Doğuştan Peygamberliğe Kadar Hz. Muhammed (a.s.)’İn Yaşantısı
22.7. Abdulmuttalib’in Himâyesi
Amine’nin de bu dünyadan göçmesinden sonra, Rasûlullah (a.s.)’ın
himayesi dedesi Abdulmuttalib’e geçti. Abdulmuttalib, Rasûlullah (a.s.)’ı evine
aldı ve O’nu bütün evlâtlarından daha çok sevdi. Abdulmuttalib yetim torununu
bir an bile gözünden uzak tutmuyordu. Her zaman yanında bulundururdu. Hz.
Peygamber (a.s.) Abdulmuttalib’in ister halvette olsun ister istirahata çekilmiş
vaziyette olsun her an yanına gidebilirdi. Halbuki diğer evlâtları otorite ve
sertliği yüzünden müsaadesi olmaksızın yanına sokulamazlardı. Abdulmuttalib,
sevgili torunu yemek yemediği sürece eline lokma almazdı ve bazen yemek
sırasında O’nu kucağına alırdı. Kâ’be’nin duvarlarının dibine Abdulmuttalib’in
oturması için halı serilirdi. Buna başka kimse oturmaya cesaret edemezdi. Fakat
Hz. Peygamber (a.s.) gelip doğru buna otururdu. Hz. Peygamber (a.s.) o sırada
tatlı ve herkesin hoşuna giden bir çocuktu. Amcası Ebû Tâlib O’nu oradan
kaldırmak isterdi, ama Abdulmuttalib derdi ki: “Yavrumu bırak. Vallahi, bunun
şânı başkadır. Bu çocuğun, bir gün, hiçbir Arab’ın erişemeyeceği yere
geleceğini ümit ediyorum.” (Bazı rivâyetlere göre Abdulmuttalib, Rasûlullah
(a.s.)’ın huyunun çok güzel ve asil olduğunu söylerdi). Abdulmuttalib daha sonra
Hz. Muhammed (a.s.)’i yanına alıp sırtını ve başını okşar, yanaklarından öperdi
ve torununun sevimli hareketlerini zevkle izlerdi. İbn Sa’d’ın rivâyetine göre,
müneccimlik konusunda ihtisas yapmış olan Beni Müdlic’in bazı ileri gelenleri
bir defasında Abdulmuttalib’in yanına gelip, torununun istikbalinin çok parlak
olduğu kanaatine vardıklarını söylediler. Bu şahıslar, Abdulmuttalib’ten
çocuğun iyi korunmasını istediler; zira ayak izlerinin Hz. İbrahim (a.s.)’inkine
çok benzediğini açıkladılar. Bu konuşmanın geçtiği sırada Ebu Tâlib de hazır
bulunuyordu. Abdulmuttalib O’na dönerek: “Bu beylerin söylediklerine dikkat et
ve çocuğu iyi koru” dedi.
Maalesef, Rasûlullah (a.s.), dede sevgisinden de uzun bir müddet
yararlanamadı ve henüz 8 yaşında iken Abdülmattalib’i kaybetti. İbni Sa’dile Hafız Sehâvi, Ümm-ü Eymen’in şu sözlerini nakletmişlerdir.
“Abdulmuttalib vefat ettiği zaman Rasûlullah (a.s.)’ın, O’nun yatağının ucunda
durup ağladığını gördüm.” Daha sonraki yıllarda Rasûlullah (a.s.)’a dedesinin
vefatını hatırlayıp hatırlamadığı sorulduğunda şu cevabı verdi: “Evet, çok iyi
hatırlıyorum. Ben o zaman 8 yaşında idim.”
22.8. Ebû Tâlib’in Himayesi
Bazı rivâyetlere göre Abdulmuttalib’in vefatından sonra, O’nun
vasiyeti üzerine amcası Ebû Tâlib Hz. Muhammed (a.s.)’i himayesi allına aldı.
