Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Doğuştan Peygamberliğe Kadar Hz. Muhammed (a.s.)’İn Yaşantısı

22.17. Hz. Zeyd Bin Hârise Olayı

Rasûlullah (a.s.)’ın güzel ahlâkının en büyük delili Hz. Zeyd
bin Hârise ile ilgili bir vak’adır. Hz. Zeyd, Kelb kabilesine bağlı Hârise bin
Şurahbil (veya Şerahbîl) adlı bir zât’ın oğluydu. Zeyd’in annesi, Su’da bin­li
Sa’lebe, Tay kabilesinin Beni Ma’n koluna mensuptu. Zeyd sekiz yaşında iken
annesi O’nu kendi anne-babasına götürdü. Orada Benî Kayn bin Cesr’e mensup
silahlı kişiler bulundukları yeri basarak her şeyi yağmala­dılar ve birçok
kişiyi esir alıp götürdüler. Esir alınan kişiler arasında Hz. Zeyd de vardı.
Haydutlar O’nu Taif in Ukaz pazarına götürüp başkalarına sattılar. Zeyd’i satın
alan, Hz. Hatice’nin yeğeni Hakim bin Hizâm’dı. Hakîm, Zeyd’i Mekke’ye getirip
teyzesine hediye olarak takdim etti. Hz. Peygamber (a.s.) Zeyd’i sevdi, huylarım
çok beğendi ve O’nu kendi hima­yesine aldı. Böylece bu talihli çocuk, İnsanlar
için hayır ve bereket simge­si olan ve kısa bir süre sonra Allah’ın peygamberi
olacak olan Hz. Pey­gamber (a.s.)’in hizmetine girdi. O sırada Zeyd’in yaşı
15’ti. Bir süre sonra Zeyd’in baba ve amcası, evlâtlarının Mekke’de olduğunu
öğrenince oraya geldiler ve Rasûlullah (a.s.)’ın yanına vardılar, ikisi, “ne
kadar fidye ister­seniz size verelim, ama çocuğumuzu geri verin” dediler. Bunun
üzerine Rasûlullah (a.s.), “ben çocuğu çağırıyorum, eğer O sizinle gitmek
istiyor­sa, hay hay, ben fidye de istemem. Fakat O sizinle beraber gitmek
istemi­yor ve benimle kalmak istiyorsa, O’nu size zorla teslim edecek değilim.”
Zeyd’in baba ve amcası; “çok doğru söylediniz, bundan daha iyi ve doğru bir söz
olamaz. Biz söz veriyoruz, çocuk ne istiyorsa, o olacak” dediler. Bundan sonra
Hz. Peygamber (a.s.), Hz. Zeyd’i çağırdı ve aralarında şu konuşma geçti:

– Sen bu beyleri tanıyor musunuz?

– Evet efendim, bunlar benim baba ve amcam oluyorlar.

– Bak evlâdım, sen onları da tanıyorsun, beni de. Bunlar seni
almaya geldiler. Acaba onlarla beraber gitmek mi istiyorsun, yoksa benimle
kal­mak mı istiyorsun. Kararını vermekte serbestsin.

– Ben sizi bırakıp başka kimse ile gitmek istemiyorum. Bu sırada
Zeyd’in babası ve amcası söze karıştılar:

– Zeyd, sen özgürlüğe köleliği mi tercih ediyorsun? Sen öz baba
ve anneni bırakıp başkalarıyla mı kalmak istiyorsun?

– Benim bu büyük insanla beraber kaldığım süre içinde gördüğüm
şahsi meziyetler, artık dünyada ondan başka hiç kimseyi tercih etmememi
öğretmiştir.

Zeyd’in bu sözleri baba ve amcasını cevapsız bıraktı. Onlar için
söyleyecek başka bir şey kalmamıştı. Onlar da Hz. Zeyd’in kararına muta­bık
kaldılar. Tam o anda Rahmet Peygamberi (a.s.) Zeyd’i serbest bırak­tı ve Beyt’ul
Haram’a gidip Kureyşlileri toplayarak kendilerine şöyle de­di: “Hepiniz şâhid
olun, bugünden itibaren Zeyd benim oğlumdur. O be­nim varisim olacaktır ve her
şeyimde O’nun payı olacaktır. Ayrıca O da bana karşı bütün evlâtlık haklarım ve
sorumluluklarını yerine getirecek­tir.” Bu tarihten sonra bazıları bu çocuğa
Zeyd bin Muhammed demeye başladılar.

