Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Medine’ye Hicret

33.1.23.
Rasûlullah (a.s.)’ın Çoluk-Çocuklarını Medine’ye Getirtmesi

Vâkıdî’nin Hz. Zeyd bin Sabit’e dayanarak naklettiği rivayete
göre Rasûlullah (a.s.), Ebû Eyyûb Ensarî’nin evinde 7 ay kaldı. İbn Sa’d ile
Belazuri de aynı rivâyeti nakletmişlerdir. Hâfız İbn Hacer de bu rivâyeti tasdik
etmiştir.

Bu arada Rasûlullah (a.s.) yapılan yeni hücrelere taşınmadan
önce Hz. Zeyd bin Hâris ve serbest bırakmış olduğu özel hizmetçisi Ebû Rafi’e
500 dirhem ve iki genç deve vererek kendi ailesini getirtmek üzere Mek­ke’ye
gönderdi.[18]
Hz. Ebû Bekr (r.a.) de bu zevatla beraber Abdullah bin Ureykıt eliyle oğlu
Abdullah’a bir mektup gönderdi ki, o da annesi ve kız kardeşlerini Medine’ye
getirsin. Hz. Zeyd bin Haris (r.a.) Ümm ul-Mü’minin Hz. Sevde’yi Rasûlullah
(a.s.)’ın iki kızı Hz. Fatma ve Ümm-ü Gülsüm’ü, kendi zevcesi, Ümm-ü Eymen’i ve
oğlu Üsâme bin Zeyd’i Medi­ne’ye gelirdi; fakat Hz. Zeyneb (r.a.)’i alamadı;
zira onu kocası Ebu’l-As bin Rebi’ alıkoymuştu. Hz. Abdullah bin Ebu Bekr
bunlarla beraber anne­si Ümm-ü Ruman ve kız kardeşleri Hz. Esma (r.a.) ile Hz.
Ayşe (r.a.)’yi getirdi. (Bk. Taberânî, İbni Sa’d, Belazuri ve İbn Abd-il Berr).

İşte burada
İslâmi Hareket’in Mekke dönemi sona eriyor. Biz bundan sonraki sayfalarda Mekke
döneminin genel bir değerlendirmesini yapaca­ğız



 




[1]
Bu ayetin
İsrâ sûresiyle birlikte Hicret’ten çok önce indiğine dair itirazda
bulunulmaması gerekir. Aslında Kur’ân-ı Kerîm’in bazı ayetleri daha önce
inmiş olmalarına rağmen bazı belli du­rum ve şartlarda bunlar Cenâb-ı Allah
tarafından Rasûlullah (a.s.)’a hatırlatılırdı. Böylece, bu ayet­lerin o özel
şanlar için indiği açıklanmış oluyordu.



[2]
İşte bu
hikmet yüzünden Cenâb-ı Allah Rasûlullah (a.s.)’ı o zamana kadar Mekke’de
bı­raktı. Gaye, Kureyş’in Hakka düşmanlıkta son haddine varması üzerine
Rasûlullah (a.s.)’ın son ânda kurtulmasını göstermekti.



[3]
Bu adamın
ismini bazı yazarlar Erkad ve bazıları Erkat yazmışlardır. Fakat doğru
kelime Üreykıt’tır. Mûsâ bin Ukbe ile Belâzurî ve İbn Sa’d bunu böyle
yazmışlardır. Üreykıt, daha önce bahsettiğimiz gibi, Hz. Peygamber (a.s.)’in
Taif dönüşü Mekke’ye eman istemek üzere ulak olarak bazı Kureyşin kabile
reislerine gönderdiği kişidir. Kendisi müşrikti, ama hicret gibi en nazik
anda bile güvenilir bir kılavuz vazifesi yapmaktan kaçınmadı.



[4]
Müsned-i
Ahmed, Taberânî ve Sîret-i İbni Hişam’da İbni İshâk’a Hz. Esma binti Ebî
Bekr’in bir rivâyeti naklolunmuştur. Bu rivâyetle Hz. Esma şöyle diyor:
“Babamız evden çıkarken evde ne varsa götürdü.” Bir tahmine göre yanında 5-6
bin dirhem vardı. (Belâzuri’nin rivâyetine göre, Hz. Ebû Bekr’in İslâmiyeti
kabul ettiği sırada kendisinde nakit 40 bin dirhem bulunuyordu). Daha sonra
dedemiz Ebû Kuhâfe -ki o zamana kadar müslüman olmamıştı- dedi ki, Ebû Bekr
ca­nıyla malını da götürmüştür. Biz dedik ki; “hayır, babamız bizim için bol
para ve mal bırakmıştır.” Biz bunu dedemizi avutmak için söyledik. Zira
bizim evimiz bomboştu.



