Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Doğuştan Peygamberliğe Kadar Hz. Muhammed (a.s.)’İn Yaşantısı

22.21. HZ. PEYGAMBER (A.S.)’İN YÜZ
HATLARI VE GÖRÜNTÜSÜ

Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberliğinden önceki bölümümüze son
vermeden önce yüz hatları ve görüntüsünden de söz etmemiz sanı­rız yerinde
olacaktır. Zira, bir kişinin kişiliği ve karakterinin dış görü­nüşüyle çok yakın
ilişkisi vardır. Sahih-i Buhârî, Müslim, Müsned-i Ah­med, Tirmizî, Nesai,
Beyhaki, Hakim, Darekutni vs. gibi muteber hadis kitaplarında Hz. Ali, Hz. Ebu
Hureyre, Hz. Enes, Hz. Bera bin Azib, Hz. Cabir bin Semure, Hz. İbn Ömer, Hz.
Abdullah bin Büsr, Hz. Hind binti Ebi Hale (Ebu Hale Hz. Hatice’nin ilk kocası
idi) ve diğer bazı sahabe-yi kiram tarafından naklolunan rivayet ve hadislere
dayanarak Hz. Peygamber (a.s.)’in çehreyi mübareki, siması, vücut yapısı,
oturuşu, kalkı­şı, yürüyüşü ve davranışları hakkında topladığımız bilgileri
aşağıya akta­rıyoruz:

Hz. Peygamber (a.s.)’in boyu ne çok uzundu ne çok kısa, ortayı
biraz aşıyordu. Öyle ki, bir mecliste ve toplantıda Hz. Peygamber (a.s.) boyuyla
fark ediliyordu. Yüzü ne uzundu ne tamamıyla yuvarlak. Fakat yuvarlağa yakındı.
Ten rengi ne buğdaydı, ne pembe, ne de bembeyaz. Aksine beyaz ile pembe arasında
olup pırıl pırıldı. Başı büyüktü, göğsü büyük ve omuz­ları da hayli genişti.
Vücudu atletikti ve şişman değildi. Mafsal ve ek yer­leri gayet sağlamdı.
Kolları kuvvetli ve dolgun olup bacakları da vücudu­na uygundu. Kollarda ve
bacaklarda hafif kıllar vardı. Vücudunun diğer yerleri tertemizdi. Göğüslerinden
hafif kıllar bir çizgisi göbek çukuruna kadar iniyordu. Başında ve sakalında
saçlar çok gür ve sıktı. Saçları ne zenciler gibi kıvırcıktı, ne dümdüz, yani
hafif kıvırcıktılar. Ömrünün son günlerine kadar başındaki ve sakalındaki
saçlardan topu topuna 20 tanesi beyazlaşmıştı, bunlar da saçlarına yağ sürmediği
zamanlarda belli oluyor­lardı. Hz. Peygamber (a.s.) saçlarını bazen kulaklarının
yarısına, bazen kulak memelerine ve bazen da daha aşağıya kadar uzatırdı.
Gözleri büyük ve çok güzeldi. Sürmeli olmadıkları zaman da sürmeli gibi
gözüküyorlar­dı. Gözbebeklerinin etrafında ince kırmızı daireler vardı.
Kirpikleri kalın ve uzundu. Kaşları birbirinden ayrı idi. Ağzı nispeten büyüktü.
Büyük ağız, Arap’larda güzelliğin bir parçası sayılırdı ve küçük ağız veya çok
in­ce dudaklar beğenilmezdi. Ayak topukları hafif olup el ve ayaklarındaki
parmakları uzundu. Ayaklarının orta parmakları da baş parmaklarından hafifçe
uzundular. El avuçları ve ayak tabanı dolgundular. Hz. Peygamber (a.s.)’e ilk
kez bakan bir kimse hemen etkilenir ve biraz ürkerdi. Ama ken­disiyle tanışıp
samimi olunca O’nun ne kadar yumuşak huylu ve güzel ahlâklı olduğunu anlardı.
Yürürken ayaklarını tam olarak basardı ve bir çukura inmek veya yokuşa çıkmakta
olan bir kişi gibi yürüdüğü havasını veriyordu. Bir tarafa dikkatini çevirince
tam çevirir, bir taraftan ilgisini keserken de tam keserdi. Yani aynı anda iki
şeyle ilgilenmezdi. Gözlerini küçültüp bir kişiyi veya şeyi süzme ve başını bir
tarafa çevirip boş boş bakma âdeti yoktu. Gülen bir yüzü vardı ve her zaman
tebessüm ederdi. Kahkahalarla gülme alışkanlığı da yoktu. Gayet güçlü bir vücuda
sahipti, kuvveti ve kudreti de yerinde idi. O kadar ki, bir defasında Kureyş’in
en tanınmış güreşçilerinden Rükane, Hz. Peygamber (a.s.) ile güreşe tutuştu;
sırtı kimse tarafından yere getirilmeyen bu pehlivan Rasûlullah (a.s.)’a ye­nik
düştü. Bu güreşçi yerden kalkarak Hz. Peygamber (a.s.) ile tekrar gü­reşti ve
tekrar yenildi. Hayretini saklamayarak, “Vallahi Muhammed, am­ma da güçlüsün,
beni nasıl alt ettiğine hayret ediyorum?” dedi. Bu pehli­van demek istiyordu ki
hiçbir beden çalışması yapmamış olan ve görünüş­te kendisinden daha zayıf olan
Hz. Peygamber (a.s.) kendisini nasıl oldu da iki defa üst üste yere indirdi?
(Daha sonra bu güreşçi de müslüman ol­du). Hz. Peygamber (a.s.)’in çocukluğuyla
ilgili bir vak’a şöyledir. Bir de­fasında Abdullah bin Cud’ân’ın evinde verilen
yemek sırasında Ebû Cehl, Hz. Peygamber (a.s.) ile kavgaya tutuştu, ikisi de
aynı boyda idiler. Hz. Peygamber (a.s.), Ebû Cehl’i eliyle kaldırıp öyle yere
attı ki bir dizi yara­landı ve bu yaranın izi ömür boyunca geçmedi, İbn Hişâm’ın
ifadesine gö­re Bedir savaşı sırasında Ebû Cehl’in ölüsü aranırken Rasûlullah
(a.s.), di­zindeki yara izinden kimliğinin saptanması için arkadaşlarına emir
verdi. Nitekim bu tarif üzerine ölüler arasından Ebû Cehl’in cesedi çıkarıldı.
Hz. Peygamber (a. s.) işte o zaman, Ebû Cehl ile nasıl dövüştüklerini
sahabele­re anlattı.

