Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Hz. Muhammed (a.s.)’İn Peygamber Olması ve Tebliğin Üç Yıl Süre ile Gizli Yapılması

23.5.3. Hz.
Peygamber (a.s.), Nübüvvete Hevesli miydi?

Şayet Hz. Muhammed (a.s.) öteden beri peygamber olacağını
tasarla­mış olsaydı, kendisi gibi bir insanın nebi olması gerektiğine inansaydı
ve bana bir melek gelsin diye bir mağarada yalnız başına ibadet ve murakebede
bulunmuş olsaydı, gayet tabii ki, Hira mağarasındaki olay cereyan ettiği zaman
büyük bir sevinçle içinde yerinden fırlar, nara atar ve mağa­radan kurşun gibi
çıkıp eve gelir ve herkese bağıra bağıra kendisinin pey­gamber olduğunu ilân
ederdi. Fakat, gördüğümüz gibi burada durum bam­başka idi ve kendisi hayli
heyecanlı ve sarsılmış bir durumda idi. Titreye­rek eve geldi ve yorgana sarılıp
sessizce yattı. Biraz sonra kendisine gelir gibi olunca hayat arkadaşına sırrını
açıkladı. Kendisine bir şeyler olduğu­nu, hayatının tehlikede olduğunu belirtti.
Peygamberliği öteden beri bek­leyen bir kişinin tepkisi böyle mi olmalıydı?
Tabii ki hayır.

Bir kadın kendi kocasına en yakın kişidir. Kocasının hayatı,
yaşantısı, huyları, zevkleri, karakteri ve duygularını en iyi bilen odur. Eğer,
Hz. Ha­tice (r.a.), kocasının peygamberliğe aday olduğunu ve her zaman
kendisi­nin bir meleği beklediğini bilmiş olsaydı, Hz. Peygamber (a.s.)’e
verdiği cevap herhalde çok farklı olacaktı. O, gayet doğal olarak diyebilirdi
ki, “kocacığım, neden korkuyorsun? Korkulacak ne var? istediğin bu değil miydi?
Sen peygamber olmak istemiyor muydun? işte muradına erdin. Sen bir yandan
peygamberlik tezgâhını aç, ben de bir yandan adak, hediye ve paralan toplayayım
ve böylece ikimiz de zengin oluruz”. Fakat biz ne görüyoruz? Hz. Hatice (r.a.)
on beş yıllık evlilik hayatında Hz. Muham­med (a.s.)’in ne gibi bir insan
olduğunu çok iyi anlamıştı. Aralarındaki sa­mimiyet ve sevgi Hz. Muhammed
(a.s.)’in doğru ve dürüst bir insan oldu­ğunu ortaya koymuştu. Kendisinin yalan
söylemeyeceği ve herhangi bir sahtekârlıkta bulunmayacağı kesindi. Hz. Hatice
(r.a.) O’na bir şeytanın gelmeyeceğini çok iyi biliyordu. Cenab-ı Allah’ın O’nu
bir azaba sokacak çetin bir sınavdan geçirmeyeceğini, gördüklerinin doğru
olduğunu pek iyi biliyordu. Aynı durum Varaka bin Nevfel için de geçerli idi.
Varaka ya­bancı bir kişi değildi. Aksine Rasûlullah (a.s.)’ın sülâlesinden bir
kişi olup, dayısıydı. Ayrıca ilim ve irfan sahibi bir Hıristiyan olarak
peygam­berliğin, kitabın ve vahyin ne olduğunu çok iyi biliyordu. Bu hususta
ya­pılan asılsız ve çürük bir iddiayı reddedecek durumda idi. Yaşı hayli ileri
olduğu için tecrübe sahibi biriydi ve Hz. Muhammed (a.s.)’in bütün ömrü gözünün
önünden geçmişti. Varaka bin Nevfel de Hira Vakasını duyduk­tan sonra kendisine
gelenin, Hz. Musa (a.s.)’ya gelen melekten başkası ol­madığını tereddüt etmeden
söyledi. Zira, burada da durum Hz. Musa’nınki gibi idi. Hz. Muhammed (a.s.),
tıpkı, Hz. Musa (a.s.) gibi saf, temiz ve her şeyden habersiz iken peygamberlik
makamına getirilmişti. Peygamber­liğe hevesli olmak şöyle dursun, böyle bir
şeyin vuku bulacağını aklının bir köşesine bile getirmemişti. Bu apaçık durum,
Varaka bin Nevfel’in de, Hz. Muhammed (a.s.)’in, şeytanın bir oyununa
gelmediğine, doğru ve te­miz karakterinden dolayı herhangi bir ard niyeti ve
ihtirası olmadan Nihai Hakikat’ı bulduğuna inanmasına sebep olmuştu.