Bazı rivayetlerde ise Ebu Tâlib’in kendi isteğiyle Hz. Muhammed (a.s.)’in
kefaletini üzerine aldığı belirtilmiştir. Ebu Tâlib’in asıl adı Abd-i Menaftı
ama Tâlib adlı çocuğun babası olduğu için “Ebu Tâlib” (Tâlib’in babası) künyesi,
isminden daha meşhur oldu. Ebu Tâlib’in büyük oğlu Tâlib, Hz. Muhammed (a.s.)’in
yaşıtıydı ve amca çocuğunu çok severdi. Bedir savaşı sırasında Kureyşliler, Beni
Hâşim’i de zorla savaş meydanına götürdüğü zaman müşriklerin ordusunda Tâlib de
yer alıyordu. Fakat kendisi muharebeye katılmadı. Daha sonra ne ölüler arasıda
bulundu ne yaralılar arasında. Mekke’ye de geri dönmedi. Kısacası, bu tarihten
itibaren kendisi hakkında herhangi bir haber alınamadı.
Ebû Tâlib, Hz. Peygamber (a.s.)’in öz amcasıydı ve O’nu
evlatlarından daha çok sevdi ve korudu. Yanında yatırır, her gittiği yere
götürürdü. Hz. Muhammed (a.s.) yemeğe gelinceye kadar yemek yemezdi. Vâkıdî’nin
çeşitli kaynaklara dayanarak verdiği bilgiye göre, gerek Ebu Tâlib, gerekse
ailesinin diğer fertleri her yemekte Hz. Muhammed (a.s.)’in bulunmasına azami
dikkat ederlerdi. Hz. Muhammed (a.s.)’in sofrada bulunmadığı zamanlarda
yemekten tad almazlardı ve kimsenin karnı doymazdı. Hz. Muhammed (a.s.) sofrada
bulunduğu zaman ise herkes doyasıya yedikten sonra da yemek artıp kalırdı.
Yani, Hz. Muhammed (a.s.) sofraya bereket getirirdi. Bu nedenle de, O (a.s.)
gelmeden yenmezdi. Ebu Tâlib de yemekten önce, Hz. Peygamber (a.s.)’e “oğlum,
sen çok mübarek ve bereketlisin” diye hitap ederdi. Yemek sırasında çocuklar
kaplara ve tabaklara hücum edince Hz. Peygamber (a.s.) derhal elini çekerdi.
Bunun üzerine Ebu Tâlib, Hz. Muhammed (a.s.)’e ayrı bir tabakta yemek verirdi.
Evde Ebu Tâlib’e mahsus bir divan vardı, buna kimse oturamazdı. Ama, Hz.
Peygamber (a.s.) için herhangi bir yasak ve engel yoklu. Rasûlullah (a.s.) bazen
gidip divanda amcasıyla otururdu ve kimse karışamazdı. Bu sebepten dolayıdır ki,
Ebu Tâlib bazen şöyle derdi: “Rebia’nın tanrısına yemin ederek söylüyorum,
kabile reisliği gerçekten yeğenime yakışıyor.”
22.9. Çobanlık
Muhtemelen bu dönemde, Hz. Peygamber (a.s.) amcasının kötü mali
durumunu gördükten sonra, kendisini çalışması ve aileye mali katkıda bulunması
gerektiği kanaatine vardı. Çocukluğunda dadısı Halime’nin yanında bulunduğu
sırada süt kardeşleri keçi ve koyunlara bakardı. Hz. Peygamber (a.s.) aynı işi,
aklı ermeye başlayınca Mekke’de ücret karşılığı yapmaya koyuldu. Hadislerde Hz.
Ubeyd bin Umeyr’in anlattıklarına göre Hz. Peygamber (a.s.) bir defasında şöyle
dedi: “Çobanlık yapmamış olan bir peygamber doğmamıştır”. Adamlar sordular, “siz
de çobanlık yaptınız mı?” Hz. Peygamber (a.s.) “evet” diye cevap verdi. Sahih-i
Buhârî’de bir başka hadis vardır. Buhârî’nin, Kitab’ul İcâresi’nde yer alan Hz.
Ebu Hureyre’nin naklettiği hadis şöyledir: “Rasûlullah (a.s.), dünyada çobanlık
yapmamış olan bir peygamberin bulunmadığını söylediler. Bunun üzerine sahabe
kendisinin de böyle yapıp yapmadığını öğrenmek istediler. Hz. Peygamber (a.s.)
“evet” diye cevap verdiler ve eklediler: “Ben Mekkelilerin keçi (koyun)lerini
birkaç “kırrât” (bir dinarın 1/10’i veya 1/20’i) karşılığında gezdirdim”[6].
