Habeşistan’a Hicret
– Teselli olarak indirildiği söylenen Hacc sûresinin 52.
ayetinin ise bütün sûre ile birlikte Medine’ye hicretten sonra yani 1. Hicri
yılda indiği bizzat sûrede işlenen konunun ifade tarzından anlaşılıyor. Demek ki
Allah’ın tekzib ve uyarısından sonra da 2-2,5 yıl geçtikten sonra Cenab-ı
Allah’ın Rasûlullah (a.s.)’ı affettiği ve olayın, Şeytan’ın bir oyunuyla
meydana geldiği beyan olunmuştur!
Aklı başında olan bir kişi, Allah’ın kelâmına Şeytan’ın veya
şahsi sözlerinin karışmasından altı yıl sonra tekzip ve uyarının yapıldığını ve
bu fiilin affının ya da sözü edilen karışık sözlerin iptalinin 9 yıl sonra
yapıldığını kabul edebilir mi?
Sonra, hikâyede iddia edildiği gibi, hatalı okuma ya da karışma,
Necm sûresinin okunuşu sırasında meydana geldi ve bahis mevzuu sözleri.
Peygamber (a.s.), Şeytan’ın vesvesesi, oyunu ya da kendi ard düşüncesiyle
okuyuverdi. Yine bu iddialara göre Rasûlullah (a.s.) sûrenin başında ve sonunda
herhangi bir hataya düşmedi. Bundan sonra deniliyor ki, Mekkeli kâfirler bu
sözleri dinledikten sonra sevinçten uçmaya başladılar ve artık Hz. Muhammed ile
kendileri arasında herhangi bir ihtilaf ve kavganın kalmadığını ilân edip secde
ettiler. Şimdi Necm sûresinin ilgili bölümünü okuyalım:
“Bana haber verin ki, Lât ve Uzza’ya mı tapıyorsunuz? Diğer
üçüncüsü olan Menat’a mı ibadet ediyorsunuz. (Bunlar Yüksek rütbeli
tanrıçalardır ve onların şefaati muhakkak beklenmelidir). Erkek sizin dişi
O’nun mu? O takdirde bu insafsız bir taksimdir. Bu putlar sizin ve babalarınızın
uydurdukları isimlerden başka bir şey değildir. Allah bunun için bir hüccet
indirmedi. Onlar ancak zanna ve nefislerinin istediğine tabi olurlar. Halbuki
kendilerine Rabblerinden bir hidayet gelmiştir.” (Necm; 19-23)
Görüyor musunuz? Yukarıdaki ayetlerde parantez içinde aldığımız
sözler ne gibi bir tezât ve tenakuz yaratmıştır? Bir yandan deniliyor ki, “sizin
tanrıçalarınız çok değerli, tapılmaya layık yaratıklardır”; diğer yandan da
buyuruluyor ki: “Enayiler, siz ne yaptığınızı biliyor musunuz? Siz bunların
Allah’ın kızları olduğunu nereden çıkarıyorsunuz? Bu nasıl adalet ve insaftır
ki, siz kendinize erkekleri ayırıyorsunuz ve Allah’a kadınları bırakıyorsunuz?
Gerçekte bunlar birer uydurma ve safsatadır. Bu gibi ayırımların Allah ile
hiçbir ilgisi yoktur.” Bir kişi aynı konuşmasında bu birbirinden zıt iki şeyi
söyleyebilir mi? Bir an için farz edelim ki, bu saçma sapan sözler aklı başında
olan bir kişinin ağzından çıkmaz ve diyelim ki Şeytan, Rasûlullah (a.s.)’a galip
(!) gelip ağzından bu birbirini tutmayan sözleri döktürüvermiştir! Fakat
toplantıda bulunan Kureyşlilerin o koskoca kalabalığı deli miydi? O kâfir ve
müşrikler akıllarını mı kaçırmışlardı ki, önce kendi tanrıçalarının methini
duyunca sevinçten göbek atmaya başladılar, ama bundan sonra aynı tanrıçaların
mütemadiyen kötülenmesi, eleştirilmesi, aşağılanması ve batıl itikatlarıyla alay
edilmesini tamamıyla duymazlıktan geldiler. Onlar sağır mıydı yoksa dilsiz mi?
