Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Doğuştan Peygamberliğe Kadar Hz. Muhammed (a.s.)’İn Yaşantısı

22.5. Halîme Sâ’diye

Mekke eşrafı, çocuklarını süt içmeleri, iyi bakılmaları, açık ve
sağlık­lı havada sıhhatli yetişmeleri ve aynı zamanda iyi Arapça öğrenmeleri
için taşradaki mazbut ailelere ve kabilelere göndermeyi bir gelenek haline
ge­tirmişlerdi. Bu şekilde, taşradan sık sık kadınlar ve kızlar Mekkeli kabile
reisleri ve eşrafın yeni doğan çocuklarını almak üzere şehre gelirlerdi. Bu
kadın ve kızlar çocuklara baktıkları müddetçe iyi bir ücret alırlardı ve da­ha
sonra Mekkeli iyi ailelerle tanıştıktan sonra bir takım maddi menfaat elde
edeceklerini umut ederlerdi. Velhâsıl, Hz. Muhammed (a.s.)’in doğu­mundan kısa
bir süre sonra Hevâzin kabilesinin bir kolu olan Beni Sa’d bin Bekr’in bazı
kadınları, dadılık yapabilecekleri çocukları bulmak ama­cıyla Mekke’ye geldiler.
Bunlar arasında kocası Haris bin Abdullah’ın refakatindeki Halime binti Ebi
Züeyb de vardı. İbni Hişâm, Halime’nin o zamanki perişan durumunu kendi
sözleriyle dile getirmiştir. Halime’nin ifadesi şöyledir: “Biz çok perişan
vaziyette idik. Memleketimizde kurak­lık ve kıtlık vardı. Diğer ailelere
nisbetle durumumuz daha da berbattı. Merkebimiz zayıf ve çelimsizdi, hep geride
kalıyordu. Dişi devemizin du­rumu da yürekler açışıydı. Hiç süt vermiyordu. Ben
de açlıktan zayıfla­mıştım, memelerime süt gelmiyordu. Benim sütüm benim
çocuğuma bile kâfi gelmiyordu. Bütün gece açlıktan ağlıyor ve bizi de
uyutmuyordu. Mekke’ye vardığımızda hiçbir kadın Rasûlullah (a.s.)’ı yetimdir,
babası yoktur, fakir annesi ve dedesinden fazla bir şey koparılamaz, diye almak
istemiyordu. Kafilemdeki kadınlar girişken ve açık göz olup bütün iyi ve zengin
ailelerin çocuklarını kaptılar ve bana hiçbir çocuk kalmadı. Herkes geriye dönme
hazırlığı içinde iken ben kocama elim boş dönmek isteme­diğimi söyledim ve hiç
olmazsa gidip bu yetim çocuğu alayım dedim. Ko­cam bu fikrime karşı çıkmadı ve
‘ziyanı yok, denemekte fayda vardır, bel­ki de bu çocuk bizim için bereketli
olur’ dedi. Nihayet gittim ve sırf bana başka bir çocuk kalmadığı için bu çocuğu
aldım. İlk konakladığımız yere gelince memelerimden doyasıya içti ve O’nun süt
kardeşi (Abdullah) de doyasıya süt içti. Daha sonra kocam dişi deveyi sağınca o
da iyi süt verdi ve biz ikimiz karın tokluğuyla sütünü içtik. Sabah kocam
‘vallahi Halime biz çok mübarek ve bereketli bir bebeği bulmuşuzdur’ dedi. Eve
dönüş sı­rasında eşeğimizin keyfine diyecek yoktu. Öylesine neşeli, öylesine
canlı ve öylesine hareketliydi ki şaştık kaldık. Kafilenin diğer bütün eşek ve
ka­tırlarını geride bıraktı. Kadınlar hayret ediyor ve; ‘yahu Halime, senin
eşe­ğine ne oldu? Bu bizimle beraber gelen merkeb değil midir?’ diye
soru­yorlardı. Ben de eşeğin aynı olduğunu söylüyordum. ‘Vallahi kardeşim, sen
ne dersen de, bu eşekte büyük bir değişiklik var, bu hayvan coşmuş-tur’ diye
karşılık veriyorlardı. Memleketimize vardık. Kuraklık ve kıtlık her tarafa
hâkimdi. Buna rağmen keçilerimiz nereye gidiyorsa yeterince yem buluyor ve bolca
süt veriyorlardı. Günden güne yanımızda getirdiği­miz çocuğun bereketleri
artmaya başladı. İlk sene geçtikten sonra çocuk­lar sütten kesildikleri sırada
yanımda getirdiğim çocuk hepsinden daha sıhhatli ve kuvvetliydi ve dört yaşında
gibi görünüyordu. Çocuğu Mek­ke’ye geri götürüp ailesine teslim etme zamanı
gelmişti. O’nu annesine gö­türdük, ama O’nun bizde bir müddet daha kalmasını
bütün kalbimizle isti­yorduk. Bu yüzden annesine ‘çocuğunuzun sağlıklı ve
kuvvetli yetişmesi­ni istiyorsanız bir müddet daha bizde kalmasını rica
edeceğiz. Malûmunuz üzere, Mekke’nin havası pek elverişli değildir. Bizim orada
kırda, açık arazide iyi yetişme fırsatını bulacaktır’ dedim. Annesi de ısrarıma
dayana­mayarak çocuğunun bir müddet daha bizde kalmasına izin verdi.”

