Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Hz. Muhammed (a.s.)’İn Peygamber Olması ve Tebliğin Üç Yıl Süre ile Gizli Yapılması

23.11. İlk Dört Müslüman

İlk müslümanın Hz. Hatice (r.a.) olduğu konusunda ittifak
edilmiştir. Bundan sonra ikinci müslümanın kim olduğu konusunda bazı ihtilaflar
vardır. Bu hususta Hz. Ali, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Zeyd bin Harise’nin adla­rı
geçmektedir. Fakat, Hz. Hatice’den sonra bu zevatın da İslam dinini ka­bul eden
ilk üç kişi olduğu kesindir.[13]

Hz. Ali’nin İslâmı kabul etmesiyle ilgili vak’a Hafız İbn Kesir
ve İbn İshâk’ın eserlerinde ayrıntılı biçimde yer almıştır. Bunu şöyle
özetleyebili­riz. Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Hatice’nin gizlice namaz kılmaya
başla­malarının ertesi günü Hz. Ali (r.a.) onları namaz kılarken gördü. Ne
yap­tıklarını sordu. Rasûlullah (a.s.) şöyle buyurdu: “Bu Allah’ın dinidir. Bunu
Allah kendisi için benimsemiş ve bununla beraber peygamberlerini göndermiştir. O
halde, seni Allah’ı tek olarak tanımaya ve Lât ile Uzza’yı red­detmeye davet
ediyorum”. O sıralarda yaşı sadece 10 olan Hz. Ali, “ben böyle bir şeyi ilk defa
duyuyorum. Benim bu hususla herhangi bir adım atmamdan önce babamın onayı
gerekmektedir.Önce onun fikrini alayım.” Rasûlullah (a.s.) o sırada sırrının
ortaya çıkmasını istemiyordu. Bu yüzden, “eğer bu dini kendi başına kabul
etmiyorsan bunu başkalarından gizli tut” diye öğütte bulundu. Hz. Ali o gece
beklemeyi uygun buldu. Ama Allah O’nun kalbinde İslam sevgisini doğurdu. Bu
suretle sabah Rasûlullah (a.s.)’a giderek, “dün beni neye davet etmiştiniz?”
diye sordu. Rasûlullah (a.s.) “senin Allah’ı tek ve ortaksız olarak kabul etmeni
ondan başka bir ilah olmadığını kabul etmeni, Lât ile Uzza’yı reddetmeni ve
Allah’a ortak koşulan diğer bütün varlıklardan bağını koparmanı istemiştim”
dedi. Hz. Ali bu nasihatı derhal kabul etti, ama babası Ebu Tâlib’ten korktuğu
için müslümanlığını bir müddet gizli tuttu. Bu süre içinde Hz. Peygamber (a.s.)
ile birlikte namaz kılmaya devam etti.

İmam Ahmed, İbn Cerir Taberî ve İbn Abdi’l-Berr, Afif Kindi
(r.a.)’nin (Eş’as bin Kays’ın amca oğlu) bir rivâyetini nakletmiştir ki,
şöy­ledir: Abbas bin Abdulmuttalib benim eski dostumdu ve ekseriya Ye­men’e
gelip ıtır satın alır ve Hac mevsiminde satardı. Bir defasında Hac mevsiminde
O’nunla Mina’da buluştum. Aradan fazla bir zaman geçme­den çok yakışıklı ve
cazip bir erkek gelip abdest aldı ve namaza kalktı. Daha sonra bir kadın geldi
ve o da abdest alıp namaz kılmaya başladı. Da­ha sonra, henüz bülûğa ermemiş bir
erkek çocuk geldi ve abdest alarak ilk erkeğin yanında durarak namaz kılmaya
başladı. Ben sordum: “Ey Abbas bunlar ne yapıyorlar? Bunlar hangi dine
bağlıdırlar? Vallahi, ben böyle bir şey daha önce görmedim.” Abbas dedi ki: “Bu,
benim kardeşimin oğlu Muhammed bin Abdullah bin Abdulmuttalib’tir. Allah’ın
kendisini rasûl olarak tayin ettiğini iddia etmektedir. (Başka bir rivayete
göre, o İran ile Bizans’ın hazinelerini talan edeceğini iddia etmektedir). Küçük
çocuk ise benim yeğenim, Ali bin Ebi Tâlib’tir. Bu çocuk da onların dinini kabul
edip onlarla beraber hareket etmektedir. Kadın ise Muhammed (a.s.)’in
zevcesidir. O da kocasının dinini kabul etmiş ve ona itaat etmeye başla­mıştır.”
Daha sonra Afif Kindi, müslümanlığı kabul ettikten sonra devam­lı şöyle diyerek
hayıflanırdı: “Keşke dördüncü müslüman ben olsaydım.”

