Hz. Muhammed (a.s.)’İn Peygamber Olması ve Tebliğin Üç Yıl Süre ile Gizli Yapılması
23.13. Vahyin Arasının Kesilmesi
İlk vahy’in gelişinden sonra uzun bir müddet Hz. Cebrail ikinci
bir vahiy getirmedi. Bu ara uzadıkça Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)’in
üzüntü ve ıstırabı anmaya başladı. Bu devre içinde Hz. Peygamber (a.s.)
kendisinden öyle geçiyordu ki, bazen Sebir (Mekke yakınlarındaki bir tepe)
dağına ve bazen Hira tepesine giderek oradan kendisini atmak istiyordu.
Günlerden bir gün yine kendisinden geçmiş bir durumda bir dağın tepesine
tırmanmayı düşünürken gökten bir ses geldiğini fark etti ve olduğu yerde durdu.
Başını yukarıya kaldırıp bakınca Cebrail’in gök ile yer arasında bir makama
oturduğunu gördü. Cebrail o sırada kendisine şöyle dedi: “Ya Muhammed, sen
muhakkak Allah’ın rasûlüsün ve ben de Cebrail’im”. İbn Sa’d bu olayı Hz.
Abdullah bin Abbas’a dayanarak kendi tefsirinde ve Abdurrezzak, İmam Zühri’ye
dayanarak “el-Müsannif’ adlı eserinde nakletmişlerdir. Buhârî ile Müslim ve
Müsned-i Ahmed’de de. bunun ayrıntıları vardır.
İmam Zührî’nin rivâyeti şöyledir: “Oldukça uzun bir müddet Hz.
Peygamber (a.s.)’e herhangi bir vahiy gelmedi. Bu müddet içinde Rasûlullah
(a.s.) öylesine üzüntülü ve ıstıraplıydı ki, bazen dağların tepesine çıkarak
kendisini aşağıya atıp intihar etmeyi aklına getirirdi. Fakat Hz. Peygamber (a.
s.) ne zaman bir dağın tepesine çıksa, hemen Cebrail (a.s.) görünür, kendisinin
Allah’ın rasûlü olduğunu hatırlatırdı ve böylece üzüntüsü ve elemi bir nebze de
olsa dinmiş olurdu” (İbn Cerir).
İmam Zührî bundan sonra Hz. Câbir bin Abdullah’ın şu hadisini
nakletmiştir: “Rasûlullah, vahiylerin arasının kesildiği devreden bahsederken
şunları buyurmuşlardı: “Bir gün yoldan geçiyordum. Birden bire gökten bir ses
geldiğini duydum. Başımı kaldırıp yukarıya baktım. Hira mağarasında bana gelen
meleğin gök ile yer arasındaki boşlukta bir makama oturduğunu gördüm. Bu
vaziyeti görünce dehşet ve korkuya kapıldım ve eve gidip ‘beni örtün, beni
örtün’ dedim. Evdekiler dediğimi yaptılar ve beni bir örtüye sardılar. O sırada,
Cenab-ı Allah bana “Yâ Eyyühel müddessir” sözleriyle başlayan ayetleri nazil
etti. Ve bundan sonra vahiyler devamlı gelmeye başladı.” (Buhârî, Müslim,
Müsned-i Ahmed, İbn Cerir).
