Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

İslâmiyetin Alenen Tebliği

27.1.11. Hz.
Peygamber (a.s.) İle İlgili Kureyş’in Tutumu

Burada şunu da unutmayalım ki, Hz. Peygamber (a.s.)’e şiddetle
mu­halefet eden Kureyşliler aslında O’nun kişiliği, karakteri ve meziyetlerini
kabul ediyorlardı. Nitekim, müslümanlar ile kâfirler arasında ihtilâf ve kavga
en çetin safhasında iken Mekke’de büyük bir açlık ve kıtlık baş gösterdi. Herkes
çaresizlik içinde kıvranıyordu ve bu âfetten kurtulmanın yollarını arıyordu.
Nihayet Kureyşli kabile reisleri bir araya gelip Hz. Peygamber (a.s.)’in yanına
geldiler ve âfetin önlenmesi için Allah’a dua etmesini istediler. Bu olayı İmam
Buhârî ile Beyhakî az bir ifade değişik­liğiyle Mesrûk ve Hz. Abdullah bin
Mes’ud’a dayanarak nakletmişlerdir. Olay şöyle cereyan etmişti: Kureyşliler azıp
muhalefet kampanyasını bü­yütünce ve isyankâr tutumunu katılaştırınca Rasûlullah
(a.s.) Allah’a “ya Rabbi, Hz. Yusuf zamanında 7 yıllık kıtlık ve açlık
yarattığın gibi, bu adamlara karşı bana yardımcı olmak üzere burada da 7 yıllık
bir açlık ve kıtlık yarat” diye dua etti. Bunun üzerine öyle korkunç bir kıtlık
başladı ki, adamlar ölüleri, kemikleri ve hayvan derilerini yemeye başladılar.
Ni­hayet, Ebu Süfyan ile Mekke’nin diğer kabile reisleri Hz. Peygamber (a.s.)’in
huzuruna geldiler ve kendisine şöyle dediler: “Ya Muhammed, siz kendinizin
dünyaya rahmet olarak gönderildiğinizi söylersiniz. Ama görü­yorsunuz ki,
kavminiz kıtlık ve açlıktan helâk oluyor. Lütfen kavminiz için dua ediniz.” Hz.
Peygamber (a.s.) de Allah’a dua etti. Bunun üzerine bardaktan boşalırcasına
yağmur yağdı. O kadar ki, herkes yağmurdan şi­kayet etmeye başladı. Hz.
Peygamber tekrar Allah’a, “Allah’ım, yağmur etrafımıza yağsın, bize değil” diye
dua etti. Bu dua üzerine bulutlar dağıl­dı. İmam Buhârî’nin İbni Abbas’a
dayanarak naklettiği bir başka hadisi vardır. Buna göre, Ebu Süfyân, Hz.
Peygamber (a.s.)’e gelip yalvardı ve dedi ki adamlar açlıktan ölüyorlar. Yiyecek
hiçbir şey bulamadıkları için kemikleri bile yiyorlar. Bunun üzerine Rasûlullah
(a.s.) dua etti ve Allah da kıtlık ile açlığa son verdi.

Bu olaylar gösteriyor ki Kureyşli kabile reisleri Rasûlullah
(a.s.) ile doğrudan kavgaya girmeye veya tebliğini duyurmaya cesaret
edemiyorlar­dı. Fakat bunun yanı sıra, tebliğin devam etmesini ve kendi
atalarının din, inanç ve geleneklerinin de bir anda yok olmasını
hazmedemiyorlardı. On­ların alıştıkları bir hayat düzeninin yerine başka bir
hayat düzeninin kurul­masına ve Arap halkının yavaş yavaş İslâm’ın dairesine
gitmesine de razı değillerdi. Bu sebeple, İslâmi davetin ne pahasına olursa
olsun durdurul­masından yana idiler. Aynı sebepten dolayı, ilerde anlatacağımız
gibi, Hz. Peygamber (a.s.)’e sözle ve fiilen saldırmaktan da geri kalmıyorlardı.



 




[1]
Bu adamın
asıl adı Abd-ul Uzza bin Abdulmuttalib idi, künyesi Ebû Utbe idi. Fakat
par­lak kırmızı yüzü sebebiyle “Ebû Leheb” (ateş suratlı) lakabıyla meşhur
olmuştu, İbn Sad bizzat Abdulmuttalib’in kendisini Ebû Leheb diye
çağırdığını yazmıştır.



[2]
  “Tabakat-ı
İbn Saad” Beyrut baskısı, C. IV, s. 49-80’de bulunan kayıtlara göre Ebû
Süfyân hem Hz. Peygamber (a.s.)’in amcazâdesiydi hem de Halime Sa’diyye’nin
sütünü emdiği için O’nun süt kardeşiydi. Ebû Süfyân Cahiliyye devrinde Hz.
Peygamber (a.s.)’i çok severdi; fakat kendisine peygamberlik gelince, en
büyük muhaliflerinden biri oluverdi. Belâzurî de “Ensâb-ul Esrar C. I, s.
361. Mısır baskısında da hemen hemen, aynı şeyler yazmış, ama şunları da
eklemiş­tir: “Rasûlullah, Hz. Abbas’ın tavsiyesi üzerine Ebû Sufyân’ı
affetti.” Belâzurî ayrıca, Ebû Sufyân’ın Ebva mevkiinde Hz. Peygamber
(a.s.)’e biat ettiği yolundaki rivayetlerin zayıf olduğunu bildirmiştir.
Belazuri bu olayın Mekke ile Medine arasında Cuhfe mevkiinde cereyan
ettiğini yaz­mıştır.” “Mu’cem-ul Buldân”da da aynı rivâyete rastlanmaktadır.



