Hz. Muhammed (a.s.)’İn Peygamber Olması ve Tebliğin Üç Yıl Süre ile Gizli Yapılması
23.4. Doğru Rüyalar
Yukarıdaki hadiste Hz. Ayşe (r.a.)’nin ifade ettiği gibi,
Rasûlullah (a.s.)’a vahiylerin ilk gelişi doğru ve gerçek rüyalar şeklinde oldu.
(Buhârî ve Müslim). Bu durum, Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberlik payesine
yükselmesinden sonra da aynı şekilde devam etti. Nitekim, hadislerde bu tür
rüyalarda kendisine bazı talimat veya bilgilerin verildiği belirtilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de de bu nevi rüyadan açıkça bahsedilmiştir (Fetih; 27). Ayrıca,
pek çok hadislerde Hazreti Peygamber efendimizin (a.s.) şöyle dedikleri
belirtilmiştir: “Allahu Teâlâ bunu benim içime doğdurmuştur”, “bunu kalbimde
hissettim”, “bana anlatılmıştır”, “bana emir verilmiştir”, veya “benim bunu
yapmam yasaklanmıştır” vs.
23.5. Vahyin İlk Gelişi
Hz. Muhammed (a.s.) 40,5 yaşında iken[3]
Ramazan ayında bir gün Hira mağarasında ibadet ettiği sırada kendisine birden
bire ilk açık ve bariz vahiy geldi ve bir melek kendisiyle yüz yüze gelip, “oku”
dedi[4].
Vahyin ilk gelişiyle ilgili hadis Buhârî’de Hz. Ayşe tarafından naklolunmuştur.
Hz. Ayşe bu hususta bizzat Rasûlullah (a.s.)’ın şu sözlerini nakletmiştir:,”Ben
okumayı bilmem’ dedim. Bunun üzerine melek beni kucaklayıp kuvvetlice sıktı,
öyle ki nerdeyse dayanma gücümü kaybedecektim. Sonra beni bıraktı ve tekrar
‘oku’ dedi. Ben tekrar, ‘okumayı bilmem’ dedim. O beni tekrar kucaklayıp sıktı
ve ben dayanma gücümü kaybetmeye başladım. Sonra beni bıraktı ve dedi, ‘oku’.
Ben tekrar, ‘okuma yazmam yoktur’ dedim. Melek beni üçüncü defa kollan arasına
alıp kuvvetle sıktı. Ben tekrar dayanma gücümü yitirmeye başladım. Sonra beni
bıraktı ve dedi ki, ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku….; ta ki “mâ lem-ya’lem”e
kadar vardı”.
Hz. Ayşe (r.a.)’nin ifadesine göre Rasûlullah (a.s.) titreyerek
ve sarsılmış bir şekilde eve geldi ve Hz. Hatice (r.a.)’nin yanına gidip, “beni
ört, beni ört” dedi. Korku ve dehşeti geçip Hz. Peygamber (a.s.) biraz
sakinleşince, “ya Hatice bana ne oldu?” diye sordu. Daha sonra başından geçen
hadiseyi kendisine anlattı ve “Ben canımdan korkuyorum”[5]
dedi. Hz. Hatice, “ne diyorsunuz? Hiç öyle bir şey olur mu? Kendinize gelin ve
gülümseyin. Allah sizi mahcup etmeyecektir.[6]
Siz akrabalarınıza iyi muamele yaparsınız. Doğruyu söylersiniz. (Bir Hadiste de
‘Siz başkalarının emanetlerini aynen iade edersiniz’ cümlesi yer almıştır).
Kimsesizlerin yükünü taşırsınız, fakir ve muhtaçlara yardım edersiniz.
Misafirperversiniz ve her iyi ve hayırlı işe katılırsınız” dedi. Hz. Hatice daha
sonra Hz. Peygamber (a.s.)’i yanına alıp Varaka bin Nevfel’e götürdü. Varaka,
Hz. Hatice’nin kuzeniydi. Cahiliyye döneminde putperestliği terk edip
Hıristiyan olmuştu ve Arapça ile İbranice İncilleri yazardı. Çok yaşlıydı ve
gözleri görmüyordu. Hz. Hatice, “ağabey, bakın yeğeniniz size ne anlatacak”
dedi.[7]
(Ebu Nu’aym’ın rivâyetine göre Hz. Hatice bizzat Varaka’ya bütün olayı anlattı).