23.14. MÜDDESSİR SÛRESİNİN İLK 7
AYETİNİN İNÎŞÎ
Velhâsıl, ilk vahiyden sonraki ara sona erdi ve vahiyler tekrar
gelmeye başladı. Gelen ikinci vahiy Müddessir sûresinin ilk 7 ayetinden
müteşekkildi. Bu ayetlerde Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberlik makamına
getirildiği açıklanarak bu makam ve mevkiin gereği olarak kendisinin yapacağı
vazifelerden bazıları anlatılmıştı. Burada şu noktaya işaret etmekte fayda
vardır ki, Alak sûresinin ilk beş ayeti sadece Hz. Muhammed (a.s.)’e Allah
tarafından vahiylerin gelmeye başladığını ve kendisinin Allah’ın Rasûlü olarak
seçildiğini ortaya koyuyorlardı. Müddessir sûresiyle ise Hz. Muhammed (a.s.)’in
bir peygamber olarak ne gibi işler yapması gerektiği belirtilmişti. Bu sûrede
Hz. Peygamber (a.s.)’in insanlara Allah’ın mesajını iletmesi ve onları İslâm’a
davet etmesi de istenmişti. Bazı hadislerde Müddessir’in ayetlerinin, Kur’an-ı
Kerim’in ilk ayetleri olduğu bile söylenmiştir. Nitekim, Buhârî, Müslim, Tirmizî
ve Müsned-i Ahmed’de bu hususta Hz. Cabir bin Abdullah Ensarî’nin naklettiği
sarih ve bariz hadis vardır. Fakat müslüman ümmet, hemen hemen ittifakla, Alâk
sûresinin ilk beş ayetini Hz. Muhammed’e inen ilk vahiy olarak kabul etmiş
durumdadır. Bundan sonra İbn Esir, Müddessir sûresinin inişine kadar vahiylerin
arasının kesildiğini beyan etmiştir. Daha sonra vahylerin muntazaman gelmeye
devam ettiğini kaydetmiştir. Bizzat Hz. Câbir bin Abdullah Ensari’nin İmam Zührî
tarafından nakledilen hadisine göre, Müddessir’in ilk 7 ayetinin inişinden önce
Rasûlullah (a.s.), Hira’da kendisine gelen meleği yerle gök arasında bir makamda
otururken görmüştü. Bu hadisi biz yukarıda nakletmiş bulunuyoruz.
23.14.1.
Müddessir Sûresinde Verilen Talimat
Şimdi Müddessir sûresinin söz konusu ayetlerini tek tek
inceleyelim ve bu ayetlerde Hz. Peygamber (a.s.)’e ne gibi talimatın verildiğini
görelim: “Ey bürünüp sarınan (Habibim)” (ayet; 1)
Burada, Hz. Peygamber (a.s.)’e neden “Ya Rasûl” veya “Ya Nebi”
değil de “Yâ Müddessir” (elbisesine sarınan) olarak hitap edilmiştir? Bu
hitabet şeklini anlamamız için Hz. Peygamber (a.s.)’in o zamanki durumunu
gözümüzde canlandırmalıyız. Bilindiği gibi, Hz. Peygamber (a.s.) üzüntü içinde
yolunu katederken birden bire bir ses duymuş, başını sesin geldiği istikamete
doğru çevirince Cebrail’in dehşet verici görüntüsüyle karşılaşmıştı. Hz.
Peygamber (a.s) bu görüntü ve olaydan sonra hayli sarsılmış bir vaziyette eve
gitmiş ve kendisinin örtülmesini istemiştir. Bunun üzerine bir örtüye
sarılmıştı. İşte bu sebeplen dolayıdır ki, Cenab-ı Allah kendisine “ey bürünüp
sarınan” olarak hitap etmiştir. Bu, aslında hitap etmenin gayet nazik ve sevgi
dolu şeklidir. Allahu Teâlâ demek istiyor ki, “ey sevgili kulum ve rasûlüm, sen
neden korkuyor ve kendini örtüye sarıyorsun? Şimdi, sarınma ve örtünme zamanı
değildir. Sana büyük ve onurlu bir görev verilmiştir ve bunu yerine getirmek
için bütün gücünle ortaya çıkmalı ve sesini duyurmalısın.”
“Kalk ,kâfirleri inzâr et” (Ayet;
2)
Bu, Hz. Nûh (a.s.)’un da peygamberlik payesine yükseldikten
sonra kendisine verilen emrin hemen hemen aynısıdır. Hz. Nuh’a şöyle
denilmişti: “Gerçekten biz Nuh’u, kavmini kendilerine elem verici azab
gelmezden evvel, korkut diye kavmine gönderdik.” Yukarıdaki ayette de Cenab-ı
Allah, Hz. Muhammed (a.s.)’e diyor ki, “ey örtünen habibim, kalk ve etrafındaki
cehâlet ve dalâlet manzarasına bir bak. Bu İnsanlar büyük bir gaflet
içindedirler, onları uyandırmak ve uyarmak senin görevindir. Eğer onlar
gafletlerinde ısrar ederlerse kendilerini korkunç bir azab beklemektedir.
