Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

İslâmiyetin Alenen Tebliği

27.1.3. Kureyş
Kabilelerinin Tümünü İslâm’a Davet Etmesi

Hz. Peygamber (a.s.) alenen tebliğin üçüncü aşamasında
Kureyşlile­rin tümünü İslam’a davet etti. Rasûlullah (a.s.) bir gün sabah Safa
dağının en yüksek tepesine çıkarak avazı çıktığı kadar, “vah sabahın tehlikesi,
ey Kureyşliler, ey Beni Ka’b bin Lüeyy, ey Beni Mürre, ey Kusayy oğulları, ey
Beni Abd-i Menaf, ey Beni Abd-i Şems, ey Beni Hâşim ve ey Abdulmuttalib
oğulları…” diye bağırmaya başladı. Hz. Peygamber (a.s.) Kureyş kabilesinin
hemen hemen bütün kabile ve ailelerinin adını kullandı. Arabistan’da bir gelenek
vardı: Sabahın erken saatlerinde bir tehlike sezildiği veya belirdiği zaman bir
kişi dağa veya yüksek bir yere çıkıp herkesi ça­ğırmaya başlardı. Bağırışları
duyan herkes etrafında toplanır ve durumu öğrenirdi. Adet üzere Rasûlullah
(a.s.)’in sesini duyan herkes Safa dağına koştu; gelmeyenler için de ulaklar
yollandı ki oraya gelsinler. Herkes top­landıktan sonra Hz. Peygamber (a.s.)
şunları söyledi: “Ey ahali, bu dağın arkasında size saldırmak üzere beklemekte
olan büyük bir ordu var de­sem, sözlerime inanır mısınız?” Herkes, “evet, bizim
bildiğimiz kadarıyla sen yalan söylemezsin” dedi. Bunun üzerine, Rasûlullah
(a.s.) şunları bu­yurdu. “O halde ben sizi, Allah’ın büyük azabı gelmeden önce
uyarmak is­tiyorum. Siz O’nun azabından canlarınızı kurtarmaya çalışın. Allah
katın­da ben size yardımcı olamam. Kıyamette ancak Allah’tan korkanlar benim
akrabam olacaklardır. Başkaları iyi amel ile gelirken, sizin dünyanın vebalini
taşıyarak gelmeniz doğru olmayacaktır. Siz o zaman, “ya Mu­hammed” diye
yalvaracaksınız, ama ben çaresizlik içinde sizden yüzümü çevireceğim. Fakat
dünyada sizinle kan bağım vardır ve burada size her türlü merhamet ve şefkati
göstereceğim. (Benzeri hadisler, Buhârî, Müs­lim, Müsned-i Ahmed, Tirmizî, Nesâî
ve Tefsir-i İbn Cerir’de Hz. Ayşe, Hz. Ebu Hureyre, Hz. Abdullah bin Abbas, Hz.
Züheyr bin Amr ve Hz. Kabisa bin Muharık tarafından naklolunmuştur).

Hz. İbn Abbas’ın çeşitli kaynaklara dayanarak naklettiği ve
çeşitli ha­dis kitaplarında yer alan rivayet şöyledir: Rasûlullah (a.s.)’a
alenen tebliğ yapma ve en yakın akrabalarını “korkutma” emri geldikten sonra
kendisi bir gün şafak sökerken Safa dağına çıkıp şöyle seslendi: “Aman Sabah’ın
âfeti”. Arabistan’da, bu şekildeki bir uyarı, sabahın ilk ışıklarıyla düşma­nın
kendi kabilesine saldırmak üzere, olduğunu gören bir kişi tarafından yapılırdı.
Rasûlullah (a.s.)’ın seslenişini duyanlar birbirlerine sordular, “acaba kim
sesleniyor?” diye. Bunun Hz. Muhammed (a.s.)’in sesi olduğu söylenince, bütün
Kureyşliler Safa dağına koştular. Kendileri gelmeyenler de vekillerini
gönderdiler. Herkes toplandıktan sonra Rasûlullah (a.s.) Ku­reyş’in bütün
ailelerini tek tek isimleriyle çağırdı ve “ey Beni Hâşim, ey Beni Abdulmuttalib,
ey Beni Fihr ve ey Beni Falan, filan”. Sonra kendile­rine şu soruyu yöneltti:
“Ben size desem ki, bu dağın arkasında size sal­dırma hazırlığında olan bir ordu
var, benim sözlerime inanır mısınız?” Toplananlar dedi ki: “Evet, biz senin
hiçbir zaman yalan söylediğini gör­medik.” Bunun üzerine Rasûlullah (a.s.) şu
sözleri söyledi: “O halde, ben sizi ikaz ediyorum. Size büyük bir azab
gelecektir.” Bunun üzerine başka kimse ağzını açmadan Ebu Leheb ortaya atıldı ve
şöyle dedi: “Allah belânı versin, bizi bunun için mi buraya topladın?” Bir
hadiste Ebu Le­heb’in, eline taş alıp Hz. Peygamber (a.s.)’e atmak istediği
ifade edilmiştir. (Müsned-i Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, İbn-i Cerir vs.)

