Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Habeşistan’a Hicret

29.1.11. Rûm
Sûresinde Yer Alan Haber

Habeşistan’a hicret sırasında, Hz. Peygamber (a.s.) ile Kur’an-ı
Ke­rim’in hak olduklarını kesin ve inkâr edilmez bir şekilde ortaya koyan önemli
bir tarihi olay meydana geldi. Bu olay, Kur’an-ı Kerim’in gerçek­ten Allah’ın
kelâmı olduğunu ve vahiy yoluyla Rasûlullah (a.s.)’a indiğini ispatlamış oldu.
Bu olay, Rûm sûresinin ilk ayetlerinin inişiydi. Bu ayet­lerde şöyle denilmişti:

“Rumlar mağlup oldu. Size yakın bir yerde. Halbuki onlar
mağlubi­yetten sonra muhakkak galib geleceklerdir. Birkaç (3-9) yıl içinde.
Bundan evvel ve bundan sonra emir Allah’tandır. O gün, mü’minler
ferahla­nacaklar.” (Ayet; 2-4)

Hz. Muhammed (a.s.)’in nübüvvetinden sekiz yıl önce idi. Bizans
im­paratoru Maurice’e karşı bir isyan vuku buldu ve Phocas adında bir kişi tahtı
ele geçirdi. Bu adam ilk önce imparatorun gözlerinin önünde beş oğ­lunu
katletti; sonra imparatorun kafasını da uçurdu ve baba-oğul maktül­lerin
başlarını İstanbul (Constaninople) da halka teşhir etti. Birkaç gün sonra
imparatorun karısı ve üç kızını da öldürttü. Bu kan dökümünden sonra İran (Pers)
İmparatoru Hüsrev Perviz’in Bizans İmparatorluğuna saldırma fırsatı doğdu.
İmparator Maurice, Hüsrev’in iyi bir dostuydu ve ona bazı ihsan ve lütuflarda
bulunmuştu. Aslında Hüsrev Perviz Bizans imparatorunun yardımıyla İran tahtına
oturmuştu ve bu sebeple ona “ba­ba” derdi. Hüsrev Perviz manevî babasına ve
kardeşlerine yapılan zulüm­den dolayı Phocas’tan intikam almak istediğini ilân
ederek M.S. 603’te Bi­zanslılara karşı savaş açtı. Bir kaç sene içinde Phocas’ın
kuvvetlerini üst üste yenerek bir koldan Anadolu’nun Urfa’ya ve diğer koldan
Suriye’nin Halep ve Anadolu’nun Antakya kentine kadar ilerledi. Bizanslı vezir
ve devlet adamları baktılar ki, Phocas kendilerini savunamayacak. Bunun için
Afrika valisinden yardım talep ettiler. Afrika valisi, oğlu Heraclius’u büyük
bir ordu ile birlikte İstanbul’a gönderdi. Heraclius İstanbul’a geldik­ten sonra
Phocas’ı azlettirdi ve “kaiser” (imparator) lakabıyla tahta oturdu. Daha sonra
Phocas’a, düşmanına yaptığı muameleyi yaptı. Bu tarihi olay­lar M.S. 610 yılında
meydana geldi. Aynı yıl Hz. Muhammed (a.s.) pey­gamberlik makamına tayin olundu.

Aslına bakılırsa Hüsrev Perviz için artık savaş sebebi ortadan
kalk­mıştı. Zira, Phocas’ın azli ve katlinden sonra intikam alınacak kimse
kal­mamıştı ve artık yeni imparator Heraclius ile ateşkes ve barış anlaşması
imzalayabilirdi. Fakat Hüsrev savaşa devam etti ve bunu Hıristiyanlık ile
Mecusilik arasındaki savaşa dönüştürdü. Bizans İmparatorluğunda Kili­se’nin
dinden ihraç ettiği ve baskıya tabi tuttuğu mezhepler, meselâ Nasturî ve
Ya’kubi’ye bağlı olanlar, Mecusi istilâcılarla birleştiler. Yahudiler de
Mecusiler’den yana çıktılar. Rivayetlere göre, böylece Hüsrev Perviz’in ordusuna
katılanlardan sadece Yahudilerin sayısı 28 bini bulu­yordu.

