Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Hz. Muhammed (a.s.)’İn Peygamber Olması ve Tebliğin Üç Yıl Süre ile Gizli Yapılması

Bunlar çok özlü ve anlamlı sözlerdir. Anlamları çok geniştir.
Bunla­rın bir anlamı “üstünü başını temiz tut. Zira elbise ile vücut etle tırnak
gi­bidirler ve her ikisinin temiz olması gerekir. Temiz ruh temiz vücudu da
gerektirmektedir. Temiz bir ruh pis bir vücut ve kıyafette rahat edemez.”
Rasûlullah (a.s.)’ın İslam davetini tebliğe başladığı toplumun sadece akide ve
ahlâkı bozuk değildi, temizlik anlayışı da yok denecek kadar azdı. Araplar
pislik içinde yaşıyor, temizliğin ne olduğunu bilmiyorlardı. Hz. Peygamber
(a.s.)’in onlara temizlik ve tahâret dersi vermesi gerekiyordu. Bu temizlik hem
maddi hem manevî açıdan olacaktı. Bu itibarla, günlük hayatında da Hz. Muhammed
(a.s.)’in temizliğin en iyi örneklerini verme­si istendi. Gerçek şu ki, Hz.
Peygamber (a.s.), vücut ve elbise temizliği konusunda öylesine ayrıntılı öğreti
ve öğütlerde bulunmuş ve kendi dav­ranışlarıyla öyle güzel örnekler vermiştir
ki, sadece cahiliyye dönemi Arapları bunlardan ders almakla kalmadı, çağımızın
insanları da bu hu­susta pek çok şey öğrendiler. Temizlik, İslâmiyet’le öylesine
özdeşleşmiş­tir ki, müslüman uluslarda var olan “tahâret” (temizlik) gibi,
temizliğin her türlüsünü ihtiva eden geniş anlamlı bir kelime bugün dünyanın
başka bir dilinde yoktur. Buna mukabil, İslâm’ın temelini oluşturan hadis ve
fı­kıh kitaplarında yer alan ilk emir ve öğretiler temizlikle ilgili olup,
“Kitab’ut-Tahâret” ismi alımda toplanmışlardır. Bu bölümlerde pislik ve
te­mizlik arasındaki farkların yanı sıra, temiz olma ve temiz kalmanın çeşitli
yolları da ayrıntılı biçimde dile getirilmişlerdir.

Yukarıdaki ayetin bir anlamı da, “elbiseni temiz tut” olabilir.
Ruh­banlık ile ilgili kavramlar dindarlık ve Allah’a yakınlık hakkındaki
inanç­ları saptırmıştı. Rahipler ve ruhban sınıfı, bir insanın kılık kıyafetine
boş verme fikrini yaygınlaştırmışlardı. Onlara göre kimin elbisesi ne kadar pis
ise o şahıs o kadar dindar ve Allah’a yakın bir kuldu. Eğer bir kişinin
elbi­sesine dikkat ettiği veya temiz bir kıyafette bulunduğu görülüyorsa, derhal
onun dünya sevgisine kapıldığına hüküm veriliyordu, halbuki, insan tabia­tı
pislik ve kirliliğe karşıdır. Medeniyet ve sosyal kaynaşmaya inanan bir kişi
ancak temiz bir insana yaklaşabilir. Pasaklı ve pis İnsanlar, medeni ve kültürlü
kişileri tiksindirir. Bu sebeple, insanları Allah’a davet eden bir ki­şinin de
kılık kıyafeti bakımından tertemiz olması istendi, ki böylece mil­let ona
saygıyla baksın ve ona yaklaşırken herhangi bir şekilde tiksinti duymasın.

Bu ayetin üçüncü anlamı şudur: “Elbiseni ahlâki ayıplardan temiz
tut”. Yani Hz. Peygamber (a.s.)’in elbisesi, temiz olmakla beraber göste­rişli
ve nefret uyandırıcı olmamalıydı. Toplumun inanç ve geleneklerine ters
düşmemeliydi. Zenginlik ve bolluğun simgesi olmamalıydı. Aksine sade ve ahlâk
kurallarına uygun ve hayaları örtücü olmalıydı. Aslına bakı­lırsa elbise ve
kıyafet bir kişinin şahsiyetinin aynasıdır. Biz bir kişiyle ilk önce tanışırken
onun kılık kıyafetine dikkat ederiz. Üstü başı temiz ve kı­yafeti düzgün ise
onun görgülü ve kültürlü bir insan olduğuna karar veri­riz. Bazı kimseler ilk
bakışta bir kişinin elbisesine göre şahsiyetini tesbit etmiş olurlar. Nitekim
ağa ve paşaların kıyafeti başka, ruhbanların kıyafe­ti başka, gösterişli ve
kibirli kişilerin elbisesi başka, fakir ve berduşların elbisesi başka, yine
kabadayı ve avare insanların elbisesi başka olur. Ga­yet tabii ki bir peygamber
ve Allah’a davet eden kişinin elbisesi de değişik olmalıdır. Bu kişinin tabiatı
ve ruh temizliği kıyafetine de yansımalıdır.