Varaka, Hz. Peygamber (a.s.)’e, “evlâdım, sen ne gördün?” dedi. Rasûlullah
(a.s.) başından geçenleri kendisine anlattı. Varaka, “Vallahi, bu Tanrı’nın Hz.
Musa’ya gönderdiği namus’un aynısıdır (yani, öbür dünyadan vahiy getiren melek).
[8]Keşke,
seni, senin milletinin sürgüne göndereceği zamana kadar yaşasaydım”. Rasûlullah
(a.s.) kendisine sordu, “bunlar beni sürgüne mi gönderecekler?” Varaka da,
“evet, senin getirdiğin şeyi getirmiş olan bir kişiye düşmanlık yapılmadığı
hiçbir zaman görülmemiştir. Eğer senin zamanında yaşarsam (peygamberlik
döneminde yaşarsam) sana olanca gücümle yardım ederim” diye cevap verdi. Fakat
aradan uzun bir zaman geçmeden Varaka bin Nevfel vefat etti.
23.5.1. Bu Olay
bize Ne Anlatıyor?
Bu olup bitenler gösteriyor ki, Rasûlullah (a.s.) meleğin
geldiği ana kadar kendisinin peygamberliğe getirileceğini tahmin etmiyordu. Hz.
Peygamber (a.s.), nübüvvete talip veya hevesli olmadığı gibi, böyle bir şeyin
başına geleceğini aklının ucundan bile geçirmemişti. Meleğin vahiyle gelmesi
kendisi için hiç beklemediği âni bir hadise idi. Böyle bir şeyden habersiz olan
bir kişinin gayet tabii olarak göstereceği tepkiyi Hz. Peygamber (a.s.) de
gösterdi. Bundan dolayıdır ki, O İslam davasını halka duyurmaya başlayınca
Mekkelilerden kimse ortaya çıkıp da, “ben zaten tahmin etmiştim, bu kişinin
peygamberlik iddiasında bulunacağı öteden beri belli idi” demeye cesaret
edemedi.
Bu olay ayrıca, nübüvvetten evvel Hz. Muhammed (a.s.)’in
yaşantısı ve karakterinin ne kadar temiz olduğunu gösteriyor. Bilindiği gibi, Hz.
Hatice (r.a.) küçük ve tecrübesiz bir kadın değildi. O sırada yaşı 55’di ve 15
seneden beri Hz. Peygamber (a.s.)’in zevcesi ve hayat arkadaşıydı. Bir kadın,
kocasının bütün iyi ve kötü taraflarını bilir. O’nun ayıp ve hünerlerine iyice
vakıf olur. Bu olgun ve tecrübeli hatun, Hz. Peygamber (a.s.)’in kişiliğine ve
karakterine o kadar güveniyordu ki, kendisi Hira mağarasından dehşet ve heyecan
içinde eve dönüp başından geçen olayı anlatır anlatmaz Allah’ın meleğinin O’na
geldiğine hemen inanıverdi.Aynı şekilde Varaka bin Nevfel de yaşlı, bilgili ve
tecrübeli bir Mekkeli idi. Varaka çocukluğundan beri Rasûlullah (a.s.)’ın ne
yaptığını, ne ettiğini biliyordu. O da, Hz. Peygamber (a.s.)’in anlattığı olaya
ters bir tepki göstermedi, hiçbir tereddüt ve şüphe de belirtmedi ve aksine,
söylediklerini tasdik etti ve aynı halet-i ruhiyeden Hz. Musa (a.s.)’nın da
geçtiğini anımsadı. Demek ki, Varaka bin Nevfel’in gözünde de kişilik ve
karakteri bakımından Hz. Peygamber (a. s.) öylesine yüksek bir yerde idi ki,
O’nun peygamber olmasına hiç şaşmadı.
Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)’e ilk açık ve kesin vahyin
gelişiyle ilgili olayı iyice anlayabilmemiz için kendisinin ilk defa ve âni
olarak böyle bir durumla karşı karşıya geldiğini göz önünde bulundurmalıyız.