Gerçekçi ve doğruyu kabul eden bir kişi için, Hazreti Peygamber
(a.s.)’in bu durumu hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Zaten bu yüzden bu du­rum
Kur’an-ı Kerim’de defalarca örnek olarak gösterilmiştir.[10]

“Halbuki (daha önce) sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin”.
(Şura; 52)

23.6. İlk Vahyin Konusu

Rasûlullah (a.s.)’a gelen ilk vahy Alâk suresinin ilk beş
âyetinden müteşekkil olup şöyle idi: “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı bir
kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rabbin ki, ka­lem
ile (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.”

Vahy’in inişiyle ilgili, bu ilk tecrübe idi ve Hz. Peygamber
(a.s.) bun­dan ilk kez geçiyordu. Bu ilâhi mesajda kendisinin ne kadar büyük bir
mevkiye getirildiği belirtilmemişti. İlerde kendisini ne gibi bir görev
bek­lediği açıklanmamıştı. Aksine, bu ilk ve belki de eksik bir tanışma idi.
Maksat Hz. Peygamber (a.s.)’i fazla heyecanlandırmamak, yıpratmamaktı. Bu ilk ve
ani şok geçtikten sonra kendisi zihnen vahyi kabul etmeye ve peygamberlik
görevini yürütmeye hazır olunca ayrıntılara girilecekti. Ni­tekim, böyle
yapıldı.

[11]

23.7. İLK VAHYİN KONUSUNUN
AÇIKLANMASI

Rasûl-ü Ekrem (a.s.)’e gelen ilk vahyin her kelimesi son derece
önemli ve dikkate değerdir. Meselâ ilk ayeti ele alalım: “Yaratan Rabbi­nin adı
ile oku.”

Bilindiği gibi, Rasûlullah (a.s.)’a melek, “oku” deyince kendisi
“be­nim okuma yazmam yoktur” diye cevap vermişti. Bu konuşma gösteriyor ki, ilk
vahiy yazılı şekilde Hz. Muhammed (a.s.)’e gösterilmiş ve kendisi­nin bunları
okuması istenmişti. Zira, eğer melek, “oku” emriyle, söyledik­lerini Hz.
Muhammed (a.s.)’in aynen tekrar etmesini kastetmiş olsaydı, kendisinin, “benim
okuma yazmam yoktur” demesi gerekmeyecekti.

Ayette, “Yaratan Rabbinin adı ile oku” denilmiştir. Yani,
“Rabbinin adıyla” başka bir deyimle de, “bismillah ile” (Allah’ın adıyla)
okunması istenmiştir. Bu demek oluyor ki, Rasûlullah (a.s.) vahyden önce de
sadece Allahu Teâlâ’yı kendi Rabbi olarak tanıyordu. Bu sebeple, Rabbinin kim
olduğunun açıklanmasına gerek duyulmadı. Aksine, sadece kendi Rabbi­nin adıyla,
yani, O’nun tanıdığı ve bildiği Rabbinin adıyla okuması isten­di. “Yaratan”
kelimesi de dikkate şayandır. Çünkü, burada Allah’ın kimi yarattığı
belirtilmemiştir. Bu ayeti okuyan, zaten ayetten kâinatı ve için­deki her şeyi
yaratan Halik’in adıyla okunması istendiğini kolayca anlaya­bilir.

