Doğuştan Peygamberliğe Kadar Hz. Muhammed (a.s.)’İn Yaşantısı
22.13. Ficar Harbi
Biz yine tarihi olaylara dönelim ve olayların seyrine bakalım,
İbn Hişâm’ın ifadesine göre, Hazreti Peygamber (a.s.) 14-15 yaşında iken Ficar
Harbi patlak verdi[8].
İbni İshâk, İbni Sa’d, Belazuri ve İbn Cerir Taberî’nin ifadelerine göre bu harp
20. Am’ul Fil’de[9]
yani Hz. Peygamber 20 yaşında iken meydana geldi. Harp’te taraflardan biri
Kureyşlilerin de dahil olduğu Beni Kinâne idi. ikinci taraf da Kays Aylân’dı
(ki, bunlar arasında Sakif ve Hevâzin kabileleri yer alıyordu). Çarpışma, Beni
Hevâzin’e bağlı Urvet-ü Rahhâl adlı bir kabile reisinin, Nu’man bin Münzir’in
ticaret kafilesine, kendi koruması altında Ukaz pazarına girme izni vermesi
üzerine başladı. Beni Kinâne’nin bir kabile reisi olan Berrâs bin Kays,
kendisine hitap ederek, “sen bu kafileyi Kinanelilere karşı da mı koruyorsun?”
diye sorunca, şu cevabı aldı: “Evet sadece Kinanelilere karşı değil bütün
dünyaya karşı”. Bu sözler üzerine Berrâs öfkelendi ve Necd’in yukarı bölgesinde
Teymen mevkiinde Urve’yi öldürdü. Kinâneliler henüz Ukaz pazarında iken bu
cinayetin haberini aldılar. Buradan hemen Beyt’ul Haram’a hareket ettiler. Fakat
Harem hududuna girer girmez Hevâzinliler kendilerine yetiştiler ve aralarında
şiddetli bir çatışma başladı. Çatışma bütün bir gün devam etti. Gece
Kinâneliler ve Kureyşliler Harem’e girmeyi başardılar. Bunun üzerine
Hevâzinliler Harem’i kuşattılar ve çarpışmalar birkaç gün daha devam etti. Bu
savaşta Hz. Peygamber (a.s.) hâlâ küçük olduğu için fazla bir şey yapmadı ve
sadece düşmandan gelen okları kendi amcalarına verdi. İbn Sa’d’in ifadesine göre
Hz. Peygamber (a.s.) daha sonra arkadaşlarıyla konuşurken bu savaşa bu kadarcık
katılmayı da istemediğini belirtmişti. Süheyli ise Hz. Peygamber (a.s.)’in
amcalarıyla birlikte muharebe yerine gittiğini, ancak çarpışmalara fiilen .
katılmadığını yazmıştır.
Bu tek çarpışmanın dışında, Hz. Peygamber (a.s.) nübüvvetten
önceki dönemde başka herhangi bir savaşa veya kavgaya katılmadı. Hz. Peygamber
(a.s.) ne kadar savaşa katılmışsa hep nübüvvetinden sonra Medine’de kaldığı süre
içinde katılmıştır. Bu husus, sadece Hz. Muhammed (a.s.)’in cahiliyye döneminde
kavga ve kısır çekişmelerden uzak durduğunu göstermekle kalmıyor, ayrıca
peygamberlik sırasında savaşlarda gösterdiği büyük askeri dehanın Allah vergisi
olduğunu da ortaya koyuyordu. Yani kendisi meslekten değil doğuştan bir
kumandandı.
22.14. Hilf’ul-füdûl
Hz. Muhammed 20 yaşında iken bazı Kureyşli kabileler
“Hilfül-Füdûl” adında bir anlaşma yaptılar. Anlaşmanın adının “füdul” olmasının
sebebini İbn Kesir, “Nihâye'”de şöyle anlatmıştır. Cürhüm kabilesinin de
Mekke’de bulunduğu sırada benzeri bir “hilf’ (anlaşma) imzalanmıştı. Bu
anlaşmayı hazırlayan ve imzalayan herkesin ismi “Fadl”dı. Bu sebeple buna,
“Hilfül-Füdûl” (Fazılların Anlaşması) denildi. Fakat bunun daha doğru ve
tutarlı gerekçesini Hz. Ebû Bekr (r.a.)’in iki oğlu Muhammed ve Abdurrahman
vermişlerdir. Bu gerekçeyi de İbn Kesir, Hümeydi’ye dayanarak nakletmiştir.
Muhammed ve Abdurrahman’ın hadisi şöyledir. Rasûlullah buyurdular, “Ben Abdullah
bin Cud’ân’ın evinde öyle bir anlaşmaya katıldım ki, bunun için İslâm devrinde
de bana davet gelseydi katılırdım. Onlar, Füdûl’ü hakedenlere iade etmek üzere
anlaştılar, ayrıca zâlimin mazlumu ezmemesi konusunu da karara bağladılar.”