Bu bilgi ve
bulgular gösteriyor ki, Hz. Peygamber (a.s.) sadece güzel, yakışıklı ve yüksek
ahlâklı bir insan değildi, aynı zamanda yiğitlik, cesa­ret ve kuvvetin de
simgesiydi.



 




[1]
Arabistan’da
insanların isminin “Muhammed” olduğu nadiren duyulmuştu. “Ahmed” ismi ise
büsbütün yabancıydı. Bunun sebebini biz “Tefhîm-ul Kur’ân’da ayrıntılı
olarak anlatmışındır. Bu konuya burada da kısaca değinmek istiyoruz: Araplar
mukaddes kitaplardan “Muhammed” isimli bir peygamberin zuhur edeceğini
biliyorlardı. Bu sebeple bazı kimseler çocuklarının adını “Muhammed”
koyarlardı, ki ilerde onun peygamber olma ihtimali olabilir diye. Kâdî İyâd,
Hz. Peygamber (a.s.)’den önce “Muhammed” ismini taşımış olanların toplam
sayısının 6 olduğunu belirtiyor. İbn Haleveyh ve Süheylî bu rakamın 3, ve
Abdân el-Mervezî 4 olduğunu söylemişlerdir. Fakat Hâfız İbn Hâcer, “Feth-ul
Bâri” isimli kitabında geniş araştırmalardan sonra 15 “Muham­med” isminin
bulunduğunu, bu ismi taşıyanlardan bazısının Hz. Peygamber (a.s.)’in
yaşadığı döne­me kadar yaşayıp müslüman olduklarını kaydetmiştir. Aynı
ya/ar, Muhammed bin Adiyy bin Rebia’nın intihalarını anlatmıştır. Muhammed
bin Adiyy’in söylediklerine göre babası Suriye’ye se­yahati sırasında bir
kilise papazına rastladı. Papaz Arabistan’da bir peygamberin doğacağını ve
bu son peygamberin adının “Muhammed” olacağını belirtmişti. Bundan sonra
Adiyy bin Rebia’nın aile­sinde doğan bütün erkek çocuklara “Muhammed” ismi
verildi.



[2]
Çocukların
doğuşunda Akika olarak bilinen kurban kesme ananesi de din-i İbrahimî’nin
kalıntılarından biriydi.



