Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Habeşistan’a Hicret

29.1.4..5. Burada Bir
Parantez Açalım ve Önemli Bir Noktaya Değinelim

Ne gariptir ki, bizde de bazı müfessir ve muhaddisler Mekkeli
kâfir­lerin bu safsatasına uymuş ve onların duyduklarını iddia ettikleri sözleri
sanki sahiden Rasûlullah (a.s.)’ın mübarek ağzından çıkmış gibi mütalaa etmişler
ve yorumda bulunmuşlardır. Söz konusu müfessir ve muhaddis­ler bu hususta böyle
bir hikâye uyduruyorlar: “Sözde Rasûlullah (a.s.), İs­lâm’a karşı kâfirlerin
nefretini kaldıracak ve onların İslâma daha çok yak­laşmalarını sağlayacak bir
takım vahiylerin gelmesini arzu ediyordu. Rasûlullah (a.s.) bu istikamette
düşünürken ve kendisi Kureyşlilerin bir top­lantısında iken Necm sûresi nâzil
oldu ve kendisi bunu okumaya başladı. Rasûlullah (a.s.), “e-feraeytüm ul-lâte
ve-l-uzzâ ve menâte-s-sâlisete-l-uhrâ” sözlerine gelince ağzından şu kelimeler
dökülüverdi: “Tilke-l-ğarânikat-el-ulâ ve inne şefâ’atehünne le-tercâ” (bunlar
yüksek rütbeli tan­rıçalardır ve onların şefaati muhakkak beklenmelidir). Bundan
sonra Rasûlullah (a.s.) sûrenin diğer ayetlerini normal olarak okumaya devam
etti, ta ki sûrenin sonunda secde etti ve diğer müslümanlar ile müşrikler de
secde ettiler. Mekkeli kâfirler dedi ki, “artık bizimle Muhammed arasında
herhangi bir ihtilâf kalmamıştır. Biz de zaten aynı şeyi diyoruz. Yani Hâlik
(yaratıcı) ve Râzık (rızık veren) Allah’tır, ama mabûdlarımız Allah katında
bizim için şefaatte bulunacaklardır.” Akşam Hz. Cebrâil geldi ve Rasûlullah’a
dedi ki: “Siz ne yaptınız? Ben bu sözleri getirmemiştim.” Bu­nu duyunca gûyâ
Rasûlullah (a.s.) çok üzüldü. Bunun üzerine Allah İsrâ suresinin şu ayetlerini
indirdi[1]:

“Onlar bizim sana vahyeylediğimiz şeyden bizim üzerimize iftira
edesin diye seni bile fitneye düşüreceklerdi. Öyle olursa seni dost
edine­ceklerdi.Eğer biz seni dinde sabit kılmasaydık onlara az bir şey
meylede­cektin. O takdirde sana gerek hayatta ve gerekse öldükten sonra iki kat
azap tattırırdık. Sonra azabımızı defedecek bir yardımcı da bulamaya­caktın. ”
(Ayet; 73-75)

Bu olay Rasûlullah (a.s.)’ı sürekli olarak tedirgin etti ve
üzüntülü ol­masına sebep oldu. Ta ki, Hacc sûresinin 52. ayeti indi. Bu ayette
Rasûlullah teselli edildi ve kendisinden önceki peygamberlerin aynı hataya
düştükleri, onların arzu ettikleri şeytanın karıştığı, fakat Allah’ın daha sonra
Şeytan’ın bu şerrlerini ortadan kaldırdığı ve ayetlerini sağlamlaştırdığı
kaydedildi.

Diğer tarafta, Kur’an-ı Kerim’i dinledikten sonra Kureyşli
kâfirlerin secde etmesi,Habeşistan’daki müslümanlara başka türlü ulaştı ve onlar
zannetti ki Hz. Peygamber (a.s.) ile Mekkeli kâfirler arasında mütareke ve sulh
gerçekleşmiştir. Bu sebeple, muhacirlerin çoğu Mekke’ye geri döndü­ler. Geri
döndükten sonra İslâm ile küfr arasında anlaşmaya varıldığı yo­lundaki
haberlerin yanlış olduğunu, ikisi arasındaki düşmanlığın aynen devam ettiğini
gördüler.”