(el-bidâye ve en-Nihâye, CU, s. 291). Füdûl’ün hakedenlere iade edilmesi, bir
zâlimin kaba kuvvetle ve zulümle gaspettiği bir lütfu, ihsanı ve inayeti hakkı
olan kişiye iade etmek demektir. İbn Sa’d’in rivâyetine göre anlaşmayı
imzalayanlar mazlum ve hakkı yenen kişiyi destekleme kararı aldılar ve hakkının
geri alınması için ellerinden geleni yapacaklarına dair and içtiler. İbn Hişâm,
bu anlaşmanın ayrıntılarını verirken, tarafların Mekke’de oturan bir vatandaş
veya buraya gelen herhangi bir yabancıya zulüm yapılmasına izin vermeyeceklerini
karara bağladıklarını belirtiyor. İbn Sa’da göre bu anlaşma Zilka’de, 20. Am’ul
Fil’de yapılmıştı.
Anlaşmanın imzalanmasına sebep olan olay şu idi. Yemen’in bir
kabilesi olan Zübeyd’e bağlı bir kişi bazı ticari mallarla Mekke’ye geldi.
Mekke’nin bir kabile reisi olan As bin Vâil bu mallan satın aldı, ama
ücretlerini mal sahibine ödemedi. Mal sahibi sıra ile Beni Abdü’d-Dâr, Beni
Mahzûm, Beni Cumah, Beni Şehm ve Beni Adiyye’nin hepsine giderek derdini anlattı
ve feryad etti. Fakat feryadına kimse kulak asmadı ve As bin Vâil’i karşısına
almaya cesaret edemedi. Bu tüccar ümidini tamamıyla yitirince sabah vakti Ebû
Kubeys tepesine çıkıp Fihr ailesini yardımına çağırmaya ve feryat etmeye
başladı. Bu yalvarışları dinleyen Hz. Muhammed (a.s.)’in amcası Zübeyr bin
Abdulmuttalib yerinden kalktı ve bu işi böyle bırakmayacağını söyledi. Daha
sonra Beni Hâşim, Beni el-Muttalib, Beni Esed bin Abd’ul-Uzza, Beni Zühre ve
Beni Teym’i Abdullah bin Cud’ân’ın evinde topladı. (Bilindiği gibi, Abdullah bin
Cud’ân Hz. Ayşe’nin kuzeni idi). Burada herkes, ister Mekke’de oturanlardan
biri olsun, ister buraya gelen bir yabancı olsun, hakkı yendiği veya mağdur
olduğu takdirde kendisine var güçleriyle yardım edeceğine dair and içtiler. Bu
antlaşmaya varıldıktan sonra hep beraber As bin Vâil’in evine gittiler ve O’nun
Zubeyd kabilesine mensup tüccarın mallarının ücretini ödemesini sağladılar.
Muhammed bin İshâk, İmam Zührî’ye dayanarak Rasûlullah (a.s.)’ın
şu sözlerini nakletmiştir: “Ben Abdullah bin Cud’ân’ın evinde öyle bir
anlaşmaya katıldım ki, bunun yerine bana kırmızı deve bile verilseydi, bu
anlaşmadan vazgeçmeyecektim. Ve bugün İslâm üzerinde olduğumuz sırada da böyle
anlaşma imzalamaya davet edilirsem bunu derhal kabul ederim.”
22.15. HZ. HATÎCE İLE TİCARETTE
ORTAKLIK
20-25 yaş döneminde, Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)’nın,
çocukluğundan beri taşıdığı ve mahdud bir muhitte bilinen şahsî meziyet ve
kabiliyetlerinden bütün Kureyşli ve Mekkeliler de haberdâr olmaya başladılar.
Dürüstlük, doğruluk, emânet, güzel ahlâk, iyi niyet, ciddiyet, zekâ, mantık,
sabır, vakar, cömertlik, fedakârlık, nezâket, yardımseverlik ve önderlik gibi
meziyetleri bir bir ortaya çıkmaya başladı ve bu sebeple, çevresinde saygı ve
sevgi kazanmaya, şöhreti ve nüfuzu her tarafa yayılmaya başladı. İşte bu
sıralarda, Hazreti Hatice (r.a.) Hz. Peygamber (a.s.)’i ticaretine ortak etti.
Hz. Hatice, Kureyş kabilesinde ve Mekke’de, iffet, namus ve
güzel ahlâkı yüzünden “tâhire” (temiz) unvânını kazanmıştı. Akıl, zekâ ve temiz
yaşantısı nedeniyle bütün kabile tarafından seviliyor ve sayılıyordu. Ayrıca,
Cenâb-ı Allah kendisine güzellik ve zarafet de ihsan etmişti. Kureyş’in en
zengin kadını O idi. O kadar ki, çoğu zaman Kureyş ticaret kafilesinin yarısı
O’nun mallarını taşırdı. Hz. Hatice daha önce Ebû Hâle bin Zürâre Temimî ile
evlenmişti. Bu izdivaçtan Hind ve Hâle adında iki erkek çocuk doğmuştu. Bu ikisi
daha sonra müslüman oldular. Ebû Hâle’nin vefatından sonra Hz. Hatice (r.a.)