İbn Hişâm ile İbn Cerir’in ifadelerine göre, daha sonra bir
defasında Ebu Tâlib de oğlu Ali’nin namaz kıldığını gördü. “Oğlum, bu nedir?”
diye sorunca, Hz. Ali (r.a.) kendisine şu cevabı verdi: “Babacığım, ben Allah’a
ve O’nun Rasulüne (Hz. Muhammed (a.s.)’e iman etmiş bulunuyorum. Ben onların
doğru olduğunu kabul ettim ve şimdi de onlarla beraber na­maz kılıyorum. Ebu
Tâlib de, “O senin iyiliğinden başka bir şey istemez yavrum. Sen O’na bağlı kal”
diye nasihatte bulundu. İbn Kesir ise Ebu Tâlib’in şöyle dediğini nakletmiştir:
“Amcazadenin yanında kal ve O’na yar­dımcı ol.”

Hz. Ebû Bekr’in İslamiyet’i kabul etmesi hadisesini Zürkâni
“Şerh-i Mevâhib’te şöyle anlatmıştır. Hz. Ebu Bekr, Hz. Hatice’nin yeğeni Hakim
bin Hizam ile beraber otururken yanına Hâkim’in hizmetçisi gelerek şun­ları
anlattı: “Teyzeniz bugün diyordu ki, kocası Hz. Musa gibi Allah tara­fından
gönderilen bir nebi’dir”. Bu sözleri dinler dinlemez, Hz. Ebu Bekr doğru
Rasûlullah (a.s.)’ın yanına gitti ve hizmetçinin dediğinin doğru ol­duğunu
öğrenir öğrenmez hiç tereddüt etmeden müslüman oldu. İbn İshâk’ın, Abdullah bin
Husayn el-Temimi’ye dayanarak anlattığı rivâyete göre, Rasûlullah (a.s.) şöyle
buyurdular: “Ben her kime İslam diniyle ilgili daveti verdimse biraz tereddüt
etti ve düşünceye daldı. Fakat Ebû Bekr te­reddüt etmeden müslüman oldu.
Kendisine İslam davetini verir vermez, hiç düşünmeden ve tasalanmadan
İslamiyet’i kabul ediverdi.”

Hz. Zeyd bin Harise’nin müslüman oluşuyla ilgili tafsilât tarih
veya siyerlerde mevcut değildir. Fakat şurası unutulmamalıdır ki, kendisi 15
seneden beri Rasûlullah’ın hizmetinde idi ve ailenin bir ferdi haline gel­mişti.
Her gün ve her zaman evde olduğu için Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Hatice’yi
namaz kılarken görmüş bulunması ve daha sonra da müslü­manlığı kabul etmiş
olması kuvvetle muhtemeldir.

