Medine’ye Hicret
33.1.12. Hz.
Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr’in Yakalanıp Öldürülmesi İçin Ödül
Düşmanların, Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr (r.a.)’i
bulabileceklerini ümit ettikleri son yer burasıydı. Burada da ikisini
bulamayınca onların kaçtığına iyice inandılar. Bundan sonra Kureyşliler Hz.
Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr’in başlarına ödül koydular ve ikisini ölü ya
da diri getirecek bir kişiye büyük ödül vereceklerini ilân ettiler. Ödül adam
başına 100 deve idi. Belazuri’nin rivâyeti budur ve bunu İbnu’l-Kayyim da
“Zad’ul-Me’âd”da nakletmiştir. İbni Hişâm ile İbni Cerir ise sadece Hz.
Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr (r.a.)’i yakalayana 100’er deve ödül
verileceğinin ilân edildiğini bildirmiştir. Fakat Belazuri bunun zayıf bir
rivayet olduğuna işaret etmiştir.
Buhârî’de Hz. Ayşe (r.a.)’nin bir rivâyeti yer almıştır. Buna
göre Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr (r.a.) Sevr mağarasında üç gece ve
iki gün geçirdiler. Taberânî’de Hz. Esma’nın rivâyeti de aynıdır. İbni Abd
il-Berr, İbni Sa’d ve İbni İshâk’ın ifadeleri de aynıdır. Bu bakımdan, Sevr
mağarasında Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr’in 10 günden fazla kaldıkları
yolunda Müsned-i Ahmed’de ve Hakim’de yer alan Talhat ul-Basri’nin rivâyeti
doğru değildir. Hakikatte, Kureyş’in bütün arama-taramaları üç günde iflas etti.
Ortalık yatışınca daha önce kararlaştırıldığı gibi, Abdullah bin Ureykıt
kendisine verilen iki dişi deveyi alıp üçüncü gecenin son yarısına doğru Sevr
mağarasına geldi. Aynı saatte Hz. Esma da bir torba dolusu erzak ile geldi.
Fakat torbasının ağzını kapatmak için yanında bir ip veya benzeri bir şey
getirmeyi unuttu. Bunun üzerine, kendisi o zaman kadınların bellerinin etrafını
sardıkları nitâk’ı (kuşağı) ikiye ayırarak biriyle torbanın ağzını kapattı,
birini de kemerine sardı. (İbni Hişâm, İbni Cerir ve İbni İshâk’ın rivâyeti). Bu
Esmâ’nın şu rivâyeti yer almıştır: “Erzak torbasının bağlanması meselesi ortaya
çıkınca, Hz. Ebu Bekr benim nitâkımı yırtmamı istedi. Bundan sonra Rasûlullah
(a.s.) bir deveye bindi, Hz. Ebu Bekr (r.a.) de başka bir deveye, Hz. Ebu Bekr
kendisine hizmet etmek üzere Amir bin Fuheyre’yi de arkasına oturttu. Önlerinde
Abdullah bin Ureykıt yürüyerek yol gösteriyordu. İşte bu şekilde dünya tarihini
değiştirecek büyük hicret başlamış oldu. İbni Sa’d ile Belazuri’nin tesbitlerine
göre bu mübarek kafile Sevr mağarasından 4 Rebiülevvel Pazartesi günü hareket
etti. İmam Ahmed’in Hz. Abbas’a dayanarak naklettiğine göre Rasûlullah (a.s.)
Rebiülevvel ayının Pazartesi günü mağaradan çıktı. Fakat İbn Abbas kesin tarihi
bilemediğini belirtmiştir. İbni İshâk, Rasûlullah (a.s.)’ın 1 Rebiülevvel
tarihinde Mekke’den çıktığını açıklamışsa da mağaradan çıkış tarihini
belirtmemiştir. Kastallânî, “Mevâhibud Dünyâ”da Rasûlullah (a.s.)’ın Cuma,
Cumartesi ve Pazar gecelerini mağarada geçirip Pazartesi gecesi oradan
ayrıldığına işaret etmiştir. İbni Cerir ise, Rasûlullah (a.s.)’ın Rebiülevvel,
Amül-Fil’de Mekke’den Medine’ye hicret ettiğini kaydetmiştir.
“Siret-i İbni Hişâm”da yer alan İbni İshâk’ın rivâyetine göre,
Abdullah bin Ureykıt, kafileyi Kureyşli düşmanların elinden kurtarmak
maksadıyla Medine’ye alışılagelmiş yolu bırakıp başka bir yoldan götürmeye
çalıştı. İbni Sa’d’ın ifadesine göre Hz. Ebu Bekr, ticari yolculukları
yüzünden her tarafa gidip geldiği için tanıştığı pek çok kişiler vardı ve
bunlardan bazısı yol boyunca kendisini görüp tanıyor ve yanında kimin olduğunu
soruyorlardı. Hz. Ebu Bekr de, “bu bana yol gösteren bir kişidir” derdi.