[3]
İbn Sa’d’a
göre bu komşuların en yakını Ebû Leheb ve Ukbe idiler. Nitekim Hz. Ayşe’nin
şu hadisini naklediyor: “Rasûlullah buyurdular; ben en kötü iki komşu
arasında idim: Biri Ebû Le­heb, diğeri Utbe.”



[4]
Taberânî’de,
Katade’nin rivâyetine göre; Hz. Umm-u Gülsüm, Uteybe ile ve Hz. Rukay­ye,
Utbe ile evlenmişlerdi. İbn Kuteybe “El-Maârif’te ve Suheylî “Ravz-ul
Ünuf”ta aynı ifadede bulunmuşlardır. Fakat İbn İshak, Hz. Rukayye’nin Utbe
ile evlenmesi konusunda şüphe etmiştir. İbn Kuteybe, Zürkanî ve Taberi’nin
ifadelerine göre her iki kız da evliliklerinin ilk günlerinde Ebû Leheb
tarafından boşandılar. Daha sonra Rasûlullah (a.s.) Hz. Rukayye’yi Hz. Osman
ile evlen­dirdi.



[5]
Bu demektir
ki Ebû Leheb içten Rasûlullah (a.s.)’in dualarının tesirli olduğuna
inanıyor­du.



[6]
 
“El-İsti’âb”; İbni Abd-il Berr, “El-İsâbe”; İbni Hacer, “El-Ensâb-ul Eşraf”;
Belâzurî, “Delâil-in Nübüvvet”; Ebû Nu’aym el-İsfahânî, “Ravz-ul Ünuf”;
Süheyli.



[7]
İbn İshâk
bunu “İbad” İbn Hişâm da “Abbâd” olarak yazmışlardır.



[8]
Hz. Ebû Bekr
(r.a.)’in bu sözlerinin anlamı şuydu: Hicvi Cenâb-ı Allah yapmıştı,
Rasûlullah (a.s.) değil.



[9]
Arabistan’da
Mina’nın dışında halkın toplandığı üç büyük ve önemli yer vardı. En büyük
panayır Ukâz’da yapılırdı. Ukâz, Taiften bir günlük ve Mekke’den üç günlük
mesafede idi. Burada Şevval ayının başından sonuna kadar büyük bir pazar
kurulur, dükkânlar açılır ve eğlenceler dü­zenlenirdi. Buraya şair, edib,
konuşmacı, reis, fakir, fukara herkes gelirdi. Şiir ve konuşma yarış­ması
yapılırdı. Kabileler arasındaki ihtilaf ve kavgalar da burada tatlıya
bağlanırdı. Bazı davalar da burada sonuçlandırılırdı. Daha sonra, 1-
Zilkadeden itibaren, bugün Fatıma vadisi olarak bilinen Merrüzzahrân’da
herkes toplanmaya başlar ve ayın son, Hac devresi başlardı ve Mekke’ye gelen
bütün Araplar Minâ’da toplanırlardı.



[10]
“Mu’cemül
Buldan’da belirtildiği gibi bu bir yerin adıdır. Burada oturan kabilenin
adının da “İraş” olması muhtemeldir.



[11]
“İsâbe”de
Hâfız İbni Hacer, İmam Zührî’ye dayanarak Hz. Sa’id bin El-Müseyyeb’in
ha­disini nakletmiştir. Bu hadise göre Ebû Süfyan, Ahnes’e fikrini sorunca
kendisi, Hz. Muhammed (a.s.)’in hak yolunda olduğuna inandığını söyledi. Bu
ifâde, Taberânî’nin “Evsat’ta naklettiği Hz. Muaviye’ye ait hadisle de
doğrulanmış oluyor. Hz. Muaviye diyor ki; bir defasında benim babam, Ebû
Süfyân annem Hind ile beraber bir katır üzerinde bir çölden geçiyordu ve
peşinde de ben var­dım. Derken, Rasûlullah (a.s.)a rastladık. Babam dedi ki,
Muaviye, sen katırından in ve Muham­med (a.s.)’i bindir. Bunun üzerine ben
katırımdan indim ve buna Hz. Muhammed (a.s.) bindi. Son­ra Hz. Muhammed
(a.s.) babam ve anneme hitap ederek dedi ki, “Ey Ebû Süfyân ve Ey Hind bin
Utbe, vallahi siz hepiniz bir gün öleceksiniz, tekrar diriltileceksiniz ve
iyi amel işleyen cennete, kötü amel işleyen de cehenneme gidecek.” Sonra
Fussilet sûresinin ilk 11 ayetini okudu. Bundan sonra Hz. Muhammed (a.s.)
katırdan inip gitti. Ben tekrar katıra bindim. Yolda annem, babama kı­zarak,
“Bu sihirbaz, yalancı ve sahtekâr için oğlumu katırdan indirdin değil mi?”
Babam da dedi ki, “vallahi, bu şahıs ne sihirbazdır, ne yalancı ne de
sahtekâr.”

İlgili Makaleler