Ebû Seleme bin Abdurrahman diyor ki, bir defasında Rasûlullah birkaç kişi ile
beraber dut ağaçları arasından geçerken kendilerine şöyle buyurdular:
“Siyahlaşmış meyveleri koparın, zira ben çobanlık ederken bu meyveleri
koparırdım” (İbn Sa’d, Leyden baskısı, s. 79-80).
22.10. KÜÇÜK YAŞTAN BERİ FEVKALÂDE
ŞAHSİYETİNİN BELİRTİLERİ
Yukarıda bahsettiğimiz Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)’in
doğumundan 10-12 yaşma kadar olan devrede, gerek günden güne ortaya çıkan şahsi
kabiliyetleri, gerekse başından geçen garip ve akıl almaz olaylar,
çevresindekilerin ve O’nu yakından tanıyanların, fevkalâde vasıf, kabiliyet ve
meziyete sahip bir şahsiyetin yetişmekte olduğu kanısına varmalarına sebep oldu.
Hazreti Peygamber (a.s.)’in şahsiyeti sadece bereketler ve Mu’cizeler
yaratmıyordu, aynı zamanda tabiatı, huyu, alışkanlıkları ve vasıflarının da
diğer çocuklardan farklı olduğu gün gibi aşikârdı ve dış görünümü bile
olağanüstü kişiliğini açığa vuruyordu.
Beyhakî ve İbn Cerir, Hz. Ali’ye dayanarak şu hadisi
nakletmişlerdir: “Rasûlullah buyurdular ki, ‘Cahiliyye döneminde diğer
insanların yaptıkları kötü işlere sadece iki defa meylettim, ama her ikisinden
de Allah beni korudu. Bundan sonra kötü fikirler aklıma bile gelmediler. Bir
defasında benimle beraber çobanlık yapan arkadaşıma dedim ki: “Bak arkadaş, sen
biraz benim keçi ve koyunlarıma göz kulak ol. Ben Mekke’ye gidip diğer gençlerin
ilgilendikleri gece hayatına bakayım nasıl oluyor”. O arkadaş razı oldu. Derken,
şehre yöneldim. Rastladığım ilk evden def ve şarkı sesi geliyordu. Adamlara
sordum, ne oluyor diye. Dediler ki düğün var. Ben orada biraz beklemeyi
yeğledim. Fakat hemen sonra öyle bir uyku bastı ki, sızıp kaldım. Ta ki, sabah
oldu ve güneş ışınları gözüme vurunca uyandım. Oradan arkadaşıma döndüm.
Kendisine ne olduğunu anlattım. Öbür gece arkadaşıma yine şehre inmek istediğimi
söyledim. Bu defa da aynı şekilde anlaştık ve ben Mekke yolunu tuttum. Şehre
girdikten sonra kulağıma yine müzik sesi geldi. Ben durumu öğrenmek için oturur
oturmaz yine uyuya kaldım ve yine sabahladım. Dönüşte arkadaşıma dedim ki bu
defa da bir şey olmadı. Bundan sonra böyle şeylerle hiç ilgilenmedim.”
İbni Sâ’d, Ümm-ü Eymen’in şu rivâyetini nakletmiştir.
Kureyşliler Büvâne adında bir puta taparlardı. Bu puta adak ve hediyelerini
sunar ve çevresinde itikaf ederlerdi. Ayrıca onun uğruna kurban da keserlerdi.
