Doğuştan Peygamberliğe Kadar Hz. Muhammed (a.s.)’İn Yaşantısı
22.11. Put Perestlikten Nefret
Hz. Muhammed (a.s.) çocukluğundan beri şirk ve putperestliğin
bütün icap ve belirtilerinden şiddetle nefret ederdi ve peygamberliğinden
önceki Cahiliyye döneminde bile herhangi bir dini saplantıya girmemişti.
Sahih-i Buhârî’nin el-Menâkıb başlıklı bölümlerinde Zeyd bin Amr bin Nufeyl’in
hadisleri arasında Hz. Abdullah bin Ömer’in rivayet ettiği bir hadis vardır ki,
şöyle özetlenebilir: “Bir defasında Rasûlullah (a.s.)’a putlara takdim edilen
yemek ve onlar için kesilen kurbanın eti verildi. Ama Rasûlullah (a.s.) bu
yemeklere dokunmadı.” Müsned-i Ahmed’de Hz. Urve bin Zübeyr’in naklettiği bir
hadise göre, kendisine Hz. Hatice (r.a.)’nin bir komşusu şunları söyledi: “Bir
defasında ben Rasûlullah (a.s.)’ın Hz. Hatice’ye şunları söylediğini duydum: ‘Ey
Hatice! Vallahi ben hiçbir zaman Lât ve Uzza’ya ibadet etmeyeceğim. Buna cevap
olarak da Hz. Hatice şunları söyledi: Bırakın Lat’ı ve bırakın Uzza’yı.’ Bu
olayı anlattıktan sonra o komşu, Hz. Urve’yi o sıralarda Kureyşlilerin akşam
yatmadan önce bu putlara ibadet ettiklerini bildirdi. Bu olay muhtemelen Hz.
Peygamber (a.s.)’in evliliğin ilk yıllarında meydana gelmişti.
22.12. SURİYE’YE YOLCULUK VE RAHİP
BAHİRA İLE GÖRÜŞME KONUSUNDAKİ RİVAYETLER
Bir defasında Ebu Tâlib bir ticaret kafilesiyle birlikte
Suriye’ye hareket ediyordu. Rasûlullah (a.s.) o zaman 12 yaşında idi[7].
Amcasının seyahate gideceğini görünce O’na sarıldı ve İbn Sa’d’in rivâyetine
göre kendisine şöyle yalvarmaya başladı: “Amcacığım, siz beni kime
bırakıyorsunuz. Benim ne annem var ne babam.” Bunu duyunca Ebu Tâlib’in yüreği
sızladı ve şöyle dedi: “Vallahi, ne ben Muhammed (a.s.)’i kendimden
uzaklaştıracağım, ne de O benden uzaklaşacaktır. O, benimle gelecektir”. Ve O’nu
yanına aldı. Ticaret kafilesi Suriye’nin Busrâ mevkiine varıp Rahip Bahira’nın
manastırına uğradı. Rahip Bahira gelen giden kafilelerle pek ilgilenmezdi. Ama
bu defa geleneğini bozarak kafilenin yanına geldi. Kendileri için yemek
hazırlattı ve herkesi yemeğe davet etti. Bahira’nın yemeğine herkes gitti, ama
yaşı küçük olduğu için Hz. Muhammed geride bırakıldı. Rahip Bahira, Mekkelilere
sordu; “herkes geldi mi?” Mekke’liler dediler ki, “yaşı küçük olan bir çocuğu
çadırda bıraktık.” Rahip dedi ki: “Onu da getirin”. Bir Kureyşli, “vallahi,
Muhammed’in bizimle beraber yemek yememesi iyi bir şey değil” dedi ve çadıra
gidip O’nu, getirdi. Hz. Muhammed (a.s.)’in sofraya gelmesinden sonra Rahip
Bahira kendisine dikkatle baktı ve daha sonra yanına gelip şöyle konuştu: “Sen
Lât ve Uzza üzerine yemin ederek söz ver sorduğum her şeye cevap vereceksin.”
