Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Medine’ye Hicret

33.1.14.2. Ümm-ü
Mâ’bed’in Hikâyesi

Bu mübarek ve kudsi kafile Kudeyd bölgesinden geçerken Ben-i
Hüzâ’a’ya mensup olan Ümm-ü Mâ’bed’in evine uğradı. Bu olayı bazı kaynaklar
Sürâka’nm hikâyesinden önce kaydetmişken, bazıları da daha sonra
açıklamışlardır. Biz Sürâka’nın hikâyesini önce naklettik. Zira, Hz. Ebu Bekr
(r.a.), Sevr mağarasından ayrıldıktan sonra başlarından geçen olaylar arasında
buna öncelik tanımıştır. Herhalde, bu sebeplerden dolayı olsa gerek, Hâfız
İbnü’l-Kayyim da, “Zâd ul-Me’âd”da bu hikâyeyi ilk ön­ce ele almıştır.

İbni Huzeyme, Hâkim, Beyhakî, Beğavi, İbn Abd il-Berr, Bezzâr,
Taberânî ve İbni Sa’d çeşitli senetlere dayanarak Ümm-ü Ma’bed hikâye­sini
nakletmişlerdir. İmam Buhârî de kendi tarih kitabında bizzat Ümm-ü Mâ’bed’e
dayanarak şu rivâyeti nakletmiştir: Hz. Peygamber (a.s.) ve ya­nındakiler
Kudeyd’den geçerken yolda Ümm-ü Ma’bed (Atike binti Hâlid)’in çadırına vardılar.
Ümm-ü Ma’bed, Ben-i Huzaa’nın Ben-i Ka’b kolu­na bağlıydı. Bu olgun yaştaki
kadın çok namuslu ve etkileyici bir şahsiye­te sahipti. Genellikle yoldan
geçerken kendisine uğrayanları ağırlardı. Rasûlullah (a.s.) ve arkadaşları oraya
gelince kendisinin çadırın önünde otur­duğunu gördüler. Bölgede açlık ve kıtlık
vardı. Rasûlullah (a.s.) ve arka­daşları o kadından süt, et, hurma veya benzeri
herhangi bir yiyeceği para ile almak istediler. Kadın dedi ki, “vallahi, bizde
herhangi bir şey olsaydı, sizi ağırlamaktan çekinmeyecektik.” Bu arada
Rasûlullah (a.s.) çadırın bir köşesinde oturmakta olan bir keçiyi gördü.
Rasûlullah (a.s.) “Ma’bed’in annesi, bu keçiye ne diyorsun?” diye sordu. Ümm-ü
Ma’bed “vallahi, bu zavallı keçi zayıf ve çelimsiz olduğu için başka keçilerle
beraber otlamaya gidemedi.” Hz. Peygamber (a.s.) sordu, “acaba bu süt verebilir
mi?” Ümm-ü Ma’bed, “vallahi, bu keçi süt vermeyecek kadar zayıf ve halsiz­dir”;
dedi. Rasûlullah (a.s.) “benim bunun sütünü sağmama izin verir mi­sin?” diye
sordu. Kadın dedi ki: “Annem-babam size feda olsun. Eğer on­da birazcık süt bile
varsa memnuniyetle sağabilirsiniz.” Rasûlullah (a.s.) keçiyi yanına çağırttı,
arka ayaklarını bağladı, memelerine (bir rivayete göre sırtına) mübarek elini
sürdü. Kadının keçisine bolca süt ihsan etmesi için Allah’a dua etti ve Allah’ın
adıyla süt sağmaya başladı. Allah’ın lütfu­na bakın ki, keçi ayaklarını açtı,
saman yemeğe başladı ve bir yandan da memelerinden pınar gibi süt fışkırmaya
başladı. Rasûlullah (a.s.) bir kova getirtti. Bu kova bir kaç kişiyi doyurmak
için süt alacak kadar büyüklükte idi. Rasûlullah (a.s.), süt sağmaya devam etti,
ta ki kova doldu ve üstünde köpükler belirdi. Rasûlullah (a.s.) bu sütten önce
Ümm-ü Mâ’bed’e içirdi ve o doydu. Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) sütü
arkadaşlarına verdi ve onlar da doydu. En son Rasûlullah (a.s.) içti ve şöyle
dedi: “Halka içiren, en son içer.” Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) kovayı tekrar
sütle doldurdu ve Mâ’bed’in annesine şöyle dedi: “Bu sütü, Ma’bed’in babası
gelince ona verirsin.” Ve oradan ayrıldı.