Bu ayetin bir diğer anlamı da şudur: “Elini eteğini kötü
şeylerden uzak tut.” Yani, kötülüklerden uzak dur, eteğine leke sürülmesin.
Arapça­da eteğin temiz tutulması, kötülüklerden ve ahlâkî bozukluklardan uzak
kalmak anlamına gelir. Bir kişinin eteğinin temiz olduğu söylendiği za­man, onun
güzel ahlâklı olduğu anlaşılır. Nitekim, İbn Abbas, İbrahim Neha’î, İmam Şa’bî,
Atâ, Mücahid, Katade, Sa’id bin Cübeyr, Hasan Basrî ve diğer tanınmış muhaddis
ve müfessirler söz konusu ayetteki sözleri bu anlamda almışlardır. Bu zevata
göre, Cenab-ı Allah’ın, Hz. Muhammed (a.s.)’den ahlâkını temiz tutmasını ve her
türlü kötülüklerden kaçınmasını istediğini belirtmişlerdir.

“Günah’tan  sakın.” (Ayet;
5)                                                                                           
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              

Bu ayette “günah” olarak tercüme ettiğimiz kelimenin sözlük
anlamı “pislik”tir. Bu pislik hem vücutça hem kafaca olabilir. Ama ağırlık
manevî pisliğe verilmiştir. Yani, akide, inanç, düşünce, ahlâk, davranış ve
fel­sefedeki kötülük ve saplantılar. Cenab-ı Allah demek istiyor ki, “Ey
Mu­hammed, (a.s.) etrafında toplumun işlediği ne kadar kötülük ve günahlar varsa
onlardan sakın. Bu pisliklerden eteğini temiz tut. Böylece, kimse, senin de
başkaları gibi bataklığa düştüğünü iddia etmesin.”

“iyiliği, çoğu isteyerek yapma.” (Ayet;
6)                                                                                                                                                                          
                                                                                                                                                                                                                                                                                                          

Bu kelimeler o kadar geniş anlamlıdır ki, bunları bir cümleye
sığdır­mak mümkün değildir. Bunların bir anlamı şudur. “Kime iyilik yapıyor­san,
tasasız ve düşüncesiz yap. Bir ard niyetle hareket etme veya bir çıkar düşünme.
Senin ihsan, bağış, cömertlik ve iyiliğin, sadece ve sadece Allah için
olmalıdır. Bir kişiye ihsanda bulunuyorsan, bunun karşılığını bekleme ve
herhangi bir dünyevi çıkar elde etmeyi düşünme, iyiliğin ve ihsanın karşılıksız
olmalıdır. Başka bir deyimle iyiliği Allah rızası için yap.” Bu sözlerin başka
bir manası şöyle izah edilebilir: “Nübüvvet sayesinde sana verilen görev ve
sorumluluk şüphesiz çok büyüktür. Fakat bunu insanlara fazla büyüterek gösterme.
Bunlardan nefsine menfaat temin etmeye çalış­ma.” Bir üçüncü manası da şudur.
“Gerçi sen çok büyük bir görev yapı­yorsun. Fakat bunu gözünde fazla büyütme. Bu
görev yüzünden gururlan­ma ve boyundan büyük işler yapmaya kalkışma, gereksiz ve
yersiz talep­lerde bulunma. Ayrıca, yerine getirmekte olduğun peygamberlik
vazifesi­ni, Rabbine bir iyilik yapıyorum diye kabul etme. Yaptığın iş büyüktür
ama buna dayanarak Allah’a olur olmaz şeyler için talepte bulunma.”

“Rabbinin (rızası) için (eza ve cefaya) sabret.” (Ayet;
7)                                                                           
                                                                                                                                                        

Yani, Hz. Peygamber (a.s.)’e deniliyor ki, “sana verilen görev
çok bü­yük ve ağırdır, ayrıca çok da tehlikelidir. Bu vazifeyi ifa ederken bin
bir zorluk ve muhalefetle karşı karşıya gelebilirsin. Senin kavmin sana düş­man
olacaktır. Halta bütün Arabistan sana karşı birleşecektir. Fakat, sakın
muhalefet rüzgârları senin azmini ve cesaretini kırmasın. Vazifeni kararlı ve
azimli bir şekilde ifâ etmelisin. Seni yolundan caydırmak için her türlü
silahlar denenecektir. Seni korkutacaklar, kandırmak isteyecekler, para, pul ve
mevki vaadedecekler ve sana eziyet edecekler. Hak, yolu da kâh dostluk ve sevgi,
kâh kin, nefret ve tertiple karşılaşacaksın. Ama ne olursa olsun, sabredeceksin
ve tutumunda zerre kadar değişiklik yapmayacak­sın.”