[5]
Burada bir
noktanın izah edilmesi gerekiyor. O da, Hz. Ali Hz. Esmâ’nın ifadeleridir.
Da­ha önce belirttiğimiz gibi gerek Hz. Ali gerekse Hz. Esma, Kureyşli
kâfirlerin soruşturmaları sıra­sında Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebû
Bekr’in nereye veya ne yöne gittiklerini söylemediler. Ama yukarıdaki
ifadelerden anlaşılıyor ki, Hz. Esma ve diğer kimseler, Hz. Peygamber (a.s.)
ve Hz. Ebû Bekr Sevr mağarasında bulunduktan müddetçe kendileriyle
mütemadiyen temasta idiler. Bu durumda acaba Hz. Ali ile Hz. Esma (r.a.)
kasten yalan mı söylemişlerdi? Bizce her ikisi, kendile­rine Kureyşlilerin
Hz. Peygamber (a.s.) ve Hz. Ebû Bekr hakkında soru yönelttikleri sırada
gerçek­ten kendilerinin nerede olduğunu bilmedikleri ihtimali daha
kuvvetlidir. Bir başka ihtimal de şu olabilir. Belki ikisi de gerçeği
biliyorlardı; ancak zalimlere yardımcı olmamak için yalan söylemek zorunda
kaldılar. Aslında bu tutum şeriat, ahlâk ve akıl açısından doğrudur. Ancak
aptal bir kişi gözü dönmüş bu katillere Rasûlullah (a.s.) ve Hz. Ebû Bekr’in
bulunduğu yerin bildirilmesine ısrar edebilirdi. Daha sonra Hz. Esmanın
dedesine karşı davranışına gelince, bu “tevriye”nin bir örneği­dir.
“Tevriye” düpedüz yalan söylemeden bazı iyi sebepler için hakikati gizlemek
manasını taşır.



[6]
Bu da
Tevriyenin bir başka örneğidir. Yani, Hz. Ebû Bekr (r.a.) yoldaşının
Muhammed Mustafa (a.s.) olduğunu açıklamak yerine ve kendisinin sadece
rehberi veya yol göstericisi olduğu­nu belirtti. Duyanlar zannettiler ki Hz.
Peygamber (a.s.) bir kılavuzdur.



[7]
Harre,
lâvdan yanmış siyah kayalara denilir. Medine’nin etrafında bu tür pek çok
kayaya rastlanır. “Harret-ul ‘Asabe” Küba’nın dışında Mekke yolunda bulunan
harreye denilir. Buna “Harre-yi Kubbâ” da denilir.



[8]
Evs ile
Hazrec, Kayle adlı annenin evlâtları olduğu için bu kabile mensuplarına Benî
Kayle de denilirdi. Bir yahudi’nin “reisiniz geldi” diye seslenmesi
gösteriyor ki, Medine’de oturan­lar ister mü’min, müşrik veya yahudi
olsunlar, hepsi, Rasûlullah (a.s.)’ın bir mülteci değil bir hü­kümdar, lider
ve komutan olarak gelmekte olduğunu önceden biliyorlardı.



[9]
Kameri
takvimine göre gece gündüzden önce geliyor ve gün batışından sonra yeni bir
ta­rih başlıyor. Bu itibarla 1 Rebiülevvel tarihinden, bir önceki gece
kastedilmiş olabilir. Ayrıca, Hz. Ömer’in halifelik devrinde Hicrî takvimine
başlandığı zaman, bunun hesabı Hicret’in yapıldığı asıl tarihten itibaren
değil 1 Muharrem (16 Temmuz 622) den yapılmaya başladı. Araplar eski
çağlar­dan beri Muharrem’i yılın ilk ayı olarak kabul ediyorlardı. Böylece
Hicret takvimi, Hicret’ten üç ay sonra başladı.



[10]
Kendisi
yaşlı bir zattı. Rasûlullah (a.s.)’ın gelişinden kısa bir süre sonra vefat
etti. İbni Cerir’in ifadesine göre Hicret’ten sonra vefat eden ilk sahabe
idi.



[11]
Kubâ camii
bugün de Medine’nin güney batısında bulunuyor. Bu camiinin kıblesine
biti­şik tek kubbeli “Makâm-ul Ümre” adında bir yapı vardır. Burası Hz.
Külsum bin Hidm’in eviydi. Buna bitişik “Beyt-i Fatma” ismiyle bilinen yerde
Hz. Sa’d bin Hayseme’nin evi vardı.



[12]
Yakut
“Mu’cemül Buldan “da “Rânûnâ” kelimesini izah ederken bu mevkide bir caminin
bulunmasıyla ilgili kaydın İbn İshâk’ın siretinde yer alan ve İbni Hişâm
tarafından özetlenen bö­lümde bulunduğunu bildirmiştir. Yoksa diğer bütün
yazarlar ve alimler Rasûlullah (a.s.)’ın sadece Cum’a namazını Benî Salim’in
mahallesinde kıldığına işaret ederler.