Onları böyle bir akıbete uğramaları konusunda uyar ve ikaz et. Onlar sahipsiz
bir dünyada yaşamıyorlar ve bu sebeple keyfî ve başı boş hareket edemezler.
Yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerdir.”
“Rabbini yücelt.” (Ayet;
3)
Bu, bir nebinin dünyada yapması gereken ilk ve en büyük
vazifesidir. Bir peygamber ilk önce, insanlara “tevhid”i öğretmelidir. Cahil
insanların Allah’a ortak koştukları her türlü tanrı, tanrıça ve putları
reddetmeli ve bunu olanca gücüyle dünyaya duyurmalıdır. Bu dünyada ve kâinatta
en büyük ve en yüce olan varlık sadece ve sadece Allah’tır. Bu sebepten
dolayıdır ki, İslâm’da “Allah-u Ekber” (Allah Büyüktür) deyimine büyük
ehemmiyet verilmiştir. Bilindiği gibi ezan’ın ilk sözleri budur. Namazda da
müslümanlar ilk önce Allah’ın yüceliğinden söz ederler sonra diğer dualarını
yaparlar. “Allah büyüktür” deyimi namazda defalarca tekrarlanır. Bir müslüman
bir hayvanı keserken de ilk önce, “Bismillah, Allahu Ekber” der. Tekbir
getirmek, yani “Allah-u Ekber” demek bugün dünyada müslümanların en büyük şiârı
olup hemen hemen “en önemli sloganları” haline gelmiştir. Zaten müslüman ümmetin
kurucusu Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) o büyük işe “Allah-u Ekber” diyerek
başlamıştı.
Burada çok ince bir noktaya daha işaret etmek isteriz. Bu
ayetlerin inişi gösteriyor ki, Rasûlullah (a.s.)’ın ilk kez risâlet
(peygamberlik) gibi büyük ve azametli bir vazifeyi yerine getirmesi istenmişti.
Şurası da unutulmamalıdır ki, ikamet ettiği şehir ve içinde bulunduğu toplum
şirkin merkeziydi. Mekkeliler ve Kureyşliler sadece diğer Arap’lar gibi kâfir ve
müşrik değillerdi, onların başka bir özelliği de vardı. Onlar Arapların dini
lideri durumunda idiler. Mekke ve Ka’be müşrik Arapların kutsal bir uğrak
yeriydi ve bunların koruyucusu Kureyşlilerdi. İşte böyle bir karanlık ortamda ve
dinsizlikle putperestliğin tam merkezinde Hz. Muhammed (a.s.)’in Hak dininin
bayrağını açması istenmişti. O’na müşrikler arasında tevhid ve risâlet’in
mesajını yayması emrolunmuştu. Bu sebeplen dolayıdır ki önce “müşrikleri inzâr
et” denildi ve hemen ardından “Rabbini yücelt” diye emrolundu. Bu sözler, Hz.
Peygamber (a.s.)’in, Hak yolunda karşılaşabileceği her türlü engelleri ezip
geçmesi için kendisine cesaret verme amacını ve anlamını da taşıyordu. Cenab-ı
Allah Hz. Peygamber (a.s.)’e demek istiyordu ki, “karşılaştığın güçlük ne kadar
büyük olursa olsun telaşlanma ve tasalanma. Çünkü en büyük Allahu Teâlâ’dır ve
O her zorluğu kolaylaştırabilir.” Aslına bakılırsa, Cenab-ı Allah’ın Hz.
Peygamber (a.s.)’e verdiği en büyük teminattı bu. Her kim olursa olsun,
Allah’ın kudreti ve kuvvetine gönülden inandığı takdirde her türlü muhalefete ve
engele karşı koymaktan çekinmez.
“Elbiseni temizle”. (Ayet;
4)