İkinci ayette, “O insanı bir kan pıhtısından yarattı”
denilmiştir. Görül­düğü gibi, ilk önce, kâinatı yaratandan bahsedilmiş, daha
sonra Yüce Al­lah’ın, bir kan pıhtısı halinden insanı koskoca bir mahluk olarak
yarattığı açıklanmıştır. Yaradılışın başlangıcı işte böyle olmuştur. “Alak”
donmuş kan veya kan pıhtısı anlamına gelen “alaka”nın çoğuludur. Bu gebeliğin
başındaki durumdur ki, bir insan o sıralarda bir kan pıhtısından başka bir şey
olmuyor. Bundan sonra cenin giderek kan ve et topluyor ve bir bebek şeklini
alıyor, ta ki doğarken her şeyiyle mükemmel ama küçük bir insan oluyor.

[12]

Üçüncü ve dördüncü ayetlerde, “Oku, Rabbin sonsuz kerem
sahibi­dir. O Rabbin ki, kalem ile (yazmayı) öğretti” denilmiştir. Yani, Cenab-ı
Allah’ın, insanı küçücük, değersiz ve önemsiz bir durumdan çıkarıp, ilim ve
irfan sahibi yapmış olması büyük bir kerem ve ihsanıdır. İlim ve irfan,
mahlukların en büyük sıfatıdır. Cenab-ı Allah insana sadece okumayı öğ­retmemiş,
onun elinin kalem tutmasını temin etmiş, ona yazmayı da öğret­miştir. Yazı ve
yazı sanatı, ilmin gelişmesi ve yayılmasına yardımcı ol­muş, insanların bilim ve
teknoloji alanında yeni ufuklara yol almasına katkıda bulunmuştur. Yazı ve yazma
sanatı, ayrıca zamanla baskı tekniği­ne dönüşerek ilim hazinelerinin nesilden
nesile geçmesine ve muhafaza edilmesine sebep olmuştur. Cenab-ı Allah, insana
ilham yoluyla kalemi ve yazma sanatını öğretmemiş olsaydı, insanın bütün ilmi
çalışmaları ve faaliyetleri bir yerde donup kalacaktı ve bundan nesiller
istifade edemeye­cekti.

Beşinci ayet şöyledir: “İnsana bilmediğini öğretti”. Yani, insan
aslın­da yaratılış itibariyle habersiz ve bilgisizdi. İnsan ne kadar bilgi ve
ilim elde edebilmişse Allah’ın inayeti ve merhametiyle elde etmiştir. Fakat,
Al­lah çeşitli aşamalarda insanlara ilmin kapılarını açmış ve dünya, tabiat ve
kainat’ın bütün sırlarını bir bir onlara açıklamıştır. Aynı şey Bakara sûresinin
Ayet’ul Kürsi’sinde anlatılmıştır:

“İnsanlar, O’nun ilminden, O’nun istediğinden başkasını
kavraya­mazlar” (Ayet; 255)

İnsanların sadece kendi bilgi, ilim ve zekalarıyla elde
ettiklerini san­dıkları ilmi keşifler, aslında Allah’ın ihsanıdır. İnsanlar
bunları önceden bilmiyorlardı. Allah kendilerine bilgi ve kavrama yeteneği
vermediği tak­dirde, hiçbir şeyi bilemeyecek, öğrenemeyeceklerdi. Fakat Allah,
insana bu bilgi ve ilmi hakikatleri, hissedilmeyecek ve belli olmayacak şekilde
vermiştir.

Rasûlullah (a.s.)’a inen, bu ilk ayetlerdi. Hazreti Ayşe’nin
ifadesine göre bu öylesine çetin ve ağır bir tecrübe idi ki, Hz. Peygamber
(a.s.) bun­lardan fazlasına tahammül edemeyecekti. Bu sebeple, Cenab-ı Allah ilk
etapta ancak bu ayetleri kendisine indirdi. O sırada Hz. Peygamber (a.s.)’e
sadece, daha önceden bildiği ve tanıdığı Rabbinin kendisiyle doğrudan konuştuğu
ve vahiylerin gelmeye başladığı açıklandı. Bundan sonra “Müddessir” sûresinin
ilk ayetleri indi. Bunlarda Hz. Peygamber (a.s.)’in nübüvvet payesine yükseldiği
ve insanları Allah’a davet etme zamanının geldiği anlatıldı.

İlgili Makaleler