Yeni İmparator Heraclius bu İran ve Mecusi saldırısına karşı
fazla dayanamadı. İlk önce Antakya’nın düştüğünü öğrendi. Daha sonra M.S.613’te
Şam elden gitti ve 614’de Kudüs de İranlıların eline geçti. İranlılar Kudüs’de
büyük bir katliam ve yağma harekâtına giriştiler. 90 bin Hıristiyan katledildi.
En mukaddes kiliseleri yerle bir edildi. Hıristiyanların, Hz. Îsa (a.s.)’nın
çarmıha gerildiğini söyledikleri kutsal haç İranlılar tarafından o zamanki
İran’ın başkenti olan Medâyin’e götürüldü. Baş rahip Zekeriyyâ da İran’a
götürüldü. Kudüs’ün küçük büyük bütün kiliseleri tahrip edildi. Hüsrev Perviz’in
bu yağma hareketinden ne kadar gururlandığı ve zafer sarhoşluğunda olduğu,
Kudüs’ten Heraclius’e gönderdiği mektubun şu ilk cümleleriyle belli oluyor:

“Bütün tanrılardan büyük ve bütün yeryüzünün sahibi olan Hüsrev
tarafından O’nun alçak ve şuursuz kulu Heraclius adına. Sen Rabbine gü­vendiğini
söylüyorsun. O halde niçin senin Rabbin Kudüs’ü elimden kur­taramadı?”

Kudüs’ün fethinden sonra kısa bir süre içinde İran Ordusu Ürdün,
Fi­listin ve Sina yarımadasının tümüne hakim olarak Mısır kapılarına
dayan­dılar. Aynı sıralarda Mekke’de Hak ile Batıl arasında belki bundan sonra
küçük ama, tarihin akışını değiştirecek ve ilerde muazzam neticeler doğu­racak
bir çekişme ve mücadele devam ediyordu. Hakk’ın bayraktarlığını efendimiz
Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.) yapıyordu ve Batıl’ın başın­da müşrik Kureyş
kabile reisleri vardı. Bu çatışma öylesine çetin bir saf­haya gelmişti ki, M.S.
615 (Bi’setten sonra 5. yılda) Mekkeli müslümanla­rın büyük bir grubu,
Bizanslıların müttefiki olan Habeşistan krallığına sı­ğındı. O sıralarda
Bizanslılara İranlıların galip gelmesiyle ilgili dedikodu her yerde duyuluyordu,
diyorlardı ki: “Bakın, İran’ın ateşperestleri zafer üstüne zafer kazanıyorlar ve
vahiy ile risâlete inanan Hıristiyanlar durma­dan mağlup oluyorlar. Aynı şekilde
biz Arap putperestleri de sizin dinini­zi yeryüzünden sileceğiz.”

İşte bu şartlar altında Kur’an-ı Kerim’in Rûm suresi indi ve
bunda şöyle dendi:

“Rumlar mağlup oldu. Size yakın bir yerde. Halbuki onlar
mağlubi­yetten sonra muhakkak galip geleceklerdir. Birkaç (3-9) yıl içinde.
Bun­dan evvel ve bundan sonra emir Allah’ındır. O gün mü’minler
ferahlana­caklar.” (Ayet; 2-4)

Burada istikbale ait iki haber vardı. Birincisi, Rumlar tekrar
galip ge­lecekler; ikincisi, müslümanlar da aynı şekilde zafer kazanacaklardır.
Bu haberlerin verildiği sırada ikisinin de gerçekleşmesine hiç imkân
bulunmuyordu. Bir yandan bir avuç müslüman Mekke’de her taraftan baskı al­tında
tutuluyordu ve kovuluyorlardı ve haberin verilmesinden 8 yıl sonra bile
müslümanların galip gelebileceği kimsenin aklına gelmiyordu. Diğer tarafta
Rumlar veya Bizanslılar üst üste hezimete uğruyorlardı. M.S. 619’a kadar bütün
Mısır da İranlıların eline geçti ve Mecusi askerleri Trablus­garb’a kadar
uzandılar. Küçük Asya’da, yani Anadolu’da İran ordusu Bi­zanslıları Boğaziçi’ne
kadar sürüklemişti. M.S. 617’de ise İstanbul’un ci­var mahallesi olan Kadıköy’ü
ele geçirdiler. İmparator Heraclius, Hüsrev Perviz’e elçi göndererek ne
şartlarla olursa olsun sulh yapmaya hazır oldu­ğunu bildirdi; ama Hüsrev bu
isteği hakaretlerle reddetti. Heraclius öylesi­ne ümitsizlenmişti ki İstanbul’u
terk edip Kartaca (Tunus)’ya kaçmayı dü­şündü.

