Habeşistan’a Hicret
29.1.6. Hz. Ebû
Bekr (r.a.)’in Hicret’e Niyetlenmesi
Kureyş, bu ağır darbe ve yaradan henüz kurtulmamışken başka bir
yara aldı: Hz. Ebû Bekr gibi nüfuzlu ve üstün zekâlı bir şahsiyet de Hazreti
Peygamber (a.s.)’den izin alarak diğer muhacirlerle birleşmek üzere Mekke’den
ayrıldı. Buhârî’de yer alan Hz. Ayşe’nin rivâyetine göre Hz. Ebû Bekr,
Berk’ul-Ğimâd’a[3]
varınca Kare kabilesinin reisi İbn üd-Düğunne (ya da İbnü’d-Dağine) ile
karşılaştı. İbni İshâk’ın Hz. Ayşe, ‘Urve ve Zührî’ye dayanarak kaydettiği
rivâyete göre Hz. Ebû Bekr henüz Mekke’den bir-iki günlük mesafede iken bu zât
ile karşı karşıya geldi. Bu kabile reisi, Hz. Ebû Bekr’e “hayır ola, Ebû Bekr
nereye böyle?” diye sordu. Ebû Bekr de “halkım beni memleketimden çıkarmıştır.
Bana çok eziyet vermiş, hayatımı çekilmez hale getirmiştir” dedi. İbn üd-Düğunne
dedi ki: “Olur
mu Ebû Bekr, senin gibi bir adam kovulur mu? Vallahi, sen
toplumumuzun ziynetisin. Fakir ve zavallı insanlara sadaka ve ihsanda
bulunursun, herkese merhamet gösterirsin, kimsesiz ve çaresiz insanların
yükünü taşırsın. Konukseversin, iyi ve hayırlı işlerde yardım edersin. Haydi
dön, ben seni kendi himayemin altına alıyorum. Sen kendi şehrinde Allah’ına
ibadet etmeye devam et.” Velhasıl, bu kabile reisi Hz. Ebu Bekr’i Mekke’ye geri
getirdi ve Mekkeli eşrafın yanına giderek onlara dedi ki: “Ebu Bekr gibi
muhterem bir zât buradan çıkmaz ve çıkarılamaz. Siz bunca meziyetlere sahip
olan bir kişiyi mi kovuyorsunuz?” İbni İshâk’ın rivâyetine göre İbn üd-Düğunne
Mekke’de şu duyuruyu yaptı: “Ben Ebû Kuhafe’nin oğluna emân verdim. Bundan sonra
kimse ona iyilikten başka bir muamele yapmasın.” Kureyşliler İbn üd-Düğunne’nin
himaye ve emânını reddetmedi, ama şu şartı ileri sürdüler: “Ebû Bekr (r.a.)
evinde nasıl isterse Rabbine ibadet etsin, ne isterse yapsın. Ama ibadetini
yüksek sesle yapıp bizi rahatsız etmesin. Evinin dışında da dua filan etmesin.
Çünkü bu şekilde kadın ve çocuklarımızın kendilerini fitneye kaptıracaklarından
endişe ediyoruz.” (Hâfız İbni Hacer, Hz. Ebû Bekr’in bu şekilde ne kadar zaman
kaldığının tesbit edilemediğini yazmıştır). Bunun üzerine Hz. Ebû Bekr evinin
içinde bir mescid yapıp orada namaz kılmaya ve Kur’an okumaya başladı. Sesi
öylesine güzel ve okuyuşu öylesine cazibeli idi ki, ibadet ettiği ve Kur’an-ı
Kerim okuduğu sırada evinin etrafını kadın ve çocuklar sarıp kendisini can
kulağıyla dinlerlerdi. Rivayetlere göre Hz. Ebu Bekr (r.a.) Kur’an-ı Kerim’i
tilâvet ederken umumiyetle hüngür hüngür ağlamaya başlardı ve dinleyenler daha
da fena olurlardı. Bu durumu gören Kureyşli kabile reisleri hayli endişelendiler
ve derhal İbn üd-Düğunne’yi çağırıp kendisine şöyle dediler: “Biz senin hatırın
için kendisine emân vermiştik, şu şartla ki, kendi evinde sessizce Rabbine
ibadet etsin. Fakat o evinin avlusunda bir cami yapıp alenen namaz kılmaya ve
yüksek sesle Kur’an okumaya başlamıştır. Bu tavrı yüzünden kadın ve
çocuklarımıza fitnenin bulaşacağından korkuyoruz. Lütfen onu böyle yapmaktan
alıkoy. Ya evinde sakin sakin Rabbine ibadet etsin, ya da bu işi alenen yapmakta
ısrar ediyorsa ondan himayeni geri al; zira senin himayen devam ettiği müddetçe
biz uygunsuz bir şey yapmak istemiyoruz.” İbn üd-Düğunne Hazreti Ebû Bekr
(r.a.)’e gitti ve dedi ki: “Bir kişiye eman verdim; ama bu emân’ın ihlâl
edildiğini Arabistan’da herkesin söylemesini istemiyorum.” Bunun üzerine Hz.
