Hz. Muhammed (a.s.)’İn Peygamber Olması ve Tebliğin Üç Yıl Süre ile Gizli Yapılması
[1] Beyhakî’nin
rivâyetine göre, Hz. Peygamber (a.s.)’in bu haleti ruhiyesi, asıl vahy’in
gelişinden 6 ay evvel başladı.
[2] Bu demektir
ki, yukarıdaki durumdan sonra Rasûlullah (a.s.) gittikçe yalnızlığı sever
bir kişi haline gelmişti. Zira Rasûlullah (a.s.)’ın daha önce de yalnızlığı
sevdiği biliniyor. Nitekim İbn Hişâm ile Taberî’nin rivâyetlerine göre, İbni
İshak ile Abdullah bin Zübeyr’in Ubeyd bin Umeyr el-Leysî’ye dayanarak
anlattıkları hadiste Hz. Peygamber (a.s.)’in senenin bir ayını Hira
mağarasında geçirdiği belirtilmiştir. Hz. Peygamber (a.s.) yanına birkaç
günlük yiyecek ve içecek alırdı ve oradaki murakabesi bittikten sonra
Kâ’be’yi tavaf ederdi (7 defa) ve evden tekrar yiyecek içecek alıp mağaraya
giderdi. Bu İ’tikâf ve ibadet devresinde Hz. Peygamber (a.s.) fakir fukaraya
fazlasıyla sadaka dağıtırdı. Ancak bu rivayetlerde, Hz. Muhammed (a.s.)’in
bu ibadetlere ne zaman başladığı kesin olarak belirtilmiyor. Ancak bu işin
birkaç sene devam ettiği tahmin ediliyor.
[3] Hz.
Muhammed’in genellikle 40 yaşında peygamber olduğu söyleniyor. Fakat, dikkat
edilirse kendisi Rebiülevvel, 1 nci Âm-ul Filde doğmuştu. Kendisine
peygamberlik Ramazan, 40. Am-ul Filde verildiğine göre, yaşı o sırada tam
40.5 tu.
[4] Abdullah bin
Zübeyr ile İbn İshâk’ın Ubeyd bin Umeyr-ul Leysî’ye dayanarak verdiği
bilgiye göre Rasûlullah (a.s.) Cebrail’in kendisine ipek kumaşında yazılı
bazı şeyler gösterdiğini, bunlar arasında Alâk suresinin ilk âyetlerinin
bulunduğunu belirtmişti. Yine aynı rivâyete göre Cebrail, Hz. Muhammed
(a.s.)’e “oku” dedi. O okuma bilmediğini söyledi. Bunun üzerine Hz.
Peygamber (a.s.)’i öyle sıktı ki canının çıkacağım sandı. Sonra kendisini
bıraktı ve “oku” dedi ve “İkramdan” “mâ’lem-ya’lem”e kadar okuttu. Hz.
peygamber daha sonra rüyasından kalkınca bu yazının kalbine işlendiğini
sandı. (Taberî, İbn Hişâm ve Süheylî). İbn Kesir bu rivâyetten bahsederken
bunun, uykudan uyandıktan sonra gözü açıkken kendisinin geçirdiği tecrübenin
bir başlangıcı olduğunu belirtmiştir, ki bu hususu Hz. Ayşe kendi hadisinde
beyan etmiştir.
[5] Bu korku ve
dehşetin çeşitli sebepleri olduğu ulemâ tarafından belirtilmiştir. Bunların
sayısı 12’ye kadar varıyor. Ama bizce doğru olan sebep, sadece Rasûlullah
(a.s.)’ın peygamberlik gibi yüce bir makam ve icaplarını düşünerek bu hâle
gelmiş olmasıdır. Rasûlullah (a.s.)’ı sürekli kaygılandıran şey bu ağır
yükü nasıl kaldırabileceğiydi. Bu düşünce ve kaygı gösteriyor ki, Hz.