Uteyyık bin Abid el-Mahzûmi ile evlendi. Bu izdivaçtan Hint adında bir kız çocuk
doğdu. Bu kız da Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberliği sırasında müslümanlığı
kabul etti[10].
Bu ikinci kocasının da vefat etmesinden sonra Hz. Hatice dul kaldı ve bir süre
evlenmedi. Kureyşli kabile reislerinden pek çoğu onunla evlenmek
arzusundaydılar, ancak Hz. Hatice bu hususta gelen her teklifi reddetti. Tek
uğraşı ticaret olup, her defasında bir kişiyle anlaşıp mallarını ticaret
kafilesiyle gönderir ve kendisi belli bir pay alırdı.
Hz. Hatice (r.a.), Nebi-yi Kerim (a.s.)’in doğruluk, dürüstlük
ve güzel ahlâkını öğrenince mallarını Suriye’ye götürmesini, buna karşılık
kendisine, başkalarına verdiği paydan daha fazlasını vermeyi teklif etti. İbn
İshâk’ın rivâyeti böyledir.
Başka bir rivâyet ise İbni Sâ’d tarafından nakledilmiştir.
Nüfeyse binti Münye’ye atfen nakledilen ve daha sonra Zürkâni tarafından
etraflıca ele alınan bu rivâyet şöyledir. Ebû Tâlib, Hz. Peygamber’e, “sevgili
yeğenim, ben zengin bir kişi değilim. Mali vaziyetimiz gittikçe kötüleşiyor.
Bizde herhangi bir ticaret malı da yoktur. Duyduğuma göre bir ticaret kafilesi
Suriye’ye hareket etmek üzeredir. Bu kafile ile Hatice de kendi mallarını
göndermek istiyor. Bence, sen bu mallar için kendisine gidersen, O seni tercih
edecektir. Çünkü O senin ne kadar temiz ve dürüst bir genç olduğunu çok iyi
biliyor.” Hz. Muhammed (a.s.), Hatice’nin bizzat kendisine bir haber
yollayabileceğini sandığım belirtti. Fakat Ebu Tâlib, zamanın geçirilmesi
halinde Hatice’nin başka birini seçebileceğinden endişe duyduğunu kaydetti. Her
neyse, amca ile yeğen arasındaki bu konuşma ile ilgili haber Hazreti Hatice
(r.a.)’ye ulaştı. Ancak, Hz. Muhammed (a.s.)’in tahmini doğru çıktı. Çünkü Hz.
Hatice bu konuşmadan önce mallarım Suriye’ye götürecek kişi olarak Hz.
Muhammed’i seçtiğine ilişkin mesajı kendisine göndermişti bile.
İbn Sa’d’in “Tabakat” isimli eserinde, Muhammed bin Akîl
tarafından rivayet edilen bir hadise göre, Ebu Tâlib, Hz. Hatice (r.a.)’ye gidip
“ya Hatice, ticarette Muhammed (a.s.) ile ortak olmak ister misin? İstersen
kendisi sevinecektir” dedi. Hz. Hatice ise, “siz uzaktaki beğenmediğim bir kişi
için bile teklif getirseydiniz, memnuniyetle kabul ederdim. Kaldı ki, siz yakın
bir dostunuz için böyle bir teklifte bulunuyorsunuz” diye cevap verdi.
Kısacası, ticaret konusunda Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Hatice
anlaştılar ve Hz. Hatice, Hz. Peygamber (a.s.)’i, Suriye’ye giden ticaret
kafilesiyle beraber yolladı. Hz. Hatice (r.a.), Hz. Peygamber (a.s.) ile
birlikte uşağı Meysere’yi de gönderdi. Bu yolculuk 15 Sefer veya 16 Zilhicce,
25. Am’ul-Fil’de başladı. Yolculuk esnasında Meysere, Hz. Muhammed (a.s.)’in
temiz karakteri, güzel ahlâkı, iyi huy ve alışkanlıklarını yakından görme
fırsatı buldu ve kendisini can-ü gönülden sevdi. Yolculuğun sonunda Mekke’ye
dönüp her şeyi Hz. Hatice’ye anlattı. Hz. Muhammed (a.s.) ticaret işini de iyi
becermişti. İbni Sa’d’ın Nüfeyse binti Münye’ye dayanarak yazdığına göre,
eskiden Hz. Hatice hesabına çalışmış olan herkesin getirdiği kârın iki mislini
Hz. Muhammed (a.s.) getirdi ve Hz. Hatice (r.a.) de kendisine vaad ettiği payın
iki mislini verdi.[11]