Ebû Bekr (r.a.) dedi ki: “Pekiyi ben senin himayeni iade ediyorum ve Allah’ımın
himayesine girmeyi kabul ediyorum.” İbn üd-Düğunne bundan sonra Kureyşlilere
geldi ve Hz. Ebû Bekr’in himayesini kendisine geri verdiğini, artık aralarındaki
ihtilâfı kendilerinin halletmelerinin gerektiğini söyleyip çekip gitti.
29.1.7.
Muhacirleri Geri Getirmek İçin Kureyş’in Necâşî’ye Heyet Göndermesi
Habeşistan’a müslümanların ikinci hicretinden sonra Kureyşli
kabile reisleri kafa kafaya verdiler ve bu durumun içinden çıkmayı plânladılar.
Varılan karara göre; Abdullah bin Ebi Rebi’a (Ebû Cehl’in üvey kardeşi) ve Amr
bin As kıymetli hediyelerle Habeşistan’a gidecekler ve Habeş İmparatoru
Necâşî’yi, Mekkeli müslüman muhacirleri geri göndermesi konusunda ikna etmeye
çalışacaklardı.
Konuyla ilgili rivayetler şöyledir:
a- Hazreti Ümm-ü Seleme (r.a.)’nin Rivâyeti:
Kendisi de Habeşistan’a giden muhacirlerden biri olan
Ümmül-Mü’minin, Hz. Ümm-ü Seleme bu hususta ayrıntılı bir rivayet anlatmıştır.
Bu rivayet, İbni İshâk ve İmam Ahmed tarafından naklolunmuştur. Kendisinin
ifadesine göre, “Kureyş’in bu iki ünlü diplomasi uzmanı ve elçisi (Abdullah ile
Amr) peşinden Habeşistan’a geldiler. Bunlar önce Necâşî’nin sarayındaki ileri
gelenlere bolca hediye ve ikramda bulunarak onların imparator ile konuşup
muhacirleri Mekke’ye geri göndermesi konusunda ikna etmeye çalışmalarını
söylediler. Daha sonra Necâşî ile görüştüler ve kendisine kıymetli armağanlar
verdikten sonra dediler ki: “Şehrimizden bazı başı boş gençler size gelip
sığınmışlardır. Milletimizin eşrafı, onları iade etmenizi istememiz için bizi
size göndermişlerdir. Bu gençler hem bizim dinimizden çıkmış, hem de sizin
dininize girmemişlerdir ve kendilerine başka bir din icat etmişlerdir.”
Elçilerin bu sözleri biter bitmez saraydakiler hemen söze karıştılar ve koro
halinde “evet majesteleri, bu adamlar iade edilmelidir. Bunların ne biçim
adamlar olduğunu milletleri daha iyi bilir. Onları burada barındırmak iyi olmaz”
demeye başladılar. Fakat Necâşî öfkelendi ve dedi ki: “Ben onları bu şekilde
iade edemem. Kendi memleketlerini terk edip benim memleketime itimad etmiş ve
buraya sığınmış olanlara vefasızlık edemem. Önce ben onları yanıma çağırıp
durumu tahkik edeceğim ve bu elçilerin söylediklerinin ne kadar doğru olduğuna
bakacağım.” Bundan sonra sahabeler, Necâşî’nin sarayına çağrıldılar.