Kısacası, Rûm sûresi indiğinde Mekkeli kâfirler çok güldüler ve
bunu alay konusu yaptılar. Übey bin Halef, Hazreti Ebu Bekr ile bahse girdi ve
dedi ki: “Eğer Bizanslılar üç yıl içinde galip gelirlerse ben sana 10 deve
vereceğim; yoksa sen 10 deve bana vereceksin.” Rasûlullah (a.s.) bu bahis
konusunu haber alınca Kur’an-ı Kerim’in ifadelerine göre bahsin 10 yıl için
yapılabileceğini ve develerin sayısının da 100’e çıkarılabileceğini be­lirtti.
Bunun üzerine Hz. Ebu Bekr, Übey ile tekrar görüştü ve yeniden bahse girdi. Yeni
bahse göre 10 yıl içinde kim kaybederse, o karşı tarafa 100 deve verecekti.

M.S. 622’de Rasûlullah (a.s.) Medine’ye hicret ederken Bizans
İmpa­ratoru Heraclius’un da iyi günleri geri geliyordu. Heraclius hazırladığı
bir savaş taktiğine göre İstanbul’dan çıktı ve Karadeniz’den Trabzon’a vardı.
Oradan da İran ordusuna arkadan saldırmak istedi. Karşı saldırı için Kili­seden
para istedi. Başpiskopos Sergius kendisine büyük para yardımında bulundu.
Heraclius karşı saldırısına M.S. 623’de Ermenistan’dan başladı ve ertesi yıl
M.S. 624’de Azerbeycan’dan İran topraklarına girerek Zer­düşt’ün doğum yeri olan
Urmiye (Ohromoia)’yi yerle bir etti, İranlıların en büyük ateş yerini tahrip
etti. Allah’ın hikmetine bakın ki, aynı yıl müslü­manlar Bedir savaşında
Kureyşli kâfirleri hezimete uğrattılar. Bu şekilde Rûm sûresinde yer alan her
iki haber de aradan 10 yıl geçmeden gerçek­leşmiş oldu.

Bundan sonra Bizanslılar İranlıları sürekli olarak yenilgiye
uğrattılar. Ninova’da yapılan (M.S. 627) büyük meydan muharebesinde İranlıların
beli kırıldı ve İranlı imparatorların yazlık yeri Destgerd tamamıyla yağma
edildi. Bizans Ordusu Taysefûn (Cthesipon) yani Medâyin’i kuşattılar. Bu arada
M.S. 628’de bizzat Hüsrev Perviz’in ailesinde kavga çıktı; kendisi zindana
atıldı ve gözlerinin önünde 18 oğlu kılıçtan geçirildi. Daha sonra oğlu Sirveye
onu öldürerek tahta çıktı. Aynı yıl Hudeybiye Anlaşması im­zalandı; ki buna
Kur’an-ı Kerim “Büyük Zafer” adını vermiştir. Ve aynı yıl İran Şahı bütün Bizans
topraklarından geri çekildi ve Bizanslılara Ku­düs’ten alınan kutsal haçı geri
verdi. Bizans İmparatoru bu kutsal haçı ye­rine koymak için 629’da şahsen
Kudüs’e gitti. Aynı yıl Hudeybiye Anlaş­ması uyarınca Hz. Muhammed (a.s.) umre
edâ etmek üzere hicretten sonra ilk defa Mekke’ye girdi.

Bundan sonra, Kur’an-ı Kerim’in istikbale ait haberlerinin doğru
ol­duğu konusunda kimsenin şüphesi kalmadı. Arabistan’ın birçok önde ge­len
simaları İslam’ı kabul ettiler. Übey bin Halefin varisleri bahsi kaybet­tikleri
için Hz. Ebu Bekr’e 100 deve vermek zorunda kaldılar. Bu develer daha sonra Hz.
Peygamber (a.s.)’in emriyle sadaka olarak verildi.