İbn Sa’d’ın ifadesine göre Rasûlullah (a.s.) iki sene daha
Halime’nin yanında kaldı. Fakat İbn İshâk’ın rivâyeti biraz değişiktir. Biz bunu
aşağı­ya naklediyoruz:

Halime’nin ifadesine göre: “Mekke’den dönüşümüzden sonra aradan
üç ay geçmemişti ki garip bir vak’a meydana geldi. Bir gün Mekke’den
getirdiğimiz çocuk süt kardeşiyle evimizin arka tarafında oynuyordu. Bir süre
sonra çocuğumuz koşa koşa bize geldi ve; ‘Kureyşli kardeşimin ya­nına iki beyaz
giyinmiş kişi geldi. Bunlar O’nun karnını yardılar’ dedi. Ben ve kocam koşarak
evin arkasına gittik ve orada, çocuğun ayakta dur­duğunu, yüzünün renginin
sapsarı olduğunu gördük. Babası O’nu kucağa alarak, ‘oğlum, ne oldu?’ diye
sordu. Çocuk da, ‘iki beyaz giyinmiş şahıs bana gelerek beni yere yatırdılar.
Karnımı yardılar ve içimden bir şey çıkarıp attılar. Sonra kamımı yine eski
haline getirdiler’. (Başka bir riva­yete göre, onlar benim karnımda bir şey
arıyorlardı, ama bulamadılar, bil­mem ne idi) dedi.[4]
Biz çocuğu eve getirdik. O zaman kocası dedi ki: “Halime, korkarım, bu çocuğa
bir şey olacak, iyisi, biz bunu ailesine geri verelim”. Bunun üzerine O’nu alıp
Mekke’ye annesinin yanına götürdük. Annesi biraz şaşırdı ve “hayır ola, Halime,
çocuğumu niye zamanından önce geri getirdin? Halbuki sen bunu kendinizde
bulundurmakta çok ısrar etmiştin?” Ben dedim ki, “Allah artık çocuğu iyice
yetiştirip büyütmüş­tür. Fakat bundan sora elimizde olmayan bir şey olacağından
korkuyo­rum”. Amine hatun ısrar eni, ‘Haydi Halime, asıl mesele nedir, anlat.’
Bunun üzerine çocuğun başından geçen hadiseyi anlatmak zorunda kal­dım. Annesi,
‘bu çocuğun Şeytan’ın etkisi altında olduğunu mu sanıyor­sun?’ dedi. Ben de evet
dedim. Bunun üzerine kendisi şöyle dedi: ‘Allah şahittir, çocuğum herhangi bir
şeytani tesirin altında değildir. Doğrusu şu ki, çocuğum büyük şan-ü şeref ve
meziyetlere sahiptir.’ Bunları söyledi ve gerek hamileliği, gerekse doğumu
sırasında gördüğü rüya ve ışıktan söz etti.”

Hz. Peygamber efendimiz (a.s.)’in çocukluğu Mekke’nin dışında
te­miz ve duru Arapça konuşan Beni Sa’d kabilesinde geçtiği için dili ve şive­si
tertemiz hale gelmişti. Nitekim bu özelliğiyle, kendisi de iftihar ederdi.

“Ben hepinizden daha iyi Arapça bilirim. Ben Kureyşliyim ve süt
kar­deşliği dönemimi Beni Sa’d bin Bekr’de geçirmişimdir.”