Bütün bu vak’alar nübüvvetten önce cereyan etmişti. Hz. Muhammed
(a.s.), peygamberlik mertebesine yükseldiği zamana kadar Zeyd 15 yıl da­ha Hz.
Peygamber (a.s.)’in hizmetinde bulundu. Böylece müslüman oldu­ğu zaman yaşı
30’du.  
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                             

22.18. HZ. PEYGAMBER (A.S.)’İN, HZ.
ALİ’Yİ HİMAYESİ ALTINA ALMASI

Bu hadiseler cereyan ederken, Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.),
amcası Ebu Tâlib’in çocukluğundan erginliğine kadar kendisine yaptığı iyilikleri
bir an bile unutmamıştı. Hz. Muhammed (a.s.) amcası Ebu Tâlib’in kendisini ne
kadar sevdiğini, yetişmesinde ne büyük yardımda bu­lunduğunu ve her zor anında
kendisini nasıl canla başla desteklediğini ve himaye ettiğini çok iyi biliyordu.
İbn İshâk’ın ifadesine göre bir defasında Mekke ve etraftaki bölgeler şiddetli
bir kuraklık ve kıtlığın etkisi altında kalmış, yiyecek şeyler bulunmaz olmuş,
bulunanların fiyatı da alabildiği­ne yükselmişti. O sırada Hz. Peygamber (a.s.),
amcasının kötü mali duru­munu düşündü. O (a.s.), Ebu Tâlib’in ailesinin
kalabalık olduğunu ve eli açık bir insan olduğunu da biliyordu. Başındaki ağır
yükünü hafifletme yolunu aradı. Bu maksatla, diğer amcası Hz. Abbas (r.a.)’ın
yanına gitti. Hz. Abbas zengin bir kişiydi. Hz. peygamber (a.s.) kendisine hitap
ede­rek, “amcacığım, biliyorsunuz, kardeşiniz Ebu Tâlib’in ailesi çok büyük­tür,
mali durumu iyi değildir. Bu pahalı devirde O’nun ve ailesinin ne ka­dar sıkıntı
çektiğini tahmin edebiliriz. Gelin O’nunla bir konuşalım ve yü­künü hafifletme
çaresini arayalım. Hiç olmazsa, bir oğlunu siz birini de ben himayemize alalım”
dedi. Hz. Abbas bu teklifi çok beğendi ve ikisi Ebu Tâlib’e gidip ne
düşündüklerini kendisine anlattılar. Ebu Tâlib, “Akil’i (İbn Hişâm’a göre,
Tâlib) bana bırakın, diğer çocuklardan hangisi­ni istiyorsanız alın” dedi. Bunun
üzerine, Hz. Muhammed (a.s.) Hz. Ali’yi, Hz. Abbas da Hz. Ca’fer’i yanlarına
alıp evlerine geldiler. Hz. Ali (r.a.) Ebu Tâlib’in en küçük oğlu idi. Hz.
Ca’fer, Hz. Ali’den 10 yaş büyüktü. Hz. Akil ise Ca’fer’den 10 yaş büyüktü. Akil
ile Tâlib arasında da 10 yaş fark vardı. Ebu Tâlib’in diğer bazı çocukları da
vardı.

Bu suretle, Hz. Ali (r.a.) henüz küçük bir çocukken, amcası oğlu
Hz. Nebi-yi Kerim (a.s.)’in himayesine girdi. Gerek Rasûlullah (a.s.) gerekse
Hz. Hatice, Hz. Ali’yi öz oğulları gibi büyüttü ve sevdi. Tahminlere göre, Hz.
Peygamber (a.s.)’in, Hz. Ali’yi velisi olarak kendi himayesine aldığı zaman Hz.
Ali’nin yaşı 4-5’ten büyük değildi.