Ebu Tâlib de adet üzere ailesiyle birlikte oraya giderdi. Henüz erginliğe
erişmemiş olan Hz. Muhammed (a.s.)’in de bu putun yanına gitmesi istenir, ama
her defasında Hz. Muhammed (a.s.) bu isteği reddederdi. Bazen bu yüzden bayağı
gerginlik olurdu. Gerek Ebu Tâlib, gerekse teyzeleri, Hz. Muhammed (a.s.)’in bu
tutumunu çok yadırgarlardı. Bir defasında, Müvâne festivali sırasında büyüklerin
sürekli baskı ve ısrarlarından kurtulmak için Hz. Peygamber (a.s.) evi terk etti
ve uzun süre ortalıkta görünmedi. Evdekiler merak etmeye başladılar. Nihayet
sarsılmış ve bitkin bir şekilde eve döndü. Teyzeleri hemen yanına gidip,
“evlâdım, sana ne oldu?” diye sordular. Hz. Peygamber (a.s.) kendisine bir şey
olacağından korktuğunu söyledi. Teyzeleri, “aman Yüce Tanrı seni Şeytan’ın
kötülüğüne kaptırmasın. Çünkü sende büyük meziyetler var” dediler. Hz. Muhammed
(a.s.)’in anlattığına göre festival sırasında kendisi Kâ’be’deki putlara
yaklaşmaya çalışmış ama her defasında beyaz tenli uzun boylu bir kişi kendisini,
“sakın Muhammed bunlara yaklaşma, bunlardan uzak dur” diyerek uyarmıştı. Ümm-ü
Eymen diyor ki, bundan sonra Hz. Peygamber (a.s.) hiçbir zaman bu tür
festivallere katılmadı.
İbni Hişâm, İbni İshâk’a dayanarak şunları yazmıştır: Ezd-i
Şeneve’nin bir kolu olan Lihb kabilesine bağlı olan bir müneccim ve kâhin arada
sırada Mekke’ye gelirdi. Bu kâhin şehre geldiğinde Kureyşliler kendi
çocuklarını onun yanına götürür ve dış görünümlerinden gelecekleri hakkında
bilgi edinirlerdi. Bu şahıs bir defasında Mekke’ye geldiğinde Ebu Tâlib diğer
çocuklar ile birlikte Hz. Muhammed (a.s.)’i de yanına götürdü. Bu şahıs Hz.
Muhammed (a.s.)’e şöyle bir baktı ve başka işlerle meşgul oluverdi. O işi
bitirdikten sonra Ebu Tâlib’e biraz önceki çocuğu tekrar görmek istediğini
söyledi. Ebu Tâlib, kâhinin Hz. Muhammed (a.s.)’i görmeye hevesli olduğunu
görünce yeğenini bir tarafa kaçırdı. Kâhin dedi ki: “Lütfen o çocuğu bana
getirin, yemin ediyorum, o büyük adam olacaktır.”
Muhammed bin İshâk’ın bir rivâyeti şöyledir: “Rasûlullah
buyurdular ki, ‘bir defasında Kureyşli çocuklarla beraber oynuyordum. Hepimiz
taşları topluyorduk. Diğer çocuklar bellerine bağladıkları donları çıkarıp
taşları taşıdıkları için çıplak kalmışlardı. Ben de donumu çıkarmak istediğim
zaman yüzüme bir yumruk yedim ve bir ses, bana ‘donunu bağla’ dedi. Bunun
üzerine donumu tekrar bağladım.” Böylece küçük yaşta bile Hz. Peygamber
(a.s.)’in çıplak dolaşması önlenmişti. Buna benzer bir vak’a, Hz. Peygamber
(a.s.) 35 yaşında iken meydana geldi. Hz. Peygamber (a.s.)’in nübüvvetine 5 sene
kalmıştı. Kureyşliler Kâbe’yi yeniden inşa ediyorlardı. O sırada herkes
donlarını boyunlarına asıp taşları taşıyorlardı ve küçük, büyük kimsede
çıplaklık duygusu yoktu. Hz. Abbas (r.a.), Hz. Muhammed (a.s.)’in de aynı şeyi
yapmasını istedi. Fakat Hz. Muhammed (a.s.) elini donuna uzatır uzatmaz
bayılıverdi ve gözleri göğe doğru dikilmiş oldu. Daha sonra, “donum, donum”
diye feryad etmeye başladı ve derhal donunu düzeltti. Bu vak’a, sahih hadislerde
Hz. Cabir bin Abdullah tarafından rivayet edilmiştir. Abdurrezzak, Taberanî ve
Hakim’in ise Ebu’t Tufeyl’e dayanarak naklettikleri rivayete göre, gaipten bir
ses geldi: “Ey Muhammed, hayalarını ört”. Fakat hiçbir rivayette, Hz. Muhammed
(a.s.)’in tamamıyla çıplak kaldığı belirtilmemiştir. Anlaşılan, Hz. Peygamber
(a.s.) kendisini çıplak edecek duruma gelmeden önce şuurunu kaybediverdi.