Bundan evvel hiçbir zaman, hiçbir şekilde kendisinin peygamber olacağını tahmin
dahi etmemişti, içinde herhangi bir peygamberlik hevesi de yoktu. Bunun için ne
bir hazırlık yapmış, ne de böyle bir şey olacağını düşünmüştü. Bir meleğin
kendisine geleceğini de beklememişti. Bir köşeye çekilip ve özellikle Hira
mağarasına gidip yalnızlık içinde ibadet ve İ’tikâf ediyordu. Fakat bir nebi
veya peygamber olacağını aklının ucundan bile geçirmemişti. Durum böyle iken
Hira mağarasında yalnız bulunduğu bir sırada kendisine melek gelince bu ilk
büyük ve olağanüstü deneyim yüzünden gayet doğal olarak büyük bir heyecan duydu.
Aslında böyle bir durumda, ne kadar soğukkanlı olursa olsun, bir kimsenin
heyecan ve şaşkınlığı bir tek yerden kaynaklanmıyordu, aksine çeşitli sebepleri
vardı. Hz. Peygamber (a.s.)’in kafası karmakarışıktı, aklına bin bir soru
geliyordu ve kendisine ne olduğunu kestiremiyordu. Ben gerçekten peygamberlik
makamına mı getirildim? Çetin bir sınavdan mı geçiriliyorum? Ben bu ağır yükü
nasıl kaldıracağım?[9]
Ben insanlara nasıl, size peygamber olarak tayin edildim, diyebilirim. İnsanlar
benim sözlerime inanacaklar mı? Bu beklenmedik olaydan sonra kendi çevremdeki
insanlara ve milletime peygamber olduğumu söylediğim zaman beni alaya
almayacaklar mı? Bana gülmeyecekler mi? Bana deli demeyecekler mi? Tek başıma
bu cahillerle nasıl başa çıkacağım? Onları cehalet ve dalâletlerinden nasıl
kurtaracağım? îşte Hz. Peygamber (a.s.)’in kendi kendine sorduğu sorular
bunlardı.
Bütün bu sebeplerden dolayıdır ki, Rasûlullah (a.s.) Hira
mağarasından eve döndüğünde, dehşet içinde idi ve titriyordu. Eve varır varmaz
da, “beni örtün, beni örtün” diye evdekileri uyardı. Bir süre sonra biraz
heyecanı yatışınca Seyyide Hz. Hatice (r.a.)’ye başından geçenleri anlattı ve
şöyle dedi, “canımdan korkuyorum”.
Bunun üzerine Hz. Hatice de şu cevabı verdi: “Asla, vallahi,
Allah sizi üzmeyecektir. Siz akrabalara yardım edersiniz. Doğruyu söylersiniz.
Çaresiz ve kimsesizlere yardım elinizi uzatırsınız. Fakir, fukaraya destek
olursunuz. Misafirleri ağırlarsınız. Ve bütün iyi ve hayırlı işleri
yaparsınız.”
Hz. Hatice (r.a.) daha sonra Rasûlullah (a.s.)’ı Varaka bin
Nevfel’e götürdü, çünkü kendisi bir kitap ehliydi ve geçmiş peygamberlerin
durumunu az çok biliyordu. Varaka bin Nevfel, Hz. Muhammed (a.s.)’in başından
geçenleri dinledikten sonra hiç çekinmeden, “evet, bu Hz. Musa (a.s.)’ya gelen
namus (meleği)un aynısıdır” deyiverdi. Deyiverdi, zira kendisi Hz. Muhammed
(a.s.)’i çocukluğundan gençliğine ve daha sonra 40 yaşına kadar görmüşle
karakterini bilme ve tanıma imkânı bulmuştu. Nevfel, Hz. Peygamber (a.s.)’in
öteden beri peygamberlik hevesinde ve hazırlığında olmadığını çok iyi biliyordu.
Bu iki hususu bilen Nevfel, meleğe benzeyen bir kişinin Hz. Muhammed (a.s.)’e
gelip peygamberlere benzer bilgi ve talimatı kendisine ilettiğini duyunca O’nun
peygamberlik makamına getirildiğine şüphe etme ihtiyacını duymadı.