Yukarıda naklettiğimiz hikâye, İbn Cerir ve diğer birçok
müfessirin tefsirlerinde İbni Sa’d’ın “Tabakatında Vahidinin “Esbab-ı
Nüzül”ünde, İbn İshâk’ın Siyer’inde, Musa bin Ukbe’nin “Meğazi’sinde, İbn Ebi
Hâtim, İbn’ul-Münzir, Bezzâr, İbn Merdûye ve Taberânî’nin hadis kitaplarında yer
almıştır. Bu hikâyenin râvileri ise şunlardır: Muhammed bin Kays, Muhammed bin
Ka’b Kurazi, Urve bin Zübeyr, Ebû Salih, Ebu’l-Âliye, Sa’id bin Cubeyr, Dahhâk,
Ebu Bekr bin Abdurrahman bin Hâris, Katâde, Mücâhid, Süddi, İbn Şihâb Zührî ve
İbn Abbas. Dikkat edilirse, bunlardan Hz. İbn Abbas’ın dışında kimse sahabe
değildir. Hikâyenin ufak tefek bir­çok çelişkili ve tutarsız tarafları vardır;
ama bunların en dikkati çekeni iki tanedir. Birincisi, pulların methinde Hz.
Peygamber (a.s.)’in söylediği id­dia edilen sözler hemen hemen her rivayette
değişiktir. Biz bunları dikkat­lice tasnif ettik ve inceledik. Baktık ki, 15
ayrı ifade kullanılmıştır. İkinci büyük çelişki, bu sözlerin Kur’an-ı Kerim’in
ayetlerine giriş şekliyle ilgili­dir. Bazı rivayetlere göre bu kelimeler, vahiy
sırasında Şeytan tarafından Rasûlullah (a.s.)’ın gönlüne indirilmiş ve
Rasûlullah (a.s.)’da bunların Cebrail tarafından geldiğini zannetmiş. Bazı
rivayetlere mübarek ağzın­dan yanlışlıkla dökülüvermiş. Bazı rivayetlere göre bu
kelimeler, Rasûlullah (a.s.) uyukladığı bir sırada gayri ihtiyari olarak
ağzından çıkmış. Bazı­ları diyor ki, Rasûlullah (a.s.) bunları kasten söyledi;
ama soru ve hayret belirtici şekilde. Yine bazıları diyor ki; Şeytân, Rasûlullah
(a.s.)’ın konuş­masına karışmış ve onun sesiyle birlikle bu kelimeleri ortaya
atıvermiş, orada bulunanlar da bu sesin Hazreti Peygamber’e ait olduğunu sanmış.
Yine başka rivayetlere göre bu sözleri söyleyen orada bulunan müşrikler­den
biriymiş.

Bazı mümtâz müfessir ve âlimler, meselâ İbn Kesir, Beyhâki, Kâdı
İyâd İbni Huzeyme, Kâdı Ebû Bekr İbn’il-‘Arabi, İmam Râzi, Kurtubî Bedreddin,
Aynî, Şevkani ve Alûsi vs. bu hikâyenin tamamıyla uydurma ve asılsız olduğunu
belirtmişlerdir. İbn Kesir, bu hususta şunları yazmış­tır: “Bu hikâye hangi
senetlerle rivayet olunmuşsa hepsi “mürsel” ve münkatı”dırlar. Ben bu hususta
hiçbir sahih-i muttasil senede rastlamadım.” Beyhakî de diyor ki: “Nakil
itibariyle bu hikâye ispatlanmış değildir.” İbni Huzeyme’ye bu hususta bir soru
sorulunca kendisi dedi ki: “Bu hikâyeyi zındıklar (dinsizler) uydurmuşlardır.”
Kadı İyâz diyor ki: “Bu hikâyenin zayıflığı, sıhâh-ı sitte müelliflerinden
hiçbirinin bunu nakletmemiş olma­larından ve sahih-i muttasıl sağlam senedlerle
güvenilir râviler tarafından da naklolunmamasından ortadadır.” İmam Râzi ile
Kâdı Ebû Bekr ve Alûsi bu mevzuyu enine boyuna tartışarak şiddetle
reddetmişlerdir. Fakat, beri tarafta Hafız İbni Hacer gibi büyük bir muhaddis ve
Ebu Bekr Cessas gibi tanınmış fakihler ve Zemahşeri gibi akılcı müfessir ile
İbni Cerir gibi müfessir, tarihçi ve fıkıh âlimi bu hikâyenin doğru olduğunda
ısrar etmiş­lerdir. Bunlara göre Hacc sûresinin 52. ayeti bu hikâyenin doğru
oluşunun bir ispatıdır. İbni Hacer şunları da kaydediyor:

“Sa’id bin Cubeyr’in başvurduğu yolun dışında diğer hangi
yollarla, bu hikâye rivayet edilmişse onlar da zayıf ya da munkatı’ (kesik)dır.
Ama anlatımların çokluğu bunun bir aslının olduğunu gösteriyor. Ayrıca Bezzâr’ın
çıkardığı rivayetler silsilesiyle bu hikâyenin en az bir adet ke­sintisiz
bağlantısı kurulmuştur. (Bu bağlantı şöyledir: Yusuf bin Hammâd, Ümeyye bin
Hâlid, Şu’be, Ebi Bişr, Sa’id bin Cubeyr ve İbni Abbas). İki yoldan da bu hikâye
“mürsel”dir ama bunun râvileri sahih (doğru) kaynaklara göredir. Bu iki yol
Taberî tarafından naklolunmuştur. Bunlardan biri silsilenin başında, Yunus bin
Yezid ve İbn Şihâb ve diğer silsilenin başında Mu’temir bin Süleyman, Hammâd bin
Seleme ve Dâvud bin Ebi Hind ile Ebi’l-Aliye bulunuyorlar.”