Yoksa onlar sadece tanrıçalarının övgüsünü duydular da, sonra onların
lanetlenmesini işitemediler ve hiçbir tepki göstermediler mi? Toplantının
sonunda da hep beraber secdeye gittiler. Sadece bu değil, Necm sûresinin bundan
sonraki bölümlerinde ve sonuna kadar putperestlik ağır bir dille yerilmiş ve
tarihten sapık ve putperest milletlerin örneği verilerek Kureyşli kâfirlerin
doğru yola gelmeleri istenmiştir. Kureyşliler, bütün bunları sessizlik içinde
dinledikten sonra, sûrenin başındaki sadece bir cümle yüzünden “bugün bizimle
Muhammed arasındaki kavga bitti” diyebilirler miydi?
Olayın kendi içindeki tutarsızlığı işte böyledir. Bundan sonra
gelin bakalım; hikâyede bahsedilen üç sûre ve bu surelerin ayetleri acaba aynı
sırayla mı inmiştir, yoksa tarihi kayıtlar başka gerçekleri mi ortaya
koymaktadırlar? Hikâyede deniliyor ki, değişiklik ve ekleme Necm suresinde
olmuştur. Bu ayetlerin ve surenin Nübüvvet’ten sonra beşinci yılda indiği
belirtiliyor. Bundan sonra İsra sûresiyle Rasûlullah (a.s.)’ın ikaz edildiği,
Hacc suresinin 52. ayetiyle de yanlışlıkla eklenmiş olan ayetin iptal edildiği
ve Rasûlullah (a.s.)’ın teselli edildiği kaydedilmiştir. Şimdi ortada iki
ihtimal kalıyor. Ya ekleme ve karışım olayının meydana geldiği sırada tekzip ve
tescili ile ilgili ayetler inmiştir. Ya da bu ayetler sıra ile İsra ve Hacc
süreleriyle birlikte inmiştir. Eğer durum düşünülen ilk ihtimal gibiyse, söz
konusu iki ayet neden Necm sûresine ilave edilmedi? Ve neden altı yıl
beklendikten sonra İsra sûresi indiği zaman, tekzip ve tenbih eden bu ayetler
oraya bir yama gibi ekleniverdi? Sonra, niçin aynı şekilde iptal ve tescili ile
ilgili ayet 2-2.5 yıl bekletildi ve Hacc sûresi ininceye kadar başka bir sûreye
ilave edilmedi? Kur’an-ı Kerim böyle mi tertip edilmiş ve toplanmıştır ki bir
zamanda inen ayetler bir hayli bekletilsin, sağda ve solda unutulsun ve
istenilen sûreye yamalı bohça gibi ekleniversin? Şimdi, eğer yukarıda bahsedilen
ayetler böyle ayrı ayrı ve bölük pörçük nazil olmamışsa, o zaman tekzip eden
ayet 6 yıl sonra ve iptal ile teselli eden ayet de 8-9 yıl sonra İsra ve Hacc
süreleriyle mi indirilmiştir? Aradaki müddet farkı göz önünde bulundurulursa, bu
ayetlerin inişinin mantıklı bir tarafı olabilir mi? Eğer bu ayetler gerçekten
iddia edildiği gibi ekleme ve karışım olayıyla ilgiliyse, bunlar İsra ve Hacc
sûresinde ne arıyor?