Taberânî’de Hz. Esmâ’nın Müsned-i Ahmed’de Hz. Enes bin Mâlik’in ve Buhârî
“Bâb-ul Hicret’le Hz. Enes’in benzeri rivayetleri vardır.[6]
Buhârî ve Müslim’de Hz. Ebu Bekr’in rivâyeti yer almıştır: “Biz
ertesi gün öğlene kadar yürüdük. Güneşin şiddeti artınca gölgeli bir yer aradık.
Baktım bir kaya parçasının altında gölge var. Oraya gidip yere bir hasır serdim
ve Rasûlullah (a.s.)’tan oraya oturmasını rica ettim. Sonra etrafa bakındım.
Peşimizde birinin olup olmadığını kontrol ettim. Bir süre sonra bir çoban çocuk
koyun ve keçileriyle oraya geldi. Ondan bir keçiden süt içmek istedik. Çocuk
razı oldu. Çocuğun elini yıkadım ve bir tencereye süt sağmasını söyledim. Daha
sonra başka bir tasa sütü döküp buna biraz su ilâve edip Rasûlullah (a.s.)’a
götürdüm ve kendisine içirdim.” Bundan sonra, Hz. Ebu Bekr (r.a.) Surâka bin
Mâlik bin Cu’şüm’ün hikâyesini anlatmıştır, ki bunu İmam Buhârî “Menakıb
ul-Muhacirin” ve “Babı Hicret’le ve İmam müslim, “Kitab üz-Zühd”, “Bab-ul
Hicret’le nakletmişlerdir. Fakat bunun ayrıntıları Buhârî, “Bab-ul Hicret’le
bir rivâyetinde bizzat Süraka’nın ağzıyla ve yeğeni Abdurrahman bin Malik
vasıtasıyla İmam Zührî tarafından anlatılmıştır. Bunun diğer ayrıntıları Siret-i
İbni Hişâm ve “Tabakat-i İbni Sa”d”de bulunuyor.
33.1.14.1. Sürâka’nın
Hikâyesi
Surâka, Beni Müdlic’in bir reisiydi. Oturduğu yer, Kudeyd’e
yakındı. Rivâyeti şöyledir: “Kureyş’ten bize adamlar geldiler ve dediler ki, Hz.
Muhammed (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr’i ölü veya diri yakalayana 100’er deve mükâfat
verilecektir. Bu haberi aldığımızdan bir süre sonra bir gün arkadaşlarımla
beraber oturuyordum ki, bir adam geldi ve bana şöyle dedi: “Az önce sahilde
birkaç kişiyi gördüm. Bence onlar Muhammed (a.s.) ve arkadaşlarıdır”. Ben de
kendilerinin Hz. Muhammed (a.s.) ve arkadaşları olduğunu anladım. Fakat ben o
adama dedim ki, “sen mutlaka yanılmışsın. Bunlar az önce buradan ayrılan
arkadaşlarımız olabilir.” Ben biraz daha toplantıda kaldım, sonra eve geldim ve
atıma yavaşça binip kimseye gözükmeden sahile doğru hareket ettim. (İbni Ebi
Şeybe’nin rivâyetine göre, “ödülün başka ortaklan çıkmasın diye kimsenin haberi
olmadan oradan ayrıldım”). Ben Hz. Muhammed (a.s.) ve arkadaşlarının yanına
varınca atım düştü. Fala bakmak için okları çıkardım. Fala göre benim
yaptıklarım yanlıştı. Ama buna aldırış etmeden öndekilerin izini sürmeye devam
ellim. Ben onlara, Rasûlullah (a.s.)’ın okuduğu Kur’an’ı dinleyebilecek mesafeye
kadar yaklaştım. Rasûlullah (a.s.) hiç sağa-sola bakmıyordu. Ama Ebu Bekr hep
etrafı gözlüyordu. Derken atımın ayakları dizlerine kadar kuma gömüldü ve
üzerinden düştüm.” (Hz. Berâ’ bin Azib bizzat Hz. Ebu Bekr’e dayanarak
belirtmiştir ki, geçtikleri arazi sert ve taşlıydı. Ben (Hz. Ebu Bekr) dedim ki,
“biz takip eden bize çok yaklaşmıştır”. Rasûlullah (a.s.) dua etli ve onun atı
yere dizlerine kadar çakıldı. Hz. Enes’in rivâyetinde ise şu cümle yer alıyor:
“Rasûlullah (a.s.) dua etti, ‘Allah bunu düşürsün”.) Süraka diyor ki, ben gene
fala baktım ve bu sefer de menfi bir fal çıktı. Bunun üzerine yaygarayı bastım
ve kendilerine yalvardım. Önündekiler durdular. Ben atıma tekrar binip yanlarına
gittim. Başıma gelenlerden, Rasûlullah (a.s.)’ın hedefine zararsız varacağını
anlamıştım. (İbni Hişâm’da İbni İshâk’ın, İmam Zührî vasıtasıyla kaydedilen
rivâyeti şöyledir: Surâka seslendi: “Ben Surâka bin Cu’şüm’um. Sizinle
konuşmama izin verir misiniz? Allah’a yemin ederim, ben size herhangi bir zarar
vermek istemiyorum ne de hoşunuza gitmeyen bir iş yapmak istiyorum.” Surâka
ayrıca, Rasûlullah (a.s.)’a başına ödül konduğunu ve pek çok kişinin bu ödülü
almak için kendilerini köşe bucak aradıklarını bildirdi. Kendisi daha sonra
şunları söylüyor: “Ben daha sonra Rasûlullah (a.s.) ve Hz. Ebu Bekr’e erzak ve
bazı diğer şeyler vermek istedim. Ama Rasûlullah (a.s.) hiçbir şey kabul etmedi
ve sadece kendileri hakkında başkalarına herhangi bir şey söylemememi istedi.