[3]
Tarihi
rivâyetlere göre Hz. Abdullah’ın bıraktığı miras sadece bir deve ve bir
hizmetçiden ibaretti.



[4]
Karın veya
göğüsün yarılması vak’ası ilâhi bir sırdır; bunun hikmetini biz İnsanlar
bile­meyiz. Peygamberin hayatlarında i/ah edilemeyen birçok olaylar meydana
gelmiştir. Bu da bunlar­dan biridir. Ama bu olayın izah edilemeyişi, bunun
inkâr edilmesini veya reddedilmesini gerektir­mez.



[5]
İbn Kesir,
Halime’nin, Rasûlullah (a.s.)’ın peygamber olmasından önce vefat ettiğini
yaz­mıştır. Fakat ‘İsti’âb’da İbni Abdil-Berr’in, Ati bin Yesar’a dayanarak
naklettiği rivâyete göre, Hu­neyn savaşı sırasında Halime, Rasûlullah
(a.s.)’ın yanına gelince, Rasûlullah yerinden kalkarak hır­kayı şerifini
oturması için yere serdi. Aynı tarihçi, Halime’nin Rasûlullah (a.s.)’ın
hadisini naklet­tiğini belirtmiştir. Hâfız Ebû Yâlâ ve İbn Hibbân, Abdullah
bir Ca’fer’e dayanarak Halime’nin bir rivâyetini nakletmişlerdir, İbn
Hâcer’e göre Halime’nin kocası Hâris, Mekke’de Rasûlullah (a.s.)’ın yanına
gelerek müslüman oldu. Fakat İbn Sa’d’a göre bu Haris’in oğlu Abdullah ile
ilgili kayıttır. Abdullah Rasûlullah’ın süt kardeşiydi. Hâfız İbn Hâcer’e
göre Şeyma da sonradan müslüman ol­muştu.



[6]
İbn Mâce’nin
Süveyd bin Saide dayanarak naklettiği hadis’te Rasûlullah (a.s.)’ın şu
söz­leri bulunmakladır: “Ben Mekkeliler için birkaç kırrat karşılığında
çobanlık yapardım.” Bu hadis, Buhârî’nin yukarıdaki hadisini doğrular
niteliktedir. Fakat İbrahim el-Harbî, kırrât’ın ücret anlamına gelmediğini,
aksine aynı isimde Ecyâd yakınlarında bir bölge bulunduğunu iddia etmiştir.
Bunu İbn-ul Cevzi ve Allâme Aynî de teyid etmişlerdir. Ancak Mekke’nin
coğrafyasını iyi bilenler “kırrât” veya bunun çoğulu olan “Karârît” adında
bir yerin bulunmadığını pekalâ bilirler. Ayrıca, ücret karşılığında çobanlık
yapmak ayıp bir şey değildir, ki Hz. Peygamber (a.s.)’i bundan kurtar­mak
için te’vil’e başvurulmaya ihtiyaç duyulsun.



[7]
Taberî’ye
göre Hz. Peygamber (a.s.) 9 yaşında idi. İbni Abdil-Berr ise yaşının 13
olduğu­nu belirtmiştir. Ancak muhaddis ve tarihçilerin ekseriyeti 12 yaşında
olduğunda ittifak etmişlerdir ve doğru olan da budur.



[8]
Cevherî
bundan önce üç defa Ficar Harbi meydana geldiğini, dör­düncüsüne Hz.
Peygamber (a.s.)’in de katıldığını belirtmişdir. İbn Sa’d’ın ifadesine göre
bu sa­vaş, 20 Âm-ul Fil’in Şevvalinde meydana geldi. Cevherî’ye göre,
Kureyşliler bu çarpışma Muhar­rem ayında patlak verdiği için buna Ficar
savaşı adını vermişlerdir. Muharrem ayında savaşmak ve kan dökmek “fücûr”
sayıldığı için Kureyşliler, “biz fücûr işledik” diyorlardı ve bu ay içinde
mey­dana gelen dört savaşa Ficar Harbi dediler.



[9]
Am-ul Fil,
“fillerin yılı” demektir, yani Eshab-ı Fil veya Ebrehe’nin Mekke’ye
saldırdık­ları yıl. Bu, öylesine olağanüstü bir olay idi ki Arap’lar buna
dayanarak yıllarını hesaplamaya baş­ladılar.



[10]
Bazı
tarihçiler bunun tam aksine Uteyyık’ın Hz. Hatice’nin ilk kocası, Ebû
Hâle’nin de ikinci kocası olduğunu beyan etmişlerdir.