“Necâşî’nin mesajı geldikten sonra muhacirler bir araya gelerek
bir durum muhakemesi yaptılar ve Kral’a ne diyeceklerini tesbit etmeye
çalıştılar. Daha sonra hepsi, Necâşî kendilerine ister sığınma hakkı versin,
ister vermesin Rasûlullah (a.s.)’ın kendilerine yaptığı vaaz ve telkinin
aynısını açıklamaya oybirliğiyle karar verdiler. Sonra Necâşî’nin sarayına
vardılar. Necâşî kendilerine dedi ki, “siz ne yaptınız? Kendi ulusal dininizi
terk ettiniz ve bizim de dinimize girmediniz. Dünyanın başka herhangi bir dinini
de kabul etmediniz. Sizin bu yeni dininiz nedir, Allah aşkına?” Bunun üzerine
muhacirler adına Hz. Ca’fer bin Ebi Tâlib yerinden kalkıp irticalen bir konuşma
yaptı. Hz. Ca’fer konuşmasında, ilk önce Cahiliyye döneminde Arapların dini,
ahlâki ve içtimai bozukluklarından bahsetti; daha sonra sözü Hazreti Peygamber
(a.s.)’in bi’setine getirdi, onun öğretilerini anlattı. Hz. Peygamber (a.s.)’e
tabi olanlara yapılan mezâlimi dile getirdi ve dedi ki: “Biz sizin memleketinize
geldik, memleketinizde bize zulüm yapılmayacağını umut ediyorduk”[4].
Necâşî bu konuşmayı dinledikten sonra dedi ki: “Allah tarafından Peygamberinize
geldiğini söylediğiniz kelam’dan bir parça bana da okur musunuz? Hazreti Ca’fer
bunun üzerine Hz. Yahya ve Hz. Îsa (a.s.) ile ilgili olan Meryem sûresinin ilk
bölümünü okudu. Necâşî bunu dinliyor ve ağlıyordu; o kadar ki, sakalı göz
yaşlarıyla ıslandı. Sadece o değil, onun din adamları, rahipleri ve saraydaki
bütün herkes gözyaşları döktü. Hazreti Ca’fer bin Ebi Tâlib, Kur’an-ı Kerim’in
tilâvetini bitirince Kral Necâşî şöyle dedi: “Şüphesiz, bu kelâm ve Hz. Îsa’nın
getirdiği kelâm aynı kaynaktan çıkmıştır. Vallahi, ben sizi onlara (Kureyş’e)
teslim etmeyeceğim.” Sonra Kureyşli elçilere şöyle dedi: “Siz geri
gidebilirsiniz. Vallahi, ben bunları size teslim edemem. Asla edemem.”
“Abdullah bin Ebî Rebî’a hakkımızda (müslümanlar hakkında)
yumuşak bir tavır içinde idi ve bizim kurtulmamızı istiyordu. Fakat Amr bin
el-As dedi ki, “vallahi ben yarın kendilerine öyle deliller sunacağım ki,
bunlar (müslümanlar) burada barınamazlar. Ben Necâşî’ye diyeceğim ki, bunlar
İsâ bin Meryem’in sadece bir kul olduğuna inanırlar.” Abdullah dedi ki: “Boş
ver, böyle yapma. Bunlar bizim muhaliflerimiz olabilirler, ama ne de olsa
bizdendirler ve biz aynı millete bağlıyız. Bunların üzerimizde bir takım hakları
vardır.” Amr bin el-As ise söylediklerine hiç kulak asmadı. Ertesi gün
Necâşî’nin huzuruna çıkıp şöyle dedi: “Majesteleri, lütfen bunları çağırıp
kendilerine sorar mısınız; Îsa bin Meryem hakkında ne düşünüyorlar? Bunlar Hz.