Bu olaylar gösteriyor ki, Hazreti Peygamber (a.s.)’den ilk
etapta İslamiyet’le ilgili çalışmalarını gizli tutması Cenab-ı Allah tarafından
istenmiş olmasına rağmen kendisi ve Hz. Hatice’nin yakın akrabaları kendilerinin
ne yaptıklarını ve ecdadlarının dinlerini reddedip yeni bir dine bağlanmış
olduklarım öğrenmişlerdi. Rasûlullah (a.s.)’ın peygamberlik iddiasında
bulunduğu, peygamberliğini ve yaymaya başladığı yeni dini sadece aile efradı
değil, bazı yakın akraba ve arkadaşlarının da kabul ederek O’nun gibi ibadet
etmeye başladıklarını görüyorlardı. Fakat, bu çalışmalarla ilgili bilgi ilk önce
düşmanlarına değil dostlarına ve onun hakkında iyi düşü­nenlere, onu seven ve
sayanlara intikal ettiği için onlar da meselenin fazla dal budak salmasını
islemediler ve Hakk’a davetin bir müddet sır olarak kalmasını sağladılar. Çünkü
böyle olsaydı, İslâmiyet’e muhalefet ve düş­manlık zamanından önce başlamış
olacaktı.

23.12. NÜBÜVVETİN İLK ÜÇ YILINDA HZ.
İSRAFİL, RASÛLULLAH (A.S.)’I EĞİTMEKLE Mİ GÖREVLENDİRİLMİŞTİ?

İbn Cerir, tarih kitabında, İbn Sa’d “Tabakatta, Kastallanî
“Mevâhib’ul Ledünniye”de ve Zürkanî, “Şerh-i Mevâhib”de İmam Şabi’nin şu
sözlerini nakletmişlerdir. Peygamberliğinin ilk üç yılında Hz. Muhammed
(a.s.)’in eğitilmesi için Hz. İsrafil (a.s.) görevlendirilmişti.

Hz. İsrafil vahiy getirmiyordu. Zira vahiy getirme vazifesi Hz.
Cebrail’e aitti. İsrafil, Hz. Peygamber (a.s.)’i başka türlü eğitiyor ve doğru
yolu gös­teriyordu.[14]
İmam Ahmed bin Hanbel, Yakûb bin Süfyân el-Hâfız ve Beyhaki de İmam Şa’bi’nin bu
rivâyetini nakletmişlerdir ve onun devrine kadar gösterdikleri kaynak ve isnat
da doğrudur. Ne var ki, İmam Şa’bi’ye bu rivâyetin nasıl ulaştığı iyi
bilinmiyor. Zira kendisi Hz. Peygamber (a.s.)’e kadar olan kaynaklar zincirini
göstermemiştir ve bu hususta güve­nilir ve inanılır senet de ortaya koymamıştır.
İbn Sa’d ile İbn Cerir ise, Vakıdi”nin bu rivâyeti kabul etmediğini ve Hz.
Peygamber (a.s.)’in yanın­da Cebrail’den başka bir meleğin bulunduğunu
kesinlikle reddettiğini be­lirtmişlerdir.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu öyle bir meseledir ki, bu
hususta farklı ifadeleri olduğu gibi kabul etmekten başka çaremiz yoktur. Olay
ne tamamıyla kabul ne tamamıyla reddedilebilir. Olay reddedilemez, çünkü İmam
Şa’bi tanınmış ve güvenilir bir muhaddistir ve naklettiği rivayet de bir çırpıda
reddedilecek mahiyette değildir, Fakat aynı zamanda olay inkâr edilmez bir
gerçek gibi de kabul edilemez. Zira, anlatılan hadisin kaynakları hayli kuvvetli
cinsten değildir ve bu bakımdan bunun kabulü şart değildir. Bu olay ihtimal
dahilindedir de. Zira, peygamberlik makamı­na getirildikten hemen sonra Hz.
Muhammed (a.s.)’in söz ve hareketlerin­deki önemli değişikliğin, bilgi
hazinesindeki büyük ve ani artışın, hadis ve siyerleri dolduran hikmetli
sözlerinin ve insan hayatının hemen hemen her alanını ilgilendiren dahiyane
nasihatlerinin ilâhi ve insanüstü bir kaynağı olması kuvvetle muhtemeldir. Bu
akıl, zekâ ve hikmetin İncileri mutlaka gaipten gelmişti ve bunların Hz.
Muhammed (a.s.)’e ulaştırılması için Ce­nab-ı Allah’ın İsrafil’i görevlendirmiş
olması imkânsız değildi.

İlgili Makaleler