[11]
Hz.
Peygamber (a.s.)’in bu ticari yolculuğunun dışında da bazı ticari
yolculuklar yaptığı hadislerde ve siyerlerde belirtilmiştir. Bu yolculuklar
sırasında Hz. Peygamber (a.s.) Arabistan ve Çevresindeki bazı diğer ülkeleri
görme fırsatını buldu. Hâkim, Hz. Peygamber (a.s.)’in Yemen’in Curaş
bölgesine iki kez ticarî yolculuk yaptığını kaydetmiştir, İmam Zehebî bunu
doğrulamıştır. Müsned-i Ahmed’de ise şöyle bir hadise rastlanıyor.
Bahreyn’den Abd’ul Kays’in bir heyeti geldi. Rasûlullah (a.s.) heyetten,
Bahreyn’in bir bölgesinin durumunu öğrenmek istedi Sahabe hayret edince
Rasûlullah (a.s.) dedi ki “ben oralarda çok gezdim”. (Müsned, C. 111, s.
206). Şurası unutul­mamalıdır ki, bu, bugünkü Bahreyn değildir. Aksine eski
devirde “Bahreyn”, Arabistan’ın doğu kı­yısına denirdi.



[12]
Hazreti
Peygamber’in teyzesi Hz. Safiyye (Hz. Zübeyir’in annesi)Hz.Hatîce’nin
yengesi İdi.



[13]
Bu hatunun
ismini bazı yazarlar binti Ümeyye olarak yazmışlardır, ama doğru olan
Münye’dir. Kendisi, Mekke’nin fethinden sonra müslüman oldu.



[14]
İbni Sa’d,
yaptığı geniş tetkikleri sonucunda nikâhın, Hz. Hatice’nin babası Huveylid
tara­fından kıydırıldığına dair bütün rivâyetlerin yanlış olduğunun ortaya
çıktığını belirtmiştir. Hüveylid’e şarap içirilip nikâh kıydırıldığı
yolundaki rivayetler ise daha da asılsız ve saçmadır. İlmî tetkiklere göre,
Huveylid Ficar harbinden önce ölmüştü ve Hz. Hatice’nin nikâhını amcası Amr
bin Esed kıydı.



[15]
Bazı
rivâyetlere göre mehr 400 dinardı, bazılarına göre de 500 dinardı



[16]
Nikâh
sırasında, Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Hatice’nin yaşlarıyla ilgili en
meşhur rivâ­yetler bunlardır. Yani, Hz. Peygamber (a.s.) 25 ve Hz. Halice 40
yaşında. Fakat Hz. Peygamber (a.s.)’in 21 -29-30 ve hatta 37 yaşında ve Hz.
Hatice’nin 26-28-30-35 ve hatta 45 yaşında olduğuna dair de çeşitli
rivâyetler vardır. Fakat âlimler ve araştırmacılar bu muhtelif yaşları kabul
etmemiş­lerdir. Bunlar Hz. Hatice’nin yaşının ancak 25-30 arasında
değişebileceğini belirtmişlerdir. Bunlara göre, 40 yaşında olan bir kadının
6 çocuk doğurması imkânsızdır. Çünkü her çocuğun ortalama 1.5 yıl ara ile
doğduğu varsayılırsa son çocuğun Hz. Hatice 49 yaşında iken doğduğu kabul
edilmeli­dir. Ayrıca, Hazreti Muhammed (a.s.)’in peygamberliğinden sonra da
çocukları doğduğuna dair rivâyetlere itibar edilirse o zaman O’nun yaşının
56 olduğu kabul edilmelidir ki, bu onlara göre im­kânsızdır.

Fakat, bu görüş, ilmî ve tıbbî açıdan geçerli değildir.
Çocuk doğumu konusunda “Gynaeco logy” Dr. Stanley G. Clayton’un
başkanlığında 10 uzman doktor tarafından kaleme alınan eserde bu hususta
şöyle denilmiştir: “Âdet veya ay başı 48-52 yaşlarında genellikle kesilmiş
oluyor. Fakat bazen ay başı 55 yaşına ve daha sonraya kadar devam ediyor.
Buna mukabil bazı durumlarda ay başı 40 yaşında kesilmiş oluyor. Önemli olan
bir kadının erginliğe ne zaman vardığıdır. diğer bir kadın, nispeten küçük
bir yaşta bülûğ çağına erişmişse yaşlılığı da daha geç başlıyor. Ay başı geç
başladığı takdirde ise daha kısa bir zamanda kesilmiş oluyor.” (s. 101).