Hz. Muhammed (a.s.), “Ben Lât ve Uzza üzerine yemin edemem. Zira onlardan
nefret ettiğim kadar başka bir şeyden nefret etmem” diye cevap verdi, daha sonra
aralarında şöyle bir konuşma geçti:
– O halde, Allah rızası için söz ver, sorduğum her soruya cevap
vereceksin.
– Söz veriyorum.
Rahip Bahira daha sonra Hz. Muhammed (a.s.)’in hayat hikâyesi,
şahsiyeti, tabiatı, uykusu ve diğer konularda bilgi edinmek istedi ve Hz.
Peygamber (a.s.) sorduğu sorulara cevap verdi. Rahip bundan sonra Hz. Peygamber
(a.s.)’i tepeden tırnağa kadar süzdü. O’nu iyice inceledikten sora Ebu Tâlib’e
dönerek, “bu çocuk neyinizdir?” diye sordu. “Oğlumdur” diye cevap verdi, Ebu
Tâlib. “Olamaz, bunun babası sağ olamaz” diye karşılık verdi rahip. Sonra ikisi
arasında şöyle bir konuşma geçti:
-Haklısınız, bu benim oğlum değil, yeğenimdir.
-Babasına ne oldu?
-Bu zavallı çocuk anne karnında iken babası vefat etti.
-Vallahi, sen talihli bir insansın. Yeğenini memleketine götür
ve O’nu Yahudilerden koru. Korkarım, eğer Yahudiler bu çocukta sezdiklerimi
sezerlerse O’na bir kötülük yapabilirler. Çünkü senin bu yeğenin bir gün büyük
bir insan olacaktır.
Bu öğüt üzerine Ebu Tâlib ve arkadaşları Suriye’deki işlerini
çabucak bitirip Hz. Muhammed (a.s.) ile birlikte Mekke’ye döndüler.
Olup bitenler bundan ibarettir. Ama oryantalistler bu olayı
menfur maksatlarına alet etmişlerdir. Bu küçük hadise üzerine tahmin ve
kıyasların koskoca binasını yapmışlardır ve Hz. Muhammed (a.s.)’in bütün
bilgilerini Hıristiyan rahiplerinden elde ettiğini iddia etmişlerdir. Maalesef
bizde, yani müslümanlarda bu tahmin ve kıyasları kuvvetlendirecek mahiyette
bazı rivayet ve söylentiler dolaşmaya başlamıştır. Bu tür yanlış fikir ve
tahminlerin kesinlikle reddedilmesi gerekmektedir. Çünkü bu fikir ve inanç Hz.
Muhammed (a.s.)’in peygamberliğine gölge düşürecek niteliktedir. Bu kitabın
birinci cildinde bu konuya ayrıntılı biçimde değinmiştik. Burada bu konuya başka
bir açıdan yaklaşmaya çalışacağız.
Aslında, ömrünün çoğunu ibadet, dua ve murakabe ile geçirmek
suretiyle manevî ve ruhani yeteneklerini bir hayli geliştirmiş olan derviş,
zahid ve abid bir rahibin, bazı bereket ve diğer olağanüstü belirtileri
gördükten sonra Kureyşlilerin ticaret kafilesinde büyük bir şahsiyetin
bulunduğunu sezmesi, öyle garipsenecek bir şey değildir. Rahip Bahira’nın
tahminlerinin, Hz. Muhammed (a.s.)’i gördükten sonra daha da kesinleşmiş olduğu
söylenebilir. Rahip, ayrıca Yahudilerin ikinci bir millet olduğunu ve
Arabistan’ın ümmilerinden ve İsmail oğullarından büyük bir şahsiyetin doğacağını
hazmedemeyeceklerini düşünerek Hz. Muhammed (a.s.)’in bu milletten korunmasını
da istemiş olabilir. Ancak, bu rahibin, müjdelenen peygamberin Hz. Muhammed
(a.s.) olacağına kanaat getirdiğini söyleyemeyiz. Şüphesiz, Yahudi ve
Hıristiyanlara ait dini kitaplarda bir peygamberin geleceği ve adının da
Muhammed olacağı kayıtlıydı. Fakat Rahip Bahira’nın, görünürde herhangi bir
işaret yokken, müjdelenen peygamberin 12 yaşındaki Muhammed adlı çocuğun
olacağına derhal karar kıldığı da söylenemez.
