâcer’in Hz. Cebrail’i gördüğünü
belirtirler). Bu melek topuğu veya koluyla yeri kazıyordu, ta ki su çıkıverdi.
Hz. Hâcer, tulu­munu bu su ile doldurdu. Bu arada su fışkırmaya devam etti. İbn
Abbas, Hz. Peygamber (a.s.)’in şunları söylediğini belirtir: “Allah-u Teâlâ,
İsmail’in anasına rahmet eylesin, eğer kendisi Zemzem’i olduğu gibi bıraksaydı
(yani, etrafını topraklarla çevirerek bir çeşme haline getirmeseydi) bu akan bir
çay olurdu.” Böylece, Hz. Hâcer su içti ve çocuğuna da su içirdi. Melek ona dedi
ki, “kendinizin mahv ve perişan olacağınızı sanmayın. Burada Allah’ın evi
vardır. Bunu bu çocuk ve babası inşa edeceklerdir. Ve Allah (cc.) bu evin
insanlarına zarar vermeyecektir.” Bu durum bir müd­det devam eti. Bundan sonra
Cürhüm kabilesinden[6]
bazı kimseler Küda’dan gelerek Mekke’nin aşağı kısmında konaklamak istediler. O
sırada üzerlerinde bir kuşun dolaştığını gördüler ve şaşkınlık içinde, “Allah
Al­lah, bu kuş mutlaka bir çeşme üzerinde uçuyor, halbuki buradan daha ön­ce de
geçmiştik ve hiçbir yerde su görmemiştik.” dediler. Daha sonra adamlarından
ikisini su olup olmadığının tesbiti için kuşun bulunduğu ye­re gönderdiler.
Onlar dönüp suyun bulunduğunu doğruladılar. Sonra hepsi oraya geldiler. Orada Hz.
İsmail’in annesini gördüler. Onlar ona yakın bir yere yerleşmelerine izin verip
vermeyeceğini sordular. Hz. İsmail’in anne­si kendilerine oraya yerleşme izni
verdi, ama suyun kendisine ait olması şartıyla. Onlar bu şartı kabul ettiler.
İbn Abbas’ın rivâyetine göre, Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurdular: “Cürhümlüler,
İsmail’in annesini hanı­mefendi, kibar ve uysal buldular. Zâten Hâcer de
insanların gelip yerleş­mesini arzu ediyordu.” Böylece, gelen Cürhümlüler oraya
yerleştiler. Da­ha sonra başka insan ve gruplar da gelerek buraya yerleşmeye
devam etti­ler. Hz. İsmail bunlar arasında yetişip büyüdü ve onlardan Arapça
öğrendi.[7]
Cürhümlüler bu çocuğu çok severlerdi ve onun kendi kabilelerinden bir kızla
evlenmesini isterlerdi.

21.1.4. Hz.
İbrahim (a.s.)’in Oğlunu Kurban Etme Olayı

Hz. İbrahim, sevgili oğlu ve karısını Mekke çölüne bıraktıktan
sonra onlarla bütün alâkasını kesmiş değildi. Aksine, arada sırada onlara gelip
bir süre beraber kalırdı. Onların iyi olup olmadıklarını da devamlı öğren­meye
çalışırdı. Hz. İbrahim karısı ve süt bebeğine bıraktığı yerin mamur ve meskûn
olmasını dilemişti ve Allah’a şöyle yalvarmıştı: “Rabbim bunu huzurlu bir şehir
yap.” Bu duası çok kısa zamanda Allah’ın katında kabul olundu ve ailesinin
bulunduğu yer bir yerleşim merkezi oluverdi. Hz. İbrahim’in buraya yerleşmiş
olan Cürhümlüler arasında dinî tebliğ etmiş ol­ması pek mümkündür.

Bundan sonra ise, tarihte eşine rastlanmayan meşhur kurban
vak’ası vuku buldu. Yani, Hz. İbrahim (a.s.) Allah’ın işaretini alır almaz,
ihtiyarlı­ğının ilk ve tek evlâdını delikanlılık çağına erişirken kurban etmeye
hazır oldu. Kur’ân-ı Kerîm’de bu olay şöyle anlatılmıştır:

“Yakta ki çocuk O’nun yanında koşma çağına geldi, (İbrahim ona)
şöyle dedi: ‘Yavrum, rüyamda görüyorum ki seni boğazlıyorum. Bak sen buna ne
dersin?” (Oğlu cevaben) ‘Babacığım, sana emrolunanı yap. İn­şaallah beni
sabredenlerden bulursun’ dedi. Vaktaki, ikisi de kazaya (Allah’ın emrine) teslim
oldu, İbrahim O’nu yüzüstü yatırdı. Biz O’na, ‘Ey İbrahim’, diye nida ettik.
‘Rüyana sadakat gösterdin. Şüphe yok ki, biz, gü­zel amel işleyenleri böyle
mükâfatlandırırız.” Bu apaçık bir imtihandır. O’na büyük bir kurbanlık fidye
verdik.” (Sâffât; 102-107)