İşte bu noktaya gelince olayı objektif ve makul ölçüler içinde
eleştirmemizin mümkün olduğunu görüyoruz. Yani tefsiri yapılmakta olan bir
ayetin önceki ve sonraki cümleler ile bağlantısını, fikir birliğini ve işlenen
konuyu dikkate almalıyız. İsra sûresinin 8. rukû’unu okuyun ve ondan önceki ve
sonraki bölümlerine de bakın. Burada kullanılan ifade, üslûp ve işlenen konuda,
6 yıl önceki bir vak’a sebebiyle Rasûlullah (a.s.)’ın azarlanmasını gerektiren
herhangi bir ipucu bulunabiliyor mu? (Onlar bizim sana vahyeylediğimiz…
sözleriyle başlayan bu ayetlerde Rasûlullah (a.s.)’ın tekzip edildiğini veya
azarlandığını gösteren bir şey de yok. Bu hususu yine bir kenara bırakalım.)
Aynı şekilde Hacc sûresinin 52. ayetinden önceki ve sonraki bağlantılara ve
fikir birliğine bakalım. Bu ayette hiç şöyle denildiği söylenebilir mi? “Ey
Nebi, 9 yıl önce Kur’an’a bir şeyler katma gibi işlediğin hata üzerine üzülme.
Bundan Önce de aynı hareketleri diğer peygamberler Şeytan’ın tesirinde kalarak
yapıyorlardı. Peygamberler bu gibi hatalar yapınca ve kendilerinden ya da
Şeytan’dan ilâhî kitaba herhangi bir şey katınca Allah onları iptal eder ve
ayetlerini sağlamlaştırır.”
Biz daha önce de belirttik ve burada tekrar belirtmek istiyoruz
ki, bir rivayet veya hadis, senedi ve kaynağı her ne kadar sağlam ve kuvvetli
olursa olsun, metni ve muhtevası saçma ise yanlış ve tutarsız ise ve Kur’an-ı
Kerim’in sözleriyle, tertibi, fikir birliği ve ifadeleriyle, üslubuyla çatışıyor
ise muteber ve geçerli sayılamaz. İşte bu ispatlama tarzı ve bu hususta verilen
deliller şüpheci bir kişi ve tarafsız bir araştırmacıyı bile tatmin edecek ve
susturacak mahiyettedirler. Bir mü’mine gelince, böyle bir hikâye ve olayı ilk
bakışta reddeder; çünkü bunlar Kur’an-ı Kerim’in bir değil, bir düzine
ayetleriyle çatışıyor. Bir müslüman bu hikâye ve olayın râvilerinin Şeytan
tarafından kandırıldığını daha kolaylıkla kabul edebilir; ama Hazreti Peygamber
(a.s.)’in kendi nefsinin isteğiyle Kur’an-ı Kerim’e bir tek kelime eklemiş
olduğuna inanamaz. Bir müslüman, Muhammed Mustafa (a.s.)’nın bir an bile
Tevhid’e biraz şirk katarak kâfirleri memnun etmek istediğini, ya Allah’ın
kâfirlerle barışması için bazı emir ve hükümler gönderdiğini düşündüğünü ya da
vahyin kendisine şüpheli ve şaibeli bir şekilde geldiğini ve Cebrail’in
sözlerine Şeytan’ın karışmasını kendisinin fark edemediğini düşünemez. Bu gibi
zan ve düşünceler Kur’an-ı Kerim’in her satır ve kelimesine büsbütün aykırıdır.
Bu tür ihtimal ve iddialar müslümanların Kur’an-ı Kerim ve Hazreti Peygamber
(a.s.)’e olan iman ve bağlılıklarda da ters düşüyor. Sadece senet ve kaynakların
çokluğunu görerek Cenab-ı Allah, Kur’an-ı Kerim ve Hazreti Peygamber efendimiz
(a.s.) hakkında böylesine tehlikeli, zararlı ve yaralayıcı hikâye ve olaylara
inananlara pes doğrusu! Allah bizi bu gibi hata ve günahlardan korusun.