Peygamber (a.s.) çok önceden peygamberliği tasarlamıyordu, ya da Arap’lar
ve diğer insanlara yeni bir din vermeyi ve onlara dinî yönden önderlik
yapmayı düşünmüyordu.
[6] Bir hadise
göre “Allah sizi üzmeyecektir.”
[7] Hz.
Peygamber, Varaka bin Nevfel’in yeğeni olarak gösterilmiştir, zira Varakanın
üçüncü göbeğinde Abdul Uzza ve Hz. Peygamber (a.s.)’in dördüncü göbeğinde
Abd Menaf birbirinin kardeşiydiler.
[8] Hz. İsa
yerine Hz. Musa (a.s.)’dan söz etmenin sebebi belki de Hz. İsa’nın peygamber
olacağına dair henüz bebekken verilen müjde olabilir. Hz. Musa’ya
peygamberlik ise Hz. Muhammed (a.s.) gibi beklenmedik bir şekilde ihsan
olunmuştu.
[9] Eşsiz bir
şahsiyete sahip olmasına rağmen, Hz. Peygamber (a.s.)’de zerre kadar kendini
beğenmişlik yoktu. Bu sebeple de, Cenâb-ı Allah’ın dünyadaki milyonlarca
insan arasından kendisini peygamberlik gibi yüce makama seçtiğine bir türlü
inanamıyordu.
[10] Meselâ şu
âyetler: “De ki, Eğer Allah istemiş olsaydı size Kur’ân’ı tilâvet ve tebliğ
etmezdim…” (Yunus; 16).
[11] Bu aradan
sonra Müddessir sûresinin ilk 7 ayeti vahiy olarak geldi. Bu ayetlerde ilk
defa Hz. Peygamber (a.s.)in nebi olduğu ve dinî yayması gerekliği
belirtildi.
[12] Burada şunu
belirtmekte fayda vardır ki, Rasûlullah (a.s.) hayatında Hz. Cebrail
(a.s.)’i sadece iki defa mücessem veya gerçek şeklinde görmüştür. Yoksa,
Cebrail her zaman kendisine bir insan kılığında ve görünümünde gelmiştir.
(Bk: Buhârî’de Hz. Ayşe’nin hadisine, Et-Tevhid kitabı). Müslim’de de
Kitab’ul İman’da Hz. Peygamber (a.s.)’in sözleri nakledilmiştir. Bu hâdise
göre, Cebrail ilk defa göğün doğu ucundan kendisine geldi. (Buna en-Necm
sûresinde “ufuk-u a’lâ” ve Tekvir suresinde “ufuk-u mübîn” denilmiştir).
Cebrail önce gökte belirdi ve yavaş yavaş Hz. Muhammed (a.s.)’e yaklaştı.
Öyle ki, havada muallak olarak durdu. Daha sonra Hz. Muhammed (a.s.)’e
eğildi ve kendisine iki yay mesafesi kadar yaklaştı. Hz. Ayşe’nin ifadesine
göre Cebrail kendi asıl şeklinde idi ve varlığıyla bütün ufku doldurmuştu.
(Buhârî). Bizzat Rasûlullah (a.s.)’ın ifadesine göre kendisi Cebrail’i asıl
şekli ve sureliyle o zaman gördü. Cebrailin azametli varlığıyla gök ile yer
arasındaki boşluk dolmuştu. (Müslim). Hz. Peygamber, Cebrail’i ikinci defa
Sidret-ul Münteha da gördü. Müsned-i Ahmed’de yer alan Hz. Abdullah bin
Mesud’un hadisine göre Rasûlullah şöyle buyurdular: “Ben Cebrail’i Sidret-ul
Münteha’nın yakınlarında gördüm. Onun 600 kolu vardı.” (Tefhim-ul Kur’ân, C.
V, Necm suresinin açıklaması).
[13] Tarih ve
siyerlerde ilk müslüman olarak bu dört kişinin adı geçmektedir. Fakat o
sıralarda bulunan Hz. Peygamber’in bazı kızlarının anne ve babalarıyla
birlikte İslâm dinini kabul etmediklerini düşünmek biraz zordur. Hz.