33.1.14.3. Ümm-ü Mâ
‘bed, Rasûlullah (a.s.) ‘ın Yüz Hatlarını (Eşkâlini) Tarif Ediyor

Biraz sonra Ümm-ü Mâ’bed’in kocası sıska ve çelimsiz keçileriyle
birlikte çadıra döndü. Çadırda sütle dolu bir kova görünce şaşırdı kaldı ve
karısına sordu: “Mâ’bed’in annesi bu süt nerden geldi?” Ümm-ü Ma’bed dedi ki:
“Vallahi olayı dinlersen hayret edersin. Bir mübârek zat buradan geçti, bu
Mu’cizeyi o yaptı.” Bundan sonra bütün olayı anlattı. Kocası, bu zâtın eşkâlinin
ne olduğunu sordu. Kadın dedi ki: “Bu muhterem zât erkek güzelliğinin en iyi
örneğiydi. Yüzü parlaktı, karakteri temizdi. Vücudu ne şişmandı ne de zayıf. Çok
güzel yüzlü ve çekiciydi. Gözlerinde siyah de­rinlikler vardı. Kirpikleri
uzundu. Sesi yüksekti ama sert değildi. Gözbebekleri simsiyah ve etrafı
bembeyazdı. Sürmeli gözlüydü. Kaşları ne bir­birinden çok uzak ne de birbirine
çok yakındılar. Aralarında hafif kıllar vardı. Kaşlarının ucu ince ve zarifti.
Saçları gür ve siyahtı. Boynu uzun ve sakalı gürdü. Sessizken vakar ve metanetin
bir simgesiydi. Konuşurken de etrafa hakim olurdu. Ağzından bal akıyor, inci
gibi tane tane konuşuyor­du. Sözleri tatlı ve açıktı. Ne konuşkandı ne de sakin.
Uzaktan dinlendi­ğinde sesi herkese hâkim ve kulağa hoş gelirdi. Yakından
dinlendiğinde çok şirin ve yumuşaktı .Orta boyluydu. Aşırı uzun boylu
görülmeyecek kadar boyluydu. Boyu kısa da değildi ki, yanında insanın dikkati
başkası­na çekilsin. Arkadaşlarının en yakışıklı ve hoş sohbeti isiydi; aynı
zaman­da herkesten daha muhterem ve hürmete lâyıktı. Arkadaşları etrafında
pervane gibiydiler. Sözlerine kulak kabartıyor ve söylediklerini derhal ye­rine
getiriyorlardı. O manzumdu, maluftu, asık suratlı değildi ve sözleri kaba veya
sert değildi.”

Bu tarifi dinledikten sonra Ebu Ma’bed şöyle dedi: “Vallahi
senin ta­rif ettiğin zât Kureyşlilerin bahsettikleri kişiydi. Ben onu görseydim,
ona her türlü yardımı yapmayı teklif ederdim. Ve bundan sonra da kendisini
görürsem aynı şeyi yaparım.” (Beyhakî ve İbn Sa’d, Abdulmelik bin Vehb-il
Mezhici’nin şu sözlerini nakletmişlerdir: “Ebû Ma’bed’in müslü­man olduğunu ve
hicret edip Rasûlullah (a.s.)’ın huzuruna çıktığını duy­dum.” Hâfız Ebû
Nu’aym’ın Abdulmelik’e dayanarak naklettiği rivayette şu ek bilgiler de vardır:
Ümm-ü Ma’bed müslüman oldu ve hicret edip Rasûlullah (a.s.)’ın yanına gitti.)

33.1.15.
Medine’de Bekleyiş

Rasûlullah (a.s.)’ın Mekke’den ayrılışının haberi Medine’ye
varmıştı. Buhârî, “Bâb-ul Hicrette; Zührî ve Urve bin Zübeyr vasıtasıyla bu
hususta bir rivayet naklolunmuştur. Bu rivâyeti İbni İshâk da nakletmiştir.
Hâkim ile Mûsâ bin Ukbe de bu rivâyeti naklederken bunu bizzat Hz. Urve’nin
babası Hz. Zübeyr bin el-Avvam’dan dinlediğini kaydetmişlerdir. Bu riva­yete
göre müslümanlar her sabah Mekke yoluna gelip güneşin şiddeti da­yanılmaz hale
gelinceye kadar Rasûlullah (a.s.)’ın yolunu beklerlerdi. İbni Sa’d’ın Vâkıdi’ye
dayanarak naklettiğine göre Mekkeli muhacirler Rasûlullah (a.s.)’ın gelişinin
uzaması üzerine endişeliydiler. Muhacirler ve En­sar her gün Harret-ul ‘Asabe’ye[7]
gidip oturur ve güneşin tam tepeye gel­mesine kadar beklerlerdi. İbni Cerir ile
İbni Hişâm İbni İshâk ve dolayı­sıyla Abdurrahman bin Üveym bin Sâ’d’e dayanarak
şu rivâyeti nakletmiş­lerdir: “Halkımın (Abdurrahman bin Veym’in halkının)
çeşitli sahabeleri bana dediler ki; Rasûlullah (a.s.)’ın Mekke’den ayrıldığına
dair haberi al­dıktan sonra kendileri Medine’nin dışına çıkıp O’nun yolunu
beklerlerdi. Her gün kendileri Harre’ye gidip güneş dayanılmaz hale gelinceye ve
hiç­bir yerde gölge kalmayıncaya kadar bekleşirlerdi. Tam yaz günleriydi. Bu
sebeple, bekleyenler öğleye doğru evlerine dönmek zorunda kalıyorlardı.” Bezzâr
da Hz. Ömer’e dayanarak aynı rivâyeti nakletmiştir.