[13]
Aynı
ailenin bir hatunu olan Selma bint Amr ile Rasûlullah’ın büyük babası Hâşim
evlen­miş ve dedesi Abdulmuttalib batınından doğmuştu. Abdulmuttalib aynı
ailede çocukluğunu ve gençliğini geçirmişti. Aynı ailenin efradı
Abdulmuttalib’in amcasının onun mirasını gasbetmesi üzerine onun yardımına
koşmuşlardı. Rasûlullah (a.s.)’i bu aile ile olan münasebetleri o kadar
ya­kındı ki, babası Abdullah ömrünün son günlerini burada geçirdi ve
yanlarında gömüldü. Rasûlullah (a.s.)’ın annesi de çocuğunu ailesine
tanıştırmak üzere Medine’ye getirmişti.



[14]
Cenâb-ı
Allah’ın, Rasûlullah (a.s.)’ın Medine’de kalacak yerinin seçimini kendisine
bırak­maması ve kararını dişi deve ile belirlemesi ibretli bir hareketli.
Eğer Rasûlullah (a.s.) kendi irade­siyle kalacak yeri seçmiş olsaydı pek çok
Ensâr kabilesi, Rasûlullah (a.s.)’ın Benî Neccar’ı kendileri­ne tercih
ettiğine inanacaklardı.



[15]
Hz. Ebû
Eyyûb Ensari’nin bu evi halâ Mescid-i Nebevî’nin güneydoğusunda bulunuyor.
Buna yakın bir yerde bugün Mescid-i Nebevî’nin İmam ve hatiplerinin kaldığı
Dâr-ı Câfer-üs Sâdık vardır.



[16]
Buhârî’de
Hz. Abdullah bin Mes’ûd’un rivâyeti böyledir. Hz. Abdullah bin Mes’ûd da bu
rivâyeti Hz. Sa’d bin Muâz’a dayanarak nakletmiştir. Bu rivâyetle yer alan
izahata göre Hz. Sad’ın Umeyye bin Halef ile Cahiliyye döneminden beri
dostluk ilişkileri vardı. Umeyye Medine’ye gelin­ce Hz. Sa’d’ın evinde
kalır. Hz. Sa’d da Mekkeye gidince onun evinde kalırdı. Hz. Sa’d bu dostluğa
dayanarak umre için Mekke’ye gitmiş ve Umeyye ile bulunmuştu. Umeyye Hz.
Sa’d’ı öğle vakti Ka’be’ye götürdü. Oada Ebû Cehl ile karşılaştılar. O
sırada aralarında yukarıda aktardığımız müna­kaşa geçti. Aynı rivâyette şu
ek bilgilere de rastlıyoruz: Hz. Sad, Ebû Cehl’e yukarıda naklettiğimiz
cevabı verince Umeyye bin Halef kendisine şöyle dedi: “Sakın Ebul Hakem ile
ters konuşma. Bu, vadinin en nüfuzlu kişisidir.” Hz. Sa’d dedi ki, “Boş ver.
Rasûlullah’dan duyduğuma göre bunlar se­ni öldüreceklerdir.” Umeyye bunu
duyunca çok korktu ve, “bunlar beni öldürecekler mi dedin? Pe­ki nerede
Mekke’de mi?” Hz. Sa’d dedi ki, “onu bilmem” Müsned-i Ahmed’de yer alan
rivâyete gö­re Umeyye Hz. Sa’d’in söylediklerini karısına anlatınca, karısı
dedi ki “vallahi Muhammed’in dedik­leri doğru çıkar.” Hafız Ebû Bekr
Bezzâr’ın Hz. Abdullah bin Mes’ûd’a dayanarak naklettiği rivâyette ise
Umeyye yerine Utbe bin Rebia’nın ismi geçiyor. Gerçi Bezzâr’ın bu hadisinin
râvileri de çok muteber ve sağlamdırlar, ancak doğru olan Buhârî’deki
rivâyettir. Umeyye bin Halef Bedii savaşına katılmış ve Hz. Bilâl tarafından
öldürülmüştü. Fakat Rasûlullah (a.s.)’ın, kendi tarafından öldürüleceğini
peşinen söylediği adam Umeyye bin Halef değil, Übeyy bin Halefti. Übeyy bin
Ha­lef, Uhud savaşında Rasûlullah (a.s.) tarafından öldürüldü.



[17]
Asıl Arapça
metinde kullanılan kelime dört duvarlı bağ anlamına gelir. Bu demektir ki
burası önce bir bağ idi, sonra zamanla yıprandı ve çeşitli maksatlar için
kullanılmaya başlandı.



[18]

Belâzuri’nin ifadesine göre Rasûlullah (a.s.) bu 500 dirhemi Hz. Ebû
Bekr’den ödün; al­mıştı.

 

İlgili Makaleler