Bu olay Mekke[8]‘de
meydana gelmişti ve Hz. İbrahim’in, oğlunu Allah’a kurban etmek üzere götürdüğü
yer Mina idi; ki bugün müslümanlar her yıl kurban Bayramında (10 Zilhicce
tarihinde) burada kurban keser­ler.[9]
Ayrıca, bu olay, Hz. İsmail (a.s.) henüz 12-13 yaşında iken ve Hz. İshâk
doğmamışken meydana gelmiştir. Çünkü Sâffât sûresinde daha son­ra şöyle
deniliyor. “O’na salihlerden bir peygamber olmak üzere İshâk’ı müjdeledik.”

Yukarıdaki ayetlerde açıklanacak bazı noktalar vardır. Bunlar
şöyle sıralanabilir:

1) Hazreti İbrahim (a.s.) rüyasında kendi oğlunu boğazlamışken
değil boğazlamak üzere iken görmüştü. Fakat, bu rüyalardan, Allah (c.c.)’ın
kendisini sınava tabi tutmak istediğini ve oğlunu kurban etmesini istediği­ni
anlamıştı. Hz. İbrahim bunun üzerine yüreğine taş basarak kendi ciğer paresini
kurban etmeye karar vermişti.

2) Hz. İbrahim’in, oğluna rüyalar ile ilgili fikrini sormasının
amacı onun iznini almak değildir. Hz. İbrahim sadece Allah’ın kendisine daha
evvel müjdelediği evlâdın sâlih olup olmadığını tesbit etmek istiyordu.
Bilindiği gibi kendisi Allah’tan sâlih bir evlat istemiş ve Allah da öyle bir
vasıfta olan Hz. İsmail’i ihsan ettiğini bildirmişti. Eğer çocuk Allah’ın
rı­zası için canını fedâ etmeye hazır olsaydı, demek ki, Hz. İbrahim’in duası
tam olarak kabul edilmiş ve İsmail yalnız vücutça değil ahlâki ve manevî açıdan
da onun oğlu olarak yetişmişti.

3) Hz. İsmail’in, “babacığım, sana emrolunanı yap” demesi,
babasının rüyasında gördüklerini gerçekten Allah’ın emri ve vahyi olarak kabul
etti­ğini gösteriyor. Hz. İsmail’in bu fikri doğru olmasaydı, Hz. İbrahim
pekâ­lâ diyebilirdi ki bunlar birer rüya olup Allah’ın emri derecesinde
değildir.’ Ayrıca Cenâb-ı Allah da vahiy ile durumu açıklığa kavuşturabilirdi.
Bun­dan dolayıdır ki, peygamberlerin rüyaları da birer vahiy olarak kabul
edi­liyor.

4) Hz. İbrahim, oğlunu boğazlamak için sırtüstü değil yüzükoyun
ya­tırdı ki, çocuğun yüz ifadesini görüp baba sevgi ve şefkati ağır basmasın ve
son anda Allah’ın emrini yerine getirmekte bir kabahati olmasın.

5) Hz. İbrahim’in, Hz. İsmail’i boğazlamasından önce Cenâb-ı
Allah’ın, “ey İbrahim,rüyana sadakat gösterdin” demesi, rüyada Hz. İbra­him’in,
oğlunu boğazlamış değil, boğazlamak üzere iken görmesi açısın­dan yerinde bir
söz idi. Bu nedenle, Hz. İbrahim’in rüyada gördüğü işi gerçekten yapması
üzerine, rüyasına sadık kaldığı ve kendisi için hazırla­nan imtihanı başarıyla
geçtiği ve bunun mükâfatının büyük olduğu açık­landı.

6) Ayetlerde geçen “büyük bir kurbanlık” kelimesi, Hz. İsmail
(a.s.) yerine kurban edilmek üzere Allah tarafından bir melekle beraber
gönde­rilen varlık için kullanılmış olabilir. Bu kelimenin daha geniş bir anlamı
da olabilir. Şöyle ki, Hz. İbrahim döneminde Hz. Muhammed (a.s.)’e ka­dar ve
daha sonra her yıl kurban bayramında bütün dünyada müslümanlar ve Mekke’de
hacılar tarafından kestikleri kurbanlar da “büyük kurban” sa­yılabilir.

İlgili Makaleler