 




[1]
Batılı bir
Doğubilimci son derece küstahlıkla şunları yazabilmiştir: “Şeytanî ayetler
iptal edilip Necm’in 21 -23. ayetleri indirildi.” Bu mesnetsiz iddia için bu
oryantalist hiçbir dayanak gös­termemiştir. Zâten gösteremez de.



[2]
Yakut,
“Mu’cemül-Buldan’da “Uzza” kelimesini tarif ederken, Kureyşlilerin Kâ’be’yi
tavaf ederken “vel-Lât vel-Uzzâ ve Menât-üs-Sâlisel-ul Uhrâ…” dediklerini
belirtmiştir. Bununla şu ihtimal ortaya çıkıyor: Rasûlullah (a.s.)’ın
ağzından Lât ve Uzzâ’nın ismini duyan bir kişi bu sözleri yüksek sesle
söylemiş ve toplantıda hazır bulunanlar bunların Hz. Peygamber (a.s.)’in
söz­leri olduğunu sanmışlardır.



[3]
Mekke’den
Yemen’e giderken beş günlük mesafededir. Bu yerin isminin yazılışında
ihtilâf vardır. Bizim yazdığımız isim “Feth-ul Bâri” de yer almıştır.
“Mu’cem-ul Buldân’da bu isim “Birk-ul Ğimâd” yazılmıştır. Bir başka yazılışı
da Birk ul Ğumâddır.



[4]
Hazreti
Ca’fer bin Ebî Tâlib’in konuşmasının, metni Hz. Ümm-ü Seleme’nin rivâyetine
dayanılarak İbni İshâk tarafından nakledilmiştir. Konuşma şöyledir: “Ey
Kral, biz cehâlet içinde bocalayan bir millettik. Putlara tapar, ölüleri yer
ve fuhuş yapardık. Merhamet ile hiçbir ilgimiz yoklu. Komşuluk hakkı nedir
bilmezdik. Verdiğimiz sözde durmazdık. Bizde güçlü olan zayıf ola­nı ezerdi.
Biz böylesine perişan bir durumda iken Cenâb-ı Allah bize yine bizden birini
Peygam­ber olarak gönderdi. Biz bu peygamberin soyluluğunu, sadakatini,
emânetini ve dürüstlüğünü bilir­dik. O bizi Allah’a çağırdı, ki Tevhid’ini
kabul edelim O’na ibadet edelim ve gerek bizim gerekse atalarımızın taptığı
taşları ve putları bırakalım. O doğru söz söylemimiz, emanete riayet
etmemizi, merhamet göstermemizi, komşuluk hakkını ve verdiğimiz sözleri
yerine getirmemizi ve haram fiil­ler ile kan dökmekten kaçınmamızı emretti.
Bizi fuhuştan, yalandan, yetimlerin mallarını yemek­ten ve temiz kadınlara
iftira atmaktan kurtardı. Bizim tek Allah’a inanmamızı ve ona ortak
koşma­mamızı isledi. Bizim namaz kılmamızı, oruç tutmamızı ve zekât
vermemizi istedi. Biz de bu dave­ti kabul ettik. Bu şekilde Allah’tan gelen
her emre boyun eğdik. Biz sadece Allah’a ibadet ettik ve O’na ortak
koşmadık. Hangi şeyleri haram ilan ettiyse biz de haram saydık ve hangi
şeyleri helâl etmişse onları helâl saydık. Bunları böyle yapınca milletimiz
bize hücum etti ve bize inanılmaz zu­lüm ve eziyetler yaptı. Din konusunda
bize zulüm elti ki, biz bunalarak putlara dönelim ve bizim için haram edilen
şeyleri helâl edelim. Nihayet, onlar bize akıl almaz zulümler yaptı ve
hayatları­mızı çekilmez hale gelirdiler. Kısacası, din yolumuzu tıkadılar.
Bunun üzerine biz çareyi sizin memleketinize gelmekte bulduk: Biz başka
memleketlere gitmektense sizin memleketinize gelme­yi tercih ettik ve sizden
emân istedik; şu ümitle majesteleri, ki memleketinizde zulüm olmayacak­tır.”

İlgili Makaleler