Bu olay gösteriyor ki, Rasûlullah (a.s.) sevdiği memleketten
kaçak gibi bir sığmağa gitmiyor, aksine Allah’ın emriyle ayaklarına yüz sürmek
arzusuyla yanan fedakâr insanların diyarına hicret ediyordu.

33.1.16.
Rasûlullah (a.s.)’ın Kuba’ya Varışı

Tesadüfe bakın ki, bu heyecanlı bekleyişe rağmen Rasûlullah
(a.s.) öyle bir saatte Kuba’ya vardı ki, etrafta kimsecik yoktu. Öğle vaktiydi
ve herkes o gün Rasûlullah (a.s.)’ın yolunu bekledikten sonra evine dönmüş­tü.
Kubâ Medine’nin çevre köylerinden biriydi.

Rasûlullah (a.s.)’ın Küba’ya varışı ile ilgili iki ayrı rivâyet
vardı ki, bunlar görünüşte biraz farklı görünüyor. Bir rivâyete göre Rasûlullah
(a.s.), Harre-yi Küba’ya vardıktan sonra onun bir tarafına indi ve gelişiyle
ilgili haberi vermek üzere Ensâr’a bir adam yolladı. Haber alır almaz Ensâr ve
Muhacir oraya geldiler ve Rasûlullah (a.s.)’ı adeta omuzlan üstünde taşıdılar.
Onlar evvelâ Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebû Bekr (r.a.)’e selâm verdiler ve
kendilerini maiyetlerinde şehre götürmek istediler. Ayrıca, Rasûlullah (a.s.)’ın
emirlerini sabırsızlıkla beklediklerini belirttiler. Buhârî’de yer alan Hz.
Enes’in rivâyeti budur. İbni Sa’d da bu rivâyeti Hz. Enes’i kaynak göstererek
nakletmiştir. Müsned-i Ahmed ile Beyhâki’de yer alan Hz. Enes’in rivâyetinde şu
ilave cümle vardır: “Rasûlullah (a.s.)’ın gelişi­nin haberi alınınca 500 kişi
kendisini karşılamaya koştu.”

ikinci rivâyete göre Rasûlullah (a.s.) Küba’ya vardığı zaman
evinin çatısına bir iş için çıkmış olan bir Yahudi kendisini gördü ve şöyle
seslen­di: “Ey Beni Kayle,[8]
reisiniz geldi.” Bunu duyunca Küba’da oturmakta olan Beni Amr bin Avf tekbir
getirdi ve bütün kabile üyeleri silahlarını kuşanıp Rasûlullah (a.s.)’ı
karşılamaya geldiler. Rasûlullah (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr (r.a.) bu arada
develerinden inip bir hurma ağacının gölgesinde oturmuşlardı. Ensâr büyük neşe
ve coşku içinde oraya vardı. Kalabalık sa­bırsızlıkla hücum ediyordu. Fakat
yabancı oldukları için iki kişiden hangi­sinin Hz. Peygamber (a.s.) olduğunu
bilmiyorlardı. Bu sebeple, onlar ilk önce Hz. Ebu Bekr’e selâm veriyor ve saygı
gösteriyorlardı. Bu arada gü­neş Rasûlullah (s.a.)’ın bulunduğu yere kadar
yelişince Hz. Ebu Bekr ken­di çarşafıyla onu korumak istedi. Kalabalık işte o an
gerçeği öğrenmiş ol­du. Ve ondan sonra bütün dikkatler Rasûlullah (a.s.)’a
çevrildi. Bu rivâyeti, İmam Buhârî, Urve bin Zübeyr’e, Muhammed bin İshâk,
Abdurrahman bin Uveym bin Sâ’ide’ye ve İbni Sa’d Vâkıdi’ye atfen
nakletmişlerdir. Hâkim, Musa bin Ukbe, İbni Cerir Taberî ve Belazuri de aynı
rivâyeti ak­tarmışlardır.

Aslına bakılırsa bu iki rivayette görülen ufak bir ihtilaf hiç
önemli değildir. Öyle tahmin ediliyor ki, Rasûlullah (a.s.) ve Hz. Ebu Bekr
(r.a.) Küba’ya vardıktan sonra bir yandan Amir bin Füheyre veya Abdullah bin
Ureykıt’ı haberci olarak şehre göndermek suretiyle ve bir yandan da evi­nin
çatısına çıkmış olan Yahudinin halka seslenmesiyle gelişlerinin haberi
verilmişti.

İlgili Makaleler