22.19. Ka’be’nin Yeniden İnşası

Hz. Muhammed 35 yaşında iken, yani nübüvvetine 5 yıl kala,
Ku­reyşliler Kâbe’yi tekrar inşa etme kararı aldılar. Kâ’be’nin duvarları
köhne-leşmiş ve çürümüştü. Sık sık meydana gelen sel ve su baskınları Kâ’be’yi
çökme noktasına getirmişlerdi. Duvarları da alçak olup herhangi bir çatısı
yoktu. Duvarların yapımına fazla özen gösterilmemiş; sadece taşlar üst üste
konmuş, onların birbirini tutmaları için ne sıva, ne de başka bir mad­de
kullanılmıştı. Kapısı çatlamıştı ve dökülmek üzere idi. Kâbe’ye adanan
hediyelerden meydana gelen hazine de bir kuyuda saklı tutuluyordu. Bu kuyu Ka’be
binasının içinde idi. Bazı haydut ve kötü niyetli kimseler du­varları atlayıp
içeri girer ve hazinenin bir bölümünü çalarlardı. Nitekim, Kâ’be’nin yeniden
inşasından kısa bir müddet önce Beni Müleyh’e bağlı Duveyk adında bir köle
Kâ’be’nin bazı mallarını çalmıştı. Duveyk bu mal­ları kendisi çalmamışsa da
hırsızlar bunları onun zimmetine vermişlerdi. Zira yoğun bir araştırmadan sora
malların kendisinde bulunduğu sabit ol­muştu.[19]
Bu sebepten dolayıdır ki, Kureyşliler Ka’be için yüksek bir bi­na yapıp üstüne
bir çatı çatmak istiyorlardı. O sıralarda, Bizanslı bir tüc­carın gemisini
denizin hırçın dalgalan kıyıya vurup parçalamıştı, İbn İshâk’a göre bu geminin
parçaları Cidde limanına yayılmıştı. İbn Sâ’d’e göre ise bu parçalar Cidde’den
önceki liman olan Şu’aybe’nin etrafında da­ğılmışlardı. Gemide Bâkûm isimli
Bizanslı bir mimar vardı. Mekke’de de Neccar isimli bir Kıptî iyi tahta işleri
yapardı. Geminin parçalandığına da­ir haberleri duyan Velid bin Muğire bazı
Kureyşlilerle birlikte kaza yerine geldi ve bazı tahta parçalarını salın aldı.
Buna ilâveten Bâkûm ile konuşup Kâ’be’nin inşası için çalışması konusunda
anlaşma yaptı. Tahta işlerini bi­len Neccar da inşaat işine alındı. Böylece
Kâ’be’nin yeniden inşasına baş­landı. İnşaatın başlamasından önce yapılan
merasimde, Hz. Peygamber (a.s.)’in babasının dayısı olan Ebû Vehb bin Amr bin
Aiz, Kâ’be’nin bir ta­şını söküp tekrar yerine koydu ve orada toplanan
Kureyşlilere şöyle hitap etti: “Ey Kureyşliler bu mukaddes yapının inşasına,
helâl gelirinizle katkı­da bulunun. Dikkat edin, bu binanın yapımında zinadan,
faizden veya bir kişinin başka bir kişiye yaptığı zulümden elde edilen gelir
kullanılmasın.” Başka bir rivâyete göre Ebu Vehb’in sözleri şöyle idi: “Bu,
Allah’ın evinin inşaatında sakın gaddarlıkla, merhametsizlikle veya başkalarının
size olan borçlarını kırparak elde ettiğiniz gelirlerinizi kullanmayın”.[20]
Ne var ki, Kureyşliler yeni binanın yapılması için Kâ’be’yi yıkmaktan
çekiniyorlar­dı. Nihayet Velid bin Muğire kazmayı eline alıp, “ya Rab, biz senin
di­ninden yüzümüzü çevirmedik ve kötü bir yola sapmadık. Biz hayırdan başka bir
şey istemiyoruz” (yani kötü bir niyetle Senin evini yıkmak iste­miyoruz) dedi ve
Kâbe’nin bir bölümüne bir darbe vurdu ve sonra elini çekti. Kureyşliler bütün
gece Velid bin Muğire’ye bir afet gelip gelmeye­ceğini merak içinde beklediler.
Onlar, bir âfetin gelmesi halinde inşaat işi­ni derhal durdurmaya ve sökülen
taşları yerine koymaya karar vermişler­di. Sabaha kadar Velid’e bir şey
olmayınca, Kâ’be’nin yıkımına her taraf­tan başlandı. Çeşitli yıkım ekipleri,
duvarları Hz. İbrahim (a.s.)’in koydu­ğu temele kadar yıktılar. Bundan sonra
Mekke’nin bütün kabileleri taşlan toplayarak Kâ’be’nin inşaatına başladılar.[21]
inşaat işi Hâcer-i Esved’in yerleştirilmesine kadar ilerleyince her kabile bu
şerefin kendisine ait ol­ması için uğraştı. Hâcer-i Esved’in yerleştirilmesi ile
ilgili ihtilaf o kadar büyüdü ki, büyük bir çatışma çıkma ihtimali belirdi.
Kavga dört-beş gün böyle devam etti. Nihayet, herkes bir gün Harem’de toplanarak
meselenin hallini aramaya başladılar. Toplananlar arasında en yaşlı olan Ebû
Ümey­ye bin el-Muğire (Velid bin Muğire’nin ağabeyi) kendilerine şöyle bir
öneride bulundu: “Ey Kureyşliler, anlaşmazlığınızın giderilmesinin bir yolu
vardır. Eğer hepiniz ittifak ederseniz, yarın bu mukaddes ibadet yeri­nin
kapısından girecek olan ilk şahıs hakemimiz olsun