Ben Rasûlullah (a.s.)’tan kendime bir eman belgesi vermesini istedim. Bunun
üzerine Rasûlullah (a.s.) Amir bin Füheyre’ye işaret etti ve o bir deri parçası
üzerine istediğim yazıyı yazarak bana uzattı.” Hz. Enes bin Mâlik’in rivâyeti
şöyledir: Süraka dedi ki: “Ey Allah’ın rasulü, bana istediğiniz emri
verebilirsiniz.” Rasûlullah (a.s.) dedi ki, “sadece yerinde kal ve kimseyi
yanımıza yaklaştırma.” Böylece, az önce Rasûlullah (a.s.) ve arkadaşlarının can
düşmanı olan kişi en sadık bekçileri oluverdi. İbni Sa’d’ın dediği gibi, bundan
sonra Rasûlullah (a.s.)’ı takip ederek o tarafa gelen herkesin yolunu Süraka
kesiyor ve onların geri dönmeleri için şu sözleri söylüyordu: “Siz geri
dönebilirsiniz. Ben buralara iyice baktım. Kimsenin izine rastlamadım. Siz
biliyorsunuz ki ben iz sürmekte ustayım ve cin gözlüyüm.”
İbni İshâk ile Musa İbn Ukbe, Süraka’nın şu sözlerini
nakletmişlerdir: “Ben o zaman Rasûlullah (a.s.)’dan aldığımız yazıyı kendime
sakladım ve birkaç yıl sonra Rasûlullah (a.s.) Huneyn’e ve Taife yaptığı
akınların sonunda Ci’râne (veya Ci’irâne) de konakladığı sırada huzuruna vardım
ve cebimden o yazıyı çıkarıp kendisine uzattım ve şöyle dedim: “Efendim, ben
Surâka bin Cu’şüm’um ve bu da sizin yazınızdır.” Rasûlullah (a.s.) buyurdu:
“Bugün af günü ve hakların ödendiği gündür. Biraz daha yaklaş.” Ben Rasûlullah
(a.s.)’ın yanına sokuldum ve İslâmiyeti kabul ettim.” Taberânî, Süraka’nın bu
hikâyesini Hz. Esma binti Ebu Bekr’e dayanarak özetlemiştir.
İstiâb’da İbn Abd il-Berr ve “İsâbe”de İbni Hacer, Hz. Hasan
Basri’nin bir rivâyetini nakletmişlerdir. Buna göre, Rasûlullah (a.s.) Hz.
Süraka bin Mâlik’e hitap ederek şöyle dedi: “Ah, bir de Kisrâ (İran
hükümdarı)nın bileziklerini giyeceğin günün manzarasını düşün.” Bu buyruktan
birkaç yıl sonrâ İran fethedilip, İran şahının bilezik, tokalı kemer ve tacı
ganimet malı olarak Halife Hz. Ömer’in huzuruna getirildiği zaman, halife, Hz.
Süraka’yı yanına çağırdı ve bunları kedisine verdi, bilezikleri ellerine
giydirdi ve ellerini kaldırıp şunları söylemesini istedi: “Hamd olsun,
insanların Rabbi olduğunu iddia eden Kisra bin Hürmüz’den bu eşyaları alıp Beni
Müdlic’in bir bedevisi olan Süraka bin Mâlik Cû’şüm’e giydiren Allah’a.”
Süheyli, “Ravd-ul Ünuf “ta bu olayı daha ayrıntılı bir biçimde anlatmıştır. Ama
biz meseleyi gereksiz olarak uzatmamak için bunlara girmek istemiyoruz.