Rasûlullah (a.s.) Süveybe gibi Halime’ye de hayatı boyunca
hürmetkâr ve minnettar kaldı. O’na her zaman sevgi, şefkat ve saygıyla bağlı
kaldı. Hz. Peygamber (a.s.), Hz. Hatice ile evlendikten sonra bir de­fasında
Halime kendisine geldi, oturdukları bölgede büyük bir kıtlık ve açlığın baş
gösterdiğini birçok büyük baş hayvanın öldüğünü haber verdi. Bunun üzerine Hz.
Peygamber (a.s.) kendisine 40 keçi, yiyecek ve diğer mallarla dolu bir deve
verdi, İbn Sa’d, Muhammed bin Münkedir’in bir ri­vâyetini nakletmiştir ki
şöyledir. Bir kadın Rasûlullah (a.s.)’ın huzuruna gelmek için müsaade istedi. Bu
kadın kendisine çocukluğunda süt içirdiğini söylüyordu. O kadın gelince,
Rasûlullah, “annem, anneciğim” diye­rek yerinden kalktı ve oturması için
battaniyesini yere serdi. Mekke’nin fethinden sonra Halime’nin kız kardeşi,
Rasûlullah (a.s.)’ın yanına gelip O’nun vefat ettiği haberini verince Rasûlullah
(a.s.)’ın gözleri nemlendi[5].Rasûlullah
(a.s.) Halime’nin kız kardeşine 200 dirhem, elbise ve binmek üzere eğerli bir
deve hediye etti. Hevâzin gazvesi sırasında esir almanlar arasında çocukluğunda
Rasûlullah (a.s.)’ı kucağında taşıyan Ha­lime’nin kızı Şeyma da vardı.
Rasûlullah (a.s.) O’nu hemen tanıdı, O’na iyi bir muamele yaptı ve hürmetle
ailesine geri gönderdi. Hevâzinlilerden müteşekkil bir heyet de Hz. Peygamber
(a.s.)’e gelerek, “ya Rasûlullah, esir alınanlar arasında halalarınız vardır ve
çocukluğunuz sırasında size süt içiren dadılarınız vardır, onların affını
diliyoruz” dediler. Rasûlullah dedi ki, “bana ve Abdulmuttalib ailesine ait olan
haklardan vazgeçiyo­rum.” Ensâr da kendi haklarından vazgeçtiler ve kararı Allah
ile Rasûlüne bıraktıklarını söylediler. Bu suretle, takriben 6 bin esir serbest
bırakıldı. Kendilerine iade edilen malların yekûnu ise 500 milyon dirhemdi.
Hazreti Peygamber (a.s.)’den sonra Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer de Halime’nin aile
ve yakınlarına daima sevgi ve saygıyla muamele yaptılar.

22.6. Amine’nin Vefatı

İbn Sâ’d ve İbn İshâk’ın ifadelerine göre Hz. Peygamber (a.s.) 6
ya­şında iken ve İbn Hazm ile İbnü’l-Kayyûm’un ifadelerine göre henüz 7 ya­şını
doldurmamışken Amine, büyük annesi (Abdulmuttalib’in annesi)nin ailesi olan
Adiyy bin Neccar ile tanıştırmak üzere Ümm-ü Eymen ile birlik­te kendisini
Medine’ye götürdü ve orada bir ay kaldı. Amine orada, Rasûlullah (a.s.)’a,
babası Abdullah’ın son nefesini verdiği evi ve defnedildiği yeri gösterdi.
Ömrünün daha sonraki bölümlerinde Rasûl-ü Ekrem’in (a.s.) kafasında bu
yolculuğun hatıraları her zaman taze kaldı. Nitekim, Rasûlullah (a.s.) Mekke’den
Medine’ye hicretten sonra sahabeye bu yolculu­ğundan arada sırada bahsederdi.
Beni Adiyy bin Neccâr’ın evini ve bahçe­sini gördükten sonra bunu hemen
hatırladı ve burada bir Ensâr kızı Üneyse ile oynadığını ve çocuklarla kuşları
kovaladıktan sonra oraya annesiyle beraber geldiğini ve aynı evin avlusunda
babasının mezarı bulunduğunu ayrıca Beni Adiyy bin Neccâr’ın gölünde yüzmeyi
öğrendiğini anlattı.

Amine Medine’de bir ay kaldıktan sonra Hz. Muhammed (a.s.) ile
be­raber Mekke’ye dönerken Ebva’ mevkiinde ecele yakalandı ve orada def­nedildi.
Ümm-ü Eymen, Rasûlullah (a.s.)’ı Mekke’ye geri getirdi. İbn Sad’ın ifadesine
göre Rasûlullah (a.s.), annesinin defnedildiği yeri iyi ha­tırlıyordu. Nitekim,
Hudeybiye anlaşması uyarınca müslümanlar ilk umre­lerini yapmak üzere Ebvâ’dan
geçerken Rasûlullah (a.s.) şöyle buyurdular:

“Cenab-ı Allah, Muhammed’in annesinin kabrine gitmesine izin
ver­miştir.”

Hz. Peygamber (a.s.) daha sonra kabrin bulunduğu yere gitti.
Kabri düzeltti ve o sırada ağlamaya başladı. Hz. Peygamber (a.s.)’in bu halini
gören müslümanların da gözleri doldu. Sahabe ölüler için ağlanmaması yolundaki
buyruğunu hatırlatınca Rasûlullah (a.s.) dedi ki: “Anamın, ana­lığını ve
şefkatini hatırladım, onun için göz yaşlarımı tutamadım.”

Hz. Peygamber’in, annesinin mezarını ziyaret ettiği ve orada göz
yaş­larını tutamadığına dair rivayetler çeşitli hadis kitaplarında yer almıştır.
(Meselâ, bk. Müsned-i Ahmed, Beyhaki ve Tabakat-ı İbn Sa’d’de Hz. Bü­reyde, Hz.
Abdullah bin Mes’ud ve Hz. Ebu Hureyre (r.a.) tarafından riva­yet edilen
hadisler).

İlgili Makaleler