Zeyneb, Hz. Peygamber (a.s.)’in nübüvvet makamına eriştiği zaman 10 yaşında
idi. Hz. Ümm-ü Külsum ve Hz. Rukayye de o kadar yetişmişlerdi ki,
İslamiyet’e davetin, açıkça başlamasından önce Ebû Leheb’in oğullarıyla
evlendirilmişlerdi. Fakat Hz. Fatma bi’set’ten bir sene sonra doğmuş ve
gözünü İslâm devrinde açmıştı. Bu sebeple, bizce Rasûlullah’ın ilk üç kızı
da ilk müslümanlar arasında sayılmalıdırlar. Hz. Fatma ise doğuştan müslüman
sayılabilir.
[14] Pek
mümkündür ki bu olay rüyada ve ilham şeklinde cereyan etmiştir.
[15] Burada ele
aldığımız Kıyâme sûresinin sözü geçen âyetlerini bir tahmin şeklinde
okuyuculara sunmadık. Aksine bu hususta muteber ve güvenilir hadisler
vardır. Müsned-i Ahmed, Buhâri, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerir, Taberânî
ve Beyhâkî v.d. gibi tanınmış eserlerde Hz. Abdullah bin Abbas tarafından
rivâyet olunan hadise göre vahiyler Hz. Peygamber (a.s.)’e geldiğinde
kendisi herhangi bir kelime veya cümleyi unutmamak için Cebrail ile beraber
onları tekrar ederdi. Aynı şeyi İmam Şa’bî, İbn Zeyd, Dahhâk, Hasan Basrî,
Katâde ve Mücâhid gibi müfessirler de anlatmışlardır.
[16] Hâkim’in
Hz. Sâ’d bin Ebi Vakkas’a ve İbn Merdûye’nin Hz. Abdullah bin Abbas’a
dayanarak rivayet ettikleri hadise göre, Rasûlullah (a.s.) bazı kelimeleri
unutmak korkusuyla Kur’ân-ı yüksek sesle tekrarlardı. Mücâhid ve Kelbî’ye
göre, Cebrail vahiy getirdikten sonra henüz ayrılmadan Hz. Peygamber (a.s.)
vahy’in ilk bölümlerini tekrarlamaya başlardı. Bu sebeple, Hz. Peygamber
(a.s.)’in vahiy sırasında sakin olması ve Kur’ân’ı dikkatle dinlemesi
islendi. Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber (a.s.)’in bu konuda hiç
endişelenmemesini istedi ve unuttuğu bir şey olursa onu kendisine
hatırlatacağını söyledi.
[17] Asıl adı
Abdullah bin Osman’dır. Hz. Ebû Bekr, künyesiyle meşhur oldu, Zamehşeri’ye
göre kendisi her iyi işle önde olduğu için kendisine Ebû Bekr adı
verilmişti.
[18] Bu şahıs
karısı Umm-u Habibe ile Habeşistan’a hicret ettikten sonra Hıristiyanlığı
kabul etti ve orada öldü.
[19]
“El-İstiab”da İbn Abdil-Berr ve “Usd-ul Ğâbe”de İbni Esîr şöyle demişlerdir.
“Rivâyet olunur ki, Hz. Abbas’ın zevcesi Ümm-ul Fadl, Hz. Hatice’nin
ardından müslüman olan ikinci kadındı.” Bu rivayet doğruysa, ilk devre
müslümanlarının sayısı 134’e çıkıyor. Bu hatunun asıl ismi Lübabe bint
el-Hâris’ti. Kendisi Ümm-ul Müminin Hz. Meymûne’nin kız kardeşi, Hz. Hâlid
bin Velid’in halası ve Hz. Câfer bin Ebî Tâlib’in karısı Esma binti Umeys’in
üvey kardeşiydi. Biz bu hatunu listemize almadık, zira “rivâyet olunur”
deyimi durumu şüpheli kılıyor.