İbn Sa’d’ın, İbn Abbas’tan naklen kaydettiği hadisin sözleri
şöyledir: Rasûlullah (a.s.) Safa dağından Kureyşlilere hitaben yaptığı konuşmada
şunları söyledi: “Cenabı Allah, benim en yakın akrabalarımı uyarmamı
is­temiştir. Siz Kureyşliler de benim akrabalarımsınız. Siz, Lâilahe illallah’ı
kabul etmediğiniz sürece Ahiret’te Allah tarafından size bir şey verileceği­ne
veya herhangi bir pay düşeceğine dair bir söz veremem. Fakat Lâilahe ilallah’ı
kabul ettiğiniz takdirde Rabbiniz katında sizin için şahadette bu­lunacağım ve
bu kelime-i şehâdet sayesinde Araplar size tabi ve Acemler (Arap olmayanlar) de
sizin köleniz olacaklardır.” Bunun üzerine Ebu Le­heb bağırdı: “Allah kahretsin,
bunun için mi bizi buraya topladın?”

27.1.4. Ebu Leheb[1]‘in
Tavrı

Ebu Leheb, Hazreti Peygamber (a.s.)’in müslümanların ve İslâm’ın
en büyük düşmanlarından biriydi. Ebu Leheb, İslâmi Hareket başlar başla­maz
Rasûlullah (a.s.)’a ve müslümanlara şiddetle muhalefet etmeye başla­dı ve
ömrünün sonuna kadar bu tutumunu sürdürdü. Gerçi Beni Hâşim’den bir kişi daha, (Ebu
Süfyan bin el-Haris bin Abdulmuttalib) Rasûlullah (a.s.)’a muhalefet etmeye
başlamıştı. Fakat, onun muhalefeti o kadar şid­detli değildi. İkincisi kendisi
daha İslâmiyeti kabul edip gerçek bir mü’min oluverdi. Ebu Süfyan 20 yıla kadar
Hz. Peygamber (a.s.) ve Ashab-ı Kiram’ı hicveden şiirler yazmıştı. Fakat Mekke
fethinden önce ço­cuklarıyla birlikte Ebva mevkiinde Rasûlullah (a.s.)’ın yanına
gelip biat etti[2].
Ne var ki Ebû Leheb’in durumu bambaşka idi. Bu küstah kişi sadece insanlık dışı
hareketlerde bulunmadı. Arabistan’ın tanınmış ahlâk kurallarını da çiğneyerek
Rasûl-i Ekrem (a.s.) ve arkadaşlarına karşı en âdi, en alçakça muhalefette
bulundu. Halbuki onun Hazreti Peygamber (a.s.) ile kan bağı vardı ve yakın bir
akrabasıydı. Ebû Leheb’in muhalefet ve düşmanlığı diğer Araplara nisbetle
İslâm’a ve müslümanlara daha çok en­gel ve zorluklar çıkardı.

Bundan dolayıdır ki, Arabistan’da o sırada yüzlerce ve binlerce
İslâm düşmanı bulunurken sadece Ebu Leheb’in adı Kur’an-ı Kerim’de anılarak ağır
bir dille kınandı. Halbuki Mekke’de ve Hicretten sonra Medine’de de pek çok
İslâm düşmanı vardı ve onlar da düşmanlığın en kötü örneklerini vermekten geri
kalmadılar. Şimdi, neden sadece bu şahsın ismi Kur’an-ı Kerim’de geçmiştir? Bunu
anlayabilmemiz için o zamanki Arap toplumu­na ve bunda Ebu Leheb’in rolüne
bakmalıyız.