Îsa (a.s.) hakkında kötü şeyler söylerler.” Bunun üzerine Necâşî müslümanları
tekrar huzuruna çağırdı. Müslümanlar Amr bin el-As’ın nasıl bir oyun
tezgahlamakta olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Onun için, onlar bir araya
gelerek, Necâşî’ye Hz. Îsa (a.s.) hakkında neler söylenmesi gerektiğini tesbit
ettiler. Durum çok kritikti ve herkes tedirgindi. Ama bu defa da müslümanlar,
her ne olursa olsun, kendilerine Hz. Peygamber (a.s.)’in öğrettiklerini dile
getireceklerine karar verdiler. Velhasıl, bunlar Necâşî’nin sarayına gittiler ve
Necâşî kendilerine Amr bin el-As’ın sorusunu tekrarlayınca, Hz. Ca’fer bin Ebi
Tâlib hiç çekinmeden dedi ki: “O (Hz. Îsa) Allah’ım kulu ve peygamberidir. O
Allah’ın bakire Meryem’e ilkâ etmiş (indirmiş) olduğu bir kelime ve rûh’tur.”
Bunu duyduktan sonra Necâşî yerden bir kürdanlık (ya da bir odun parçası)
kaldırıp dedi ki: “Vallahi, senin dediklerinden, Hazreti Îsa bu kürdanlık kadar
daha fazla değildi.” Bunu der demez saraydaki nedimleri ve diğer görevlileri
kıyameti kopardılar ve böyle bir şeye tahammül edemeyeceklerini söylediler.
Fakat Necâşî dedi ki: “Siz ne derseniz deyin, gerçek budur.” Sonra biz (müslüman
muhacirlere) dedi ki: “Gidin, siz memleketimde huzur ve mutluluk içinde
yaşayabilirsiniz. Size kötü sözler söyleyen veya kötü muamele yapan
cezalandırılacaktır. İnanın, bana altından bir dağ da verilse onun karşılığında
sizi rahatsız etmek istemiyorum.” Daha sonra, “benim bunlara ihtiyacım yoktur”
diyerek Arap elçilerine hediyelerini geri verdirdi ve şunları ekledi: “Cenab-ı
Allah memleketi bana geri verdiği zaman benden rüşvet almamıştı. Ben şimdi
O’ndan O’nun işiyle ilgili rüşvet mi alayım?”
b- Hz. Abdullah bin Mes’ud’un Rivâyeti
Bu olayın görgü tanıklarından biri de bu toplantıya ve
tartışmalara katılan, Hz. Abdullah bin Mes’ud’du. Müsned-i Ahmed ve Taberânî’de
yer alan rivâyetine göre; Kral Necâşî, müslüman muhacirleri yanına çağırdığı ve
Hz. Ca’fer bin Ebi Tâlib (r.a.) Rasûlullah (a.s.)’ın öğretilerini kendisine
anlattığı sırada kendileri için şöyle dedi: “Vallahi, bunlar bizim Hz. Îsa
(a.s.) hakkında söylediklerimizden daha fazlasını (değişiğini) söylemiyorlar.
Bravo size ve size gelen şahsiyete (Rasûlullah’a). Ben onun Allah’ın rasûlü
olduğuna şehâdet ediyorum. Adı İncil’de geçen peygamber odur ve Hz. Îsa bin
Meryem’in müjdelediği resûl de odur.”
Hz. Abdullah bin Mes’ud’un rivâyetinde şunlara da yer
verilmiştir: “Kureyş’in iki elçisi Necâşî’nin huzuruna çıkıp önce secde ettiler
ve daha sonra sağında ve solunda oturdular. Daha sonra dediler ki, “Bizim kabile
ve milletimizden bazı kimseler size gelmişlerdir. Bunlar bizden ve dinimizden
ayrılmışlardır.” Bunun üzerine Necâşî müslümanları çağırdı. Hazreti Ca’fer bin
Ebi Tâlib bize dedi ki, “ben bugün hepiniz adına konuşacağım.” Bu yüzden
hepimiz onun arkasından Necâşî’nin divanına çıktık. Hz. Ca’fer (r.a.) divana
girdikten sonra herkese selâm verdi. Nedimler dedi ki, “niye secde etmiyorsun?”