İşte, Cenabı Allah’ın, Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)’ya, “haydi
İslam’ı tebliğ etmeye başla” dediği zaman O’na verdiği diğer mühim talimat
bunlardan ibaretti. Bu küçük ama anlamlı cümleleri gözden geçiren bir ki­şi, bir
peygamberin tebliğine başladığı sırada bundan daha güzel ve hik­metli sözlerin
söylenemeyeceğini anlamış olacaktır. Bu ufacık cümlelerde Hz. Muhammed (a.s.)’in
ne iş yapacağı, bu işin mahiyetinin ne olduğu, ne amaçlar taşıdığı ve hangi
düşünce ve felsefe ile yapılacağı ve ayrıca, bu iş yapılırken ne gibi zorluk ve
güçlüklerle karşılaşacağı tek tek anlatılmıştır. Allah’ın dinine ve Kur’an’ına
iman etmemiş olan kişilerin, vahyin Allah tarafından gelmediğini ve vahy olarak
belirtilen kelimelerin aslında Hz. Peygamber (a.s.)’in haşa sara nöbetine
tutulduğu sırada ağzından çıkan sözler olduğunu iddia ettiklerini çok iyi
biliyoruz. Ama biz bu, ard niyetli kişileri, gözlerini açıp yukarıda zikrolunan
ayetleri incelemeye davet edi­yoruz. Bu kişiler kendileri karar versinler.
Bunlar sara nöbetine tutulan bir kişinin sözleri midir, yoksa Hakim ve Habir
olan Yüce Allah’ın sevgili peygamberine nübüvvet makamına getirdiği sırada
verdiği hikmetli kelâmı mıdır?

23.15. Vahyi Alma ve Aktarma Eğitimi

Daha önce Hz. Cabir bin Abdullah’a dayanarak, vahyin arasının
ke­sildiği ve Müddessir sûresinin Hz. Peygamber (a.s.)’e inmesinden sonra
vahiylerin mütemadiyen gelmeye başladığına işaret ettik. Fakat ilk za­manlarda
Hz. Peygamber (a.s.) vahiyleri kabul etmekte bazı güçlükler çe­kerdi. Bazen
vahiy gelirken, bunu unutmamak endişesiyle ezberlemeye çalışır, bazen da vahiy
devam ederken bazı kelime ve cümlelerin anlamını sormaya başlardı. Vahiylerin ve
peygamberliğin bu ilk devresinde, Hz. Muhammed (a.s.)’in vahiyleri nasıl kabul
etmesi ve kullanması gerektiği konusunda eğitilmesi gerekiyordu.

Nitekim, Tâhâ sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hak Melik olan
Al­lah yücedir. Sana vahyi tamamlanmazdan evvel Kur’an’ı okumada acele cime,
‘Rabbim, ilmimi artır’ de”. (Ayet; 114) Burada kullanılan kelime ve ifadeye
dikkat edildiği takdirde, “Hak melik olan Allah yücedir” cümle­siyle konuşmanın
bittiği ve bundan sonra meleğin Hz. Muhammed (a.s.)’in yanından ayrılırken
kendisini ikaz ettiği anlaşılıyor. Öyle anlaşılı­yor ki, vahiy sırasında melek,
gördüğü bir şey ile ilgili olarak Hz. Muhammed (a.s.)’i gizlice ikaz etmeye
çalışmış. Allah’ın kelâmı sona erdik­ten sonra da Hz. Peygamber (a.s.)’i açıkça
uyarmıştır. Bu ikaz ve uyarı na­sıldı ve ne ile ilgiliydi? Bunu ayetle
kullanılan kelimelerden anlayabiliyo­ruz. Galip ihtimal şu ki, vahiy geldikten
sonra Hz. Peygamber (a.s.) bunu ezberlemeye ve tekrarlamaya çalışmış ve bunu
yaparken de dikkati dağıl­mıştı. Bunun sonucu olarak vahyin aktarılması biraz
aksamış, Hz. Pey­gamber (a.s.) vahyin bazı bölümlerine ve kelimelerine dikkat
edememiş, bu durumu gören melek Allah’a haber vermiş ve Allah da kendisine bu
hususta gereken eğitimin sağlanmasını istemiştir.

Kıyâme sûresinin inişi sırasında aynı durumla karşılaşılmıştı.
Bu se­bepten dolayıdır ki, sûrede, bahsedilen konudan ayrılarak Hz. Muham­med
(a.s.)’in ikaz edilmesine lüzum görüldü. Meselâ şu satırlara bakın: “Onu acele
(kavrayıp ezber) etmen için dilini onunla tahrik etme (depreş­tirme). Onun
toplanması ve onu okutmak bize aittir” (Ayet; 16-17).[15]
A’lâ sûresinde de Hz. Muhammed (a.s.)’in vahiyleri ezberlemek için
telaş­lanmasına gerek olmadığı ve icabında bunların kendisine tekrarlanacağı
belirtildi.[16]

, Vahiylere alıştıktan ve bu konuda bir hayli tecrübe sahibi
olduktan sonra, Hz. Peygamber (a.s.)’in eski heyecanı ve endişesi geçti ve daha
sonraki vahiyler sırasında kendisine herhangi bir ikazda bulunulmadı.

İlgili Makaleler