27.1.4.1. Kur’an-ı
Kerim’de Ebu Leheb’in Adının Anılarak Kınanmasının Sebebi

Eski çağlardan beri tüm Arabistan’da huzursuzluk, anarşi, kavga
ve savaşlar devam ettiği ve bir kişinin kendi aile, akraba ve kan kardeşlerini
korumasının dışında can, mal ve namusunun emniyeti için başka bir yol
bulunmadığı için, Arap toplumunun ahlâk kurallarında sılayı rahm (akra­balara
iyi muamelede büyük önem verilirdi. Öz akrabalara merhamet gös­termemek ve
onlara iyi muamele etmemek ise aynı derecede kötü bir ha­reket ve büyük bir ayıp
sayılırdı. Arabistan’ın işte bu gelenek ve görenek­lerinden dolayıdır ki,
Rasûlullah (a.s.), İslâmi daveti yaymaya başlayınca, Kureyş’in diğer kabile ve
reisleri kendisine şiddetle karşı çıkarken, Beni Hâşim ile Beni Muttalib (Hâşim’in
kardeşi, Muttalib’in evlatları) kendisi­ne muhalefet etmemekle kalmadı, aynı
zamanda kendisini ve davasını açıkça desteklediler. Halbuki bu ailelerden
bazıları Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberliğine veya davasının hak olduğuna
inanmıyorlardı. Kureyş’in diğer aile ve kabileleri de beni Hâşim ve Beni
Muttalib’in bu tu­tumunu normal karşılıyor ve Arap geleneklerine uygun
buluyorlardı. Bu sebepten dolayıdır ki muhalifler, hiçbir zaman Beni Hâşim ve
Beni Mut­talib’i, başka bir dinle ortaya çıkan adamı destekledikleri ve
atalarının di­nini terk ettikleri gerekçesiyle kınamadılar veya alaya almadılar.
Muhalif­ler, onların, kendi aile ve sülâlesinden olan bir kişiyi himaye etmekten
ge­ri kalmayacaklarını ve düşmanlarına teslim etmeyeceklerini biliyorlardı.

Cahiliyye devrinde herkesin kabul ettiği ve saygı gösterdiği bu
ahlâk kuralını, İslâm’a düşmanlıkta gözü dönmüş sadece bir kişi çiğnedi ve o da
Ebu Leheb’di. Abdulmuttalib oğlu Ebu Leheb, Rasûlullah (a.s.)’ın amcasıydı.
Rasûlullah (a.s.)’ın babası Abdullah ve Ebu Leheb aynı babanın oğluydular; fakat
anneleri başka idiler. Arabistan’da amcalara büyük hürmet gösterilirdi ve
kendileri babaların yerinde sayılırlardı. Özellikle bir yeğe­nin babası vefat
ettiği takdirde Arap geleneklerine göre amcasının onu elinden tutması
gerekiyordu. Fakat Ebu Leheb, İslâma karşı duyduğu kin ve nefret ile küfrü ve
Cahiliyye’ye olan sevgisi nedeniyle bütün bu Arap geleneklerine sırt çevirdi.

Mekke’de, Ebu Leheb, Hz. Peygamber (a.s.)’in en yakın
komşusuydu. İkisinin evini bir duvar ayırıyordu. Ayrıca, Hakem bin As (Mervan’ın
ba­bası), Ukbe bin Ebi Muayt, Adiyy bin Hamra-is-Sakafi ve İbn’ul-Esdâil Huzeli
de Rasûlullah (a.s.)’ın komşusuydular[3].
Bu adamlar, Hz. Pey­gamber (a.s.)’e evinde bile rahat nefes aldırmıyorlardı.
Rasûlullah (a.s.) namaz kılarken bazen başına keçi işkembesi atarlardı; bazen da
avlusunda yemek pişirilirken tencerelerin üstüne pislik atarlardı. Hazreti
Peygamber (a.s.) dışarıya Çıkıp, “ey Abd-i Menaf, bu ne biçim komşuluktur” diye
ses­lenirdi. Ebu Leheb’in karısı Ümmü Cemil (Ebu Süfyan’ın kardeşi) sabah Hz.
Peygamber (a.s.)’in karısı veya çocukları kalkıp dışarı çıkınca ayakla­rına
dikenler batsın diye, gece Rasûlullah (a.s.)’ın evinin kapısına dikenli çalılar
bırakmayı adet edinmişti. (Beyhâki, İbn Ebi Hâtim, İbn Cerir, İbn Asâkir,
Belazuri, İbn Hişâm).

İlgili Makaleler