Bu hususta müslüman muhaddis ve siyer yazarlarının anlattıkları
rivayete de gözatmak yerinde olacaktır. Tirmizî, Beyhaki (Fid Delail) İbni
Asakir, Hakim, Ebu Nuaym, Ebu Bekr el-Haraiti ve İbni Ebi Şeybe’nin Hz. Ebu Muşa
Eş’ari (r.a.)’ye dayanarak naklettikleri hadis şöyledir: “Rahip Bahira, Hz.
Muhammed (a.s.)’in elini tutarak, bu Seyyid’ul Murselin’dir, Seyyid’ul
Alemin’dir. Bunu Cenab-ı Allah kısa bir zamanda Rahmet’ul-Alemin olarak meb’us
edecektir’ dedi. Kendisine soruldu. (Tirmizî ve bazı diğer muhaddislere göre,
Kureyşli şeyh ve kabile reisleri kendisine sordular). ‘Siz bunu nereden
öğrendiniz?’ O dedi ki, ‘siz buraya gelirken gözlerimle gördüm, her ağaç ve her
taş secdede idi. Ağaç ve taşlar bir peygamberden başka kimseye secde etmezler.
Ayrıca ben O çocuğu, sırtında iki omzunun ortasında bulunan peygamberlik
mühründen tanıdım. Bizim kutsal kitaplarımızda da O’ndan bahsedilmiştir.’ Rahip
daha sonra Ebu Tâlib’e şöyle dedi. ‘Bu çocuğa Yahudilerden bir tehdit gelebilir.
Onun için kendisini geri gönderin.’ İbn Ebi Şeybe’nin Hz. Musa Eş’ari’ye
dayanarak naklettiği rivayette, Hz. Muhammed (a.s.)’in rahibin yanına gelirken
bir bulut parçasının kendisini güneşten koruduğu belirtilmiştir. Aynı hadis ve
rivayetlere göre Rahib Bahira’nın ısrarı üzerine Ebu Talip, Rasûlullah (a.s.)’ı,
Hz. Ebu Bekr ve Hilali Habeşi’nin refakatinde Mekke’ye geri gönderdi. Fakat bu
rivayetlerin doğruluğu şüphelidir. Zira, o sırada Ebu Bekr henüz 10 yaşında idi
ve Hz. Bilal (r.a.) daha da küçüktü. Evvela, 12 yaşındaki bir çocuğun
kendisinden daha küçük yaştaki çocukların, “koruması” altında yola çıkarılması
dikkat çekicidir, ikincisi, Hz. Bilal’in o sırada Abdulmuttalib’in sülalesiyle
hiçbir ilgisi yoktu. Dolayısıyla Abdulmuttalib ailesi kendisine herhangi bir
vazife veremezdi. Aynı yolculukla ilgili bir rivayet daha var. Buna göre, 7
Bizanslı, Hz. Muhammed (a.s.)’i öldürmek niyetiyle Bahira’nın manastırına
vardılar. Bahira kendilerine oraya gelme sebeplerini sordu. Bizanslılar dediler
ki: “Duyduğumuza göre müjdelenen peygamber bu ay içinde buraya gelecektir.
Hükümetimiz bu sebeple çeşitli bölgelere adamlar yollamıştır. Biz işte bu
adamlardanız”. Bahira kendilerine şöyle dedi: “Siz ne zannediyorsunuz? Allah’ın
yapmak istediği bir şeyi kimse engelleyebilir mi?” O adamlar, “hayır” diye cevap
verdiler ve kötü niyetlerinden vazgeçtiler.
Bu rivâyetin doğru olduğunu kabul edersek, Hazreti Peygamber
(a.s.) henüz 12 yaşında iken, hem kendisi, hem Kureyşliler ve hatta Bizanslılar
kadar herkesin kendisinin peygamber olacağını bildikleri sonucu ortaya çıkar.