Şimdi hadislerin bu kadar muteber ve güvenilir râvileri ile anlı
ve şanlı muhaddis, müfessir ve tarihçilerin bir hikâyeyi ispatlamak maksadıyla
bir araya gelmeleri sebebiyle ortaya çıkacak bir soru ya da şüpheyi de
giderirsek daha iyi olacak. Aklımıza bir soru gelebilir. Bu kadar büyük
isimlerin hepsi nasıl bir konuda yanılmış olabilirler? Bu hikâyenin hiçbir aslı
astarı yoksa, bu kadar çok muteber râvi ve bu kadar tanınmış muhaddisler, nasıl
Hazreti Peygamber (a.s.)’e ve Kur’an-ı Kerim’e böylesine korkunç ve ciddi bir
suçlama ve iftirada bulunabilirler? Bu sorunun cevabını biz yine hadislerin
hazinesinde bulabiliriz. Buhârî, Müslim, Ebu Davud, Nesâî ve Müsned-i Ahmed’de
bu hikâye gerçek şekliyle anlatılmıştır. Bütün hikâye, Hz. Peygamber (a.s.)’in
Necm sûresini tilavet etmesi ve bunun sonunda secde edince toplantıda hazır
bulunan bütün müslüman ve müşriklerin secde etmesinden ibarettir. Bunda,
aslında hayret edilecek bir şey yoktu ve pek garipsenmemeliydi. Zira, evvela
Kur’an-ı Kerim’in bizatihi son derece tesirli ve büyüleyici bir üslubu vardır.
Üstelik, Hazreti Peygamber (a.s.)’in mübarek ağzıyla okunmasının bu etkiyi daha
da arttıracağı unutulmamalıdır. Bu iki faktörün birleşerek toplantıdakileri
büyülediği ve secdeye gitmelerine sebep olduğu pek uzak bir ihtimal değildir.
Zaten, bundan dolayıdır ki, Kureyşliler Hz. Peygamber (a.s.)’e sihirbaz ve
büyücü gibi lakablar takıyorlardı. Bundan sonra, öyle sanılıyor ki, Kureyşliler
bu bir anlık dalgınlıkları üzerine pişmanlık duydular ve onlardan bazısı buna
bir gerekçe bulmaya çalıştılar ve dediler ki: “Vallahi biz bunu yapmak
istemiyorduk ama biz Hz. Muhammed (a.s.)’in ağzından mabudlarımızı öven bazı
sözler duyduktan sonra secdeye gittik[2].
Diğer tarafta bu olay Habeşistan’daki müslüman muhacirlere “İslâm ile Küfr
arasında sulh temin edildi” diye ulaştı; zira görgü tanıkları müşrik ve
müslüman herkesin aynı anda secde ettiklerini görmüşlerdi. Bu söylenti öylesine
yoğunlaştı ki Habeşistan’daki muhacirlerin hepsi değilse de çoğu Mekke’ye dönmüş
oldu. Bu olaydan sonra aradan geçen 100 yılda, Kureyşlilerin secde etmesi olayı
bu secde ile ilgili Kureyşlilerin ileri sürdüğü gerekçe ve Habeşistan’daki
müslümanların yurda dönüşü, hepsi bir araya gelip gerçek bir olay şeklini aldı
ve bazı çok mümtaz alim, muhaddis, müfessir ve tarihçi bunu kabullenmek zorunda
kaldılar. İnsan, insandır. En bilgili ve imanı kuvvetli kişi bile hataya
düşebilir. Din büyüklerine büyük bir hayranlık besleyenler ise dini coşku ve
velvele yüzünden bazen hakikatlerle beraber mübalağalı hikâye ve olayları da
gerçekmiş gibi kabul ediverirler. Kötü niyetli İnsanlar ise bu iyi, dürüst
insanların sadece hata ve kötülüklerini bir yerde toplayıp bu zevat vasıtasıyla
bize intikal eden hadis-i şerif ve hatta Kur’an-ı Kerim’in tümünün güvenilir
olmayıp, hâşâ çöpe atılmaya lâyık olduğunu ispatlamaya çalışırlar.