[22]
o
bu hususta ne derse kabul etmeliyiz”. Bu öneriyi herkes beğendi ve ertesi günü
bekle­meye başladılar. Allah’ın hikmetine bakın ki, Kâ’be’nin kapısından ilk
gi­ren Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.) oldu. Hz. Muhammed (a.s.)’i gören­ler
haykırıverdi: “Bu emindir, biz razı olduk. Bu Muhammed (a.s.)’dir”. Müsned-i
Ahmed’in rivâyetine göre orada hazır bulunanlar şöyle dediler: “Size emin gelmiş
oldu.”

Rasûlullah (a.s.) ihtilâf ve anlaşmazlığın sebebinin ne olduğunu
öğre­nince orada hazır bulunanların bir çarşaf getirmelerini istedi. Çarşaf
geti­rildi. Hz. Peygamber (a.s.) Hâcer-i Esved’i o çarşafın ortasına koyup
çar­şafı iyice sardı ve her kabilenin temsilcisinin bu çarşafın bir ucunu
tutma­sını ve kaldırmasını teklif etti. Orada hazır bulunanlar aynısını
yaptılar. Hâcer-i Esved yerleştirilecek yere getirilince, Hz. Peygamber (a.s.)
bunu kendi eliyle alıp oraya yerleştirdi.

Bu vak’a Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberliğinden sadece beş yıl
önce vuku bulmuştu. O sırada bütün Araplar ve Mekke’liler Hz. Muham­med
(a.s.)’in “emin” olduğuna şehâdet etmişti. Bütün millet Hz. Peygam­ber (a.s.)’in
ne kadar zeki ve akıllı olduğuna da tanık olmuştu. Zira kendi­si, yüzlerce,
belki de binlerce kişinin kanının akıtılmasına yol açabilecek tehlikeyi ve nazik
bir meseleyi gayet kolayca ve herkesi tatmin edecek bir şekilde çözümlemişti.
İbn Sâ’d’e göre Rasûlullah’ın akıl ve zekâsı, sadece bu olayda kendisini
göstermemişti. Cahiliyye devrinde pek çok defa önemli kavga ve çatışmaları
önlemişti ve kendisi birçok konuda isabetli kararlar vermişti.

İlgili Makaleler