Bu olaydan 13 yıl sonra, Hz. Muhammed (a.s.) 25 yaşında iken bir
ticaret yolculuğu daha yapmıştı. Yanında Hz. Hatice’nin malları bulunuyordu.
Ebu Sa’id Nisaburi’nin “Şerefül Mustafa” isimli kitabında yer alan rivayete
göre bu yolculuk sırasında Hz. Peygamber (a.s.) Rahip Bahira ile tekrar buluştu.
Bu buluşma sırasında Bahira, kelime-i şehâdet getirerek Allah’ın tek olduğuna ve
Hz. Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna tanıklık ettiğini belirtti ve ekledi:
“Siz, Hz. Îsa İbn Meryem’in müjdelediği ümmi peygambersiniz. Bundan dolayıdır
ki, İbni Mende ve Ebu Nuaym, Bahira’yı sahabeler arasında saymışlardır. Hafız
Zehebi ise, “Tecrid’üs Sahâbe’de Bahira’nın, Hz. Muhammed (a.s.)’e,
peygamberliğinden önce iman etmiş olduğunu yazmıştır.
Hz. Muhammed (a.s.)’in bu ikinci Suriye yolculuğuyla ilgili
olarak anlatılan rivayetlerden biri de şöyledir. Rasûlullah (a.s.) Busra’da bir
ağacın gölgesinde dinlenirken yakınlarda bulunan bir manastırdan Nestura isimli
rahip çıkageldi. Nestura, Hz. Muhammed (a.s.)’e refaket eden Hz. Hatice’nin
uşağı Meysere’ye yaklaşarak ağacın dibinde kimin yatmakta olduğunu sordu.
Meysere, “Bir Kureyşli Harem sahiplerinden biri”. Vakıdi ve İbn İshâk’ın
rivayetlerine göre Nestura şunları söyledi: “Vallahi, bu ağacın altında, Hz. Îsa
(a.s.)’dan bu yana (yani 600 sene) bir peygamberden başka kimse
dinlenmemiştir.” Ebu Sa’id, “Şerefül Mustafa”da bu rivayete şu satırları
eklemiştir: Nestura daha sonra, Rasûlullah (a.s.)’ın yanına geldi, başını ve
ayağını öptü ve şöyle dedi: “Sizin Allah’ın rasulü olduğunuza şehâdet ediyorum.
Siz, Hz. Îsa’nın müjdelediği peygambersiniz. Hz. Îsa demişti ki, bu ağacın
altında Ümmi peygamber, Haşimi, Arabi, Mekki, Havuz ve Şefaat Sahibi ve Liva-yı
Hamd sahibinden başka kimse kalmayacaktır.” Meysere bu olayı aklından çıkarmadı.
Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) Busra’nın çarşılarına alışverişe çıktı. Çarşıda
bir malın fiyatı konusunda ihtilaf zuhur etti. Malı satan kişi, Rasûlullah
(a.s.)’ın Lât ve Uzza üzerine yemin etmesini istedi. Rasûlullah (a.s .) dedi ki,
ben hiçbir zaman yemin etmedim. Bunun üzerine o adam, Rasûlullah (a.s.)’ın
teklif ettiği fiyatı ses çıkarmadan kabul eni ve Meysere’yi bir yana götürüp
kulağına şunları fısıldadı: “Bu mutlaka bir peygamberdir. Elinde canım olan
zata yemin ederek söylüyorum, mukaddes kitaplarımızdaki zikri geçen peygamber
budur.” Meysere bu hadiseyi aklına iyice yerleştirdi.