Bu hikâyeyi kabul etmiş olanlar için bir şey diyemeyeceğiz;
çünkü onlar bunun zaten doğru olduğuna inanıyorlar. Fakat, burada şu hikâyenin
muhaliflerine bir çift sözümüz olacaktır. Gerçek şu ki, muhalifler de bunu
hakkıyla eleştirmemişlerdir. Muhaliflerin bir grubu bunu reddediyor çün­kü,
bunun kaynakları veya senetleri zayıftır. Demek ki, bu zevat, senetle­rin
kuvvetli olması halinde bu hikâyeyi aynen kabul edeceklerdi. İkinci grup bunu
reddediyor, zira böyle bir hikâye bütünüyle dinimize gölge dü­şürüyor ve dinle
ilgili her şey şaibe ve şüphe altında kalmış oluyor. Böyle bir durumda Şeytan’ın
müdahalesinin haddi hesabı olmaz. O’nun nerede ne yaptığını kestirmek güç olur.
Aynı şekilde Rasûlullah (a.s.)’ın şahsi ve nefsani söz ve hareketlerinin nerede
başlayıp nerede bittiğini hesaplayamayız. Bu tür düşünce ve deliller belki de
iman etmeye azimli olanları tat­min edebilir, ama başka kimseleri değil. Meselâ,
zaten her şeye şüphe ile bakan ve titiz bir incelemeden sonra iman edip etmemeye
karar verecek kimseler için böyle bir düşünce hiç de yararlı olamaz. Bu gibi
şüpheci ve kararsız kimseler, şüphelendikleri her şeyi dinden çıkarma yoluna
gitme­yeceklerdir. Onlar kolayı düşünecekler ve diyecekler ki, en az bir tane
meşhur sahabî ve birçok tabii ve tebe’ut-tabi’in ve çeşitli güvenilir
raviler­den naklonunan bir hikâye, sadece din şaibe altında kalıyor diye niçin
red­dedilsin. Bu hikâyenin şüpheli olduğunu düşünmektense dinin tümünün şüpheli
ve şaibeli olduğunu düşünecekler ve bunu tümden reddedecekler­dir.

Şimdi tenkidin doğru ve makul yolu ne olabilir? Biz hangi
ölçülere dayanarak -senetleri, kaynakları ve rivayetleri ne kadar kuvvetli
olursa ol­sun- bu hikâyenin uydurma olduğunu ispatlayabilir ve bunu
reddedebili­riz? Gelin, o ölçü ve kıstaslara bakalım:

Evvelâ, hikâye kendi içinde çelişkili ve tutarsızdır. Hikâyede
denili­yor ki olay, Habeşistan’a ilk hicret yapıldıktan sonra meydana gelmişti.
Nitekim bu olayla ilgili haberi alır almaz Habeşistan’daki Müslümanlardan bir
grup ümitlenerek Mekke’ye dönüverdi. Ama, buraya bir nokta koyup büyük tarih
farklarına bir göz atalım:

– Muteber tarihi kayıtlara göre Habeşistan’a ilk hicret
Nübüvvet’ten sonra Recep 5. yılda yapılmıştı. Habeşistan’daki muhacirlerin bir
grubu, İslam ile Küfr arasındaki sulh haberini öğrenip üç ay sonra yani aynı
yılın Şevval ayında Mekke’ye dönmüş oldu. Bu demektir ki hikâyede anlatılan olay
da mutlaka Nübüvvet’ten sonra 5. yılda cereyan etmiştir.

– İddialara göre; Rasûlullah (a.s.)’ı serzeniş etmek ve uyarmak
üzere İsrâ sûresinin ilgili ayeti inmiştir. Ama İsrâ suresinin Mi’rac’dan sonra
in­diği herkesçe bilinmektedir. Muteber rivayetlere göre Mi’rac Nübüvvet’ten
sonra 11. ve 12. yılda meydana gelmiştir. Bundan çıkan sonuç şudur: Al­lah’ın
tekzibi ve uyarısı anlatılan olaydan tam 5-6 yıl sonra yapılmıştır!

İlgili Makaleler