Hz. Ca’fer dedi ki: “Biz Allah’tan başka kimseye secde etmeyiz.” Bundan sonra
Hz. Ca’fer konuşmasını yaptı ve Hazreti Peygamber (a.s.) ile talimatından söz
etti ve daha sonra lafı, Hz. Îsa bin Meryem’e getirdi. Hz. Abdullah’ın
rivâyetinde Necâşî’nin Hz. Peygamber (a.s.)’in peygamberliğini tasdik ettikten
sonra şöyle dediği de kaydedilmiştir: “Allah’a yemin ederim, eğer krallık
işleriyle uğraşmamış olsaydım, ben O’nun (Rasûlullah) huzuruna çıkıp pabuçlarını
çıkartıp O’na abdest aldırırdım.”
c- Hz. Ebû Mûsâ el-Eş’ari’nin Rivâyeti
Buna benzer bir rivâyet Hâfız Ebû Nuaym ve Beyhakî’nin
naklettiği, Hz. Ebû Mûsa el-Eş’ari’ninkidir. Bu rivayette şu ilâve bilgiler yer
almıştır: “Müslüman muhacirlerin Habeşistan Kralı Necâşî’ye varmasından önce
Kureyşlilerin heyeti kendisini kandırmak ve yanıltmak için şunları söyledi:
“Göreceksiniz bunlar (müslümanlar) size secde etmeyeceklerdir”. Biz
(müslümanlar) Necâşî’nin divanına vardığımızda rahipler ve din adamları dediler
ki, “Krala secde edin.” Hz. Ca’fer “Biz Allahu azze ve celâl’den başka kimseye
secde etmeyiz” dedi. Biz daha sonra Necâşî’nin huzuruna çıkınca kendisi Hazreti
Ca’fer’e dedi ki: “Senin bana secde etmene ne engel var?” Hz. Ca’fer yine
kendilerinin “Allah’tan başka kimseye secde etmediklerini” bildirdi. Bundan
sonra Hz. Abdullah bin Mes’ûd’un beyan ettiği rivayet vardır. Sonunda da şu
cümle eklenmiştir: “Necâşî bize; ‘memleketimde ne kadar kalmak isterseniz
kalın’ dedi ve bizim için yiyecek ve giyecekler verdi.”
d- Hz. Ca’fer bin Ebi Tâlib’in Rivâyeti:
Hâfız bin Asâkir ile Taberânî, bizzat Hazreti Ca’fer bin Ebi
Tâlib’in rivâyetini oğlu Abdullah’a dayanarak nakletmişlerdir. Bu rivâyette yer
alan ilâve bilgiler şunlardır: “Kureyş’in heyetinin şikâyetine cevap verirken,
biz, onlarla bizim aramızdaki dinî ihtilâftan söz ettik. Necâşî bunun üzerine
elçilerine şunu sordu: “Bunlar köleleriniz midir?” Onlar “hayır” dediler. Onlara
tekrar sordu, “onlar size borçlu mudur?” Onlar yine “hayır” dediler. Sonra dedi
ki, “o halde bıraksanıza onları.” Daha sona Hz. Ca’fer de diğer râviler gibi;
Amr bin el-As’ın, haklarında Necâşî’ye şikâyet ettiğini, Hz. Îsa bin Meryem
hakkındaki akidelerimizin ne olduğunu sormasını istediğini ve kendisinin bu
akideyi açıklamasından sonra Necâşî’nin bunları tasdik ettiğini belirtmiştir.
Rivâyetin sonunda şu cümlelere yer verilmiştir: “Necâşî, ‘umarım burada sizi
kimse rahatsız etmiyordur” diye bize sordu. Biz “evet” dedik. Bunun üzerine
kraliyet emri çıkarıldı; “kim bu muhacirleri rahatsız ederse dört dirhem para
cezasına çarptırılacaktır”. Necâşî, “bu sizin için yeter mi?” diye sordu. Biz
“hayır” dedik. Bunun üzerine Necâşî, para cezasını iki misline çıkardı.”