Ebu Nuaym’ın rivâyetine göre Suriye yolculuğu sırasında Meysere
iki meleğin Hz. Muhammed (a.s.)’i gölge gibi izlediklerini gördü. Hz. Muhammed
(a.s.) kafilesiyle birlikte Mekke’ye döndüğü zaman öğle vaktiydi. Hz. Hatice o
sırada balkonda idi. O da Hz. Muhammed (a.s.) deve üzerinde gelirken iki
meleğin O’nu gölgelediğini gördü. Ebu Nuaym’ın dışındaki diğer muhaddis ve
tarihçiler buna şu satırları da ilâve etmişlerdir. Hz. Hatice, yanındaki diğer
kadınlara da bu manzarayı gösterdi ve hepsi şaşıp kaldılar. Daha sonra Meysere
eve gelince Hz. Hatice kendisine gördüğünü anlattı. Meysere dedi ki: “Ben
bunları Suriye yolculuğu boyunca gördüm” ve bu arada gördüklerini ve
duyduklarını da Hz. Hatice’ye anlattı. Bunlar arasında Rahip Nestura ve
çarşıdaki adamın dedikleri de yer alıyordu.
Bu rivayetlerin doğru olduğunu kabul ettiğimiz takdirde, Hz.
Muhammed (a.s.)’in, peygamberliğe fiilen tayin edilmesinden 15 sene önce bir
kez daha kendisinin peygamber olacağını öğrendiğini de teslim etmek zorunda
kalacağız. Hatta, sadece Hz. Muhammed (a.s.)’in, kendisi değil, Meysere, Hz.
Hatice, onun yanındaki hanımlar, Hz. Muhammed (a.s.)’in, Suriye’ye kadar beraber
yolculuk ettiği kafilenin diğer fertleri ve Mekke’deki diğer bazı kimselerini
de bunu öğrendiklerin kabul etmeliyiz. Zira, Meysere, Hz. Hatice ve diğer bazı
kadınlar gibi Mekke’nin diğer birçok sakinlerinin de Hz. Muhammed’i gölgeleyen
iki meleği görmeleri ihtimal dahilindedir.
Gerçi yukarıda naklettiğimiz rivayet ve hadisler dürüst, hatırı
sayılır, muteber ve ilmi dehaları tartışılmaz pek muhterem zevata aittir. Fakat
bunlar pek çok yönden nazar-ı dikkate alınamaz ve doğru sayılamaz. Bir kerre, bu
rivayet ve hadisler Kur’an-ı Kerim’in talimatına ve ruhuna aykırıdır. Çünkü
Kur’an-ı Kerim’de Resul-ü Ekrem (a.s.)’e şöyle hitap edilmiştir:
“Sen, bu kitabın sana vahyolunacağını ummuyordun” (Kasas; 86)
“Sen Kitap nedir, iman nedir bilmezdin”. (Şura; 52)
Bu âyet-i kerimeler gösteriyor ki peygamberlik payesine
yükselmeden önce Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) kendisinin peygamber olacağını
bilmiyordu. Ve bunu başka kimse değil, bizzat Cenab-ı Hak söylemektedir. Şayet
Hz. Peygamber (a.s.) henüz 12 yaşında iken peygamber olacağını öğrenmiş ve 25
yaşında iken bu bilgisi yenilenmiş olsaydı, kendisine bir Kitab’ın geleceğini ve
insanların kendisine iman edeceğini de umabilirdi. Böyle bir durumda hem
kitaptan hem imandan habersiz olması söz konusu olamazdı.
Yukarıdaki rivayetler, Hz. Muhammed (a.s.)’e ilk defa vahy’in
gelmesi ve bundan sonra kendisi ve Hz. Hatice arasında geçen konuşma ile ilgili
muteber ve güvenilir hadis kitaplarında yer alan doğru hadislerle de ters
düşüyor. Eğer Hz. Muhammed 28 yıldan beri kendisinin peygamber olacağını ve
vahy geleceğini bilmiş olsaydı, Hira mağarasında ve daha sonra evde onca şaşkın
ve sarsılmış olabilir miydi? Bu tam O’nun bildiği ve beklediği şey değil miydi?
Hz. Hatice’nin, Hira’da Hz. Muhammed (a.s.)’in başından geçenler üzerine
söyledikleri sözler, 15 yıldan beri O’nun peygamber olacağını bildiği için başka
türlü olmayacak mıydı? Gayet tabii ki, O da beklenen bir şeyin meydana
geldiğini söyleyecekti.