Bu bilimsel açıklamaya bakılırsa, Hz. Hatice’nin 55-56
yaşına kadar çocuk doğurabileceğine şaşmamalıyız. Rivâyetlere göre, Hz.
Hatice’nin son çocuğu yani Hz. Fatma (r.a.), Hz. Muhammed (a.s.) 41 yaşında,
Hz. Hatice de 56 yaşında iken doğmuştu.



[17]
İbn-ul
Kayyım “Zad-ul Meâd’da, Süheylî, “Ravz-ul Unuf’ta ve İbn Kuteybe, “El-Maârif
‘te Tâhir ve Tayyib’in iki ayrı çocuk olmayıp, Hz. Abdullah bin Muhammed’in
lakabları ol­duğunu belirtmişlerdir.



[18]
Beyhakî,
Mus’ab bin Abdullah ez-Zübeyri’ye atfen demiştir ki, Rasûlullah (a.s.)’ın en
bü­yük oğlu Kâsım’dı. Diğer evlâtları sırasıyla şöyle idi: Hz. Zeyneb,
Abdullah, Ümmü Külsum, Fat­ma ve Rukiyye, Yunus bin Bukeyr, İbn Abbas’a
dayanarak, Hz. Peygamber (a.s.)’in Hz. Hatice’den iki erkek ve dört kız
evlâdının doğduğunu belirtmiştir. Bunların adları şöyledir: Kâsım, Abdullah,
Fatma, Ümm-ü Külsum, Zeyneb ve Rukiyye. Abdurrezzak, “El-Musannif adlı
eserinde İbn Cüreyh’e atfen demiştir ki, Hz. Peygamber (a.s.)’in Hz.
Hatice’den iki oğlu (Kâsım ve Abdullah) ve dört kızı doğdu, ki bunların en
büyüğü Hz. Zeyneb ve en küçüğü Hz. Fatma idi.



[19]
İbn Kesir’e
göre hırsızlık konusunda üç kişiden şüphe ediliyordu. Bunlardan biri Ebû
Leheb’di. Fakat mallar Duveyk’in evinden çıktığı için ceza çeken o olmuştu.
(C. II, s. 27-28).



[20]
İbn
İshâk’ın ifadesi budur. Musa bin Ukbe ise “Meğazi “de bunun Velid bin
Muğîre’nin sözleri olduğunu yazmıştır.



[21]
Bu inşaat
işi sırasında inşaat malzemesinin azlığı nedeniyle Kâ’be’nin bir kısmı
binanın dışında bırakıldı ve etrafına duvar yapıldı, ki bunun Kâ’be’nin bir
kısmı olduğu kolayca anlaşılsın. Buna “hicr” veya “hatmi” deniliyor. Buraya
Hz. Hâcer (ra.) ve Hz. İsmail gömülmüşlerdi. (İbn Hişâm), İbn Sa’d’in
ifadesine göre Kureyşliler, Kâ’be’nin duvarlarını bugünkü kadar yüksek
yaptı­lar. Kâ’be’nin ana kapısı Pazartesi ve Perşembe günleri açılırdı ve
nöbetçiler kapıda beklerlerdi. Nöbetçi muhafızlar istedikleri kişiyi içeriye
alır istedikleri kişiyi kovarlardı.



[22]
Burada
bahsedilen kapı, “Bab-ı Benî Şeybe’dir. Bir rivâyete göre bu kapı, “Bab-ı
Safâ” idi. Musa bin Ukbe’nin ifadesine göre bu teklifi bizzat Velid
yapmıştı. Fakat El-Fâkihî, Vakıdî ve İbn İshâk bu hususta Ebû Ümeyye’nin
adını vermektedirler.



[23]
Ehâbiş üç
kabilenin bir camiasıydı. Bu kabileler şunlardı: Beni el-Hâris bin Abd-i
Menaf bin Kinâne, Benî El-Hun bin Hüzeyme bin Müdrike ve Benî El-Muslalik
Huzâî. Bunlar Mekke’nin aşağı kısmında Ahbeş isimli vadide bir dostluk ve
yardımlaşma akdi yapmışlardı. Bu sebeple, ken­dilerine Ehâbîş denilmiştir.



[24]
İki vahyin
Hz. Muhammed (a.s.)’e inmesinden sonra, Hz. Hatice (r.a.)’nin, kocası
hakkın­da sıraladığı vasıfların hemen hemen aynısıdır.

İlgili Makaleler