Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

İslâmiyetin Alenen Tebliği

27.1.8. Ebu
Cehl’in Başına Gelen İkinci Olay

Ebu Cehl’in, Hz. Peygamber (a.s.) karşısında etkisiz ve çaresiz
kalışı­nın ikinci olayı, Kadı Ebu’l-Hasen el-Maverdi tarafından “Alâmün
Nü­büvvetle anlatılmıştır. Olay şuydu: Ebu Cehl bir yetimin velisiydi. Bu çocuk
bir gün perişan bir vaziyette Ebu Cehl’e geldi. Üzerinde doğru dü­rüst bir
elbise bile yoktu. Ebu Cehl’den, babasının kendisi için bıraktığı mirastan bir
kısmını istedi. Fakat Ebu Cehl, bu zavallı çocuğun sözlerine kulak asmadı.
Çocuk, bir süre bekledikten sonra ümitsizlik içinde geldiği yere döndü. Kureyşli
kabile reisleri olayı duyunca çocuğu kışkırtmak iste­diler ve kendisinin Hz.
Muhammed (a.s.)’e gidip şikâyette bulunmasını is­tediler. Çocuk, Hz. Muhammed
(a.s.) ile Ebu Cehl arasındaki gergin iliş­kiyi bilmiyordu. Reislerin demesi
üzerine Hz. Muhammed (a.s.)’e gitti ve derdini anlattı. Hz. Muhammed (a.s.) o an
yerinden kalkarak çocukla be­raber Ebu Cehl’e gitti. Ebu Cehl, Hz. Muhammed
(a.s.)’i güler yüzle karşı­ladı ve ne için geldiğini sordu. Hz. Muhammed (a.s.)
çocuğun hakkının kendisine verilmesini istedi. Ebu Cehl, bu sözler üzerine
derhal evine gitti ve çocuğa payını verdi. Kureyşli kabile reisleri tetikte idi
ve iyi bir kavga­nın patlak vereceğini umuyorlardı. Ama olup bitenleri görünce
ne yapa­caklarını şaşırdılar. Ebu Cehl’e gelip niçin böyle tuhaf davrandığını
sordu­lar. Ebu Cehl dedi ki: “Vallahi ben dinimi terk etmedim. Fakat bana öyle
geldi ki, Muhammed’in her iki tarafında birer öldürücü silah vardır ve
söz­lerinin dışına çıkarsam bunların bana saplanacağını sandım.”

27.1.9. Ebu
Cehl’in Başına Gelen Üçüncü Olay

Belâzuri’nin dediği gibi, bir gün Rasûlullah (a.s.) Hz. Ebu
Bekr, Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a.) ile beraber Mescid-i
Ha­rem’de oturuyordu. Derken, Beni Zübeyd’in bir ferdi gelip, “Ey Kureyşli­ler
size kim ticari mallar getirebilir ki, çünkü siz dışardan gelenlerin mal­larını
çalıyorsunuz.” Rasûlullah (a.s.) kendisine kimin zulüm ve haksızlık ettiğini
sordu. O adam, Ebu’l-Hakem (Ebu Cehl)’in adını verdi; ve şöyle dedi: “Ebu Cehl
benim en iyi üç devemi almak istedi ve bunlara en düşük fiyat biçti. Şimdi kimse
onun verdiği fiyatın üstüne çıkamıyor. Bu fiyatla develerimi satarsam zarar
ederim.” Rasûlullah (a.s.) ondan bu üç devesini satın aldı. Ebu Cehl uzaktan
bunları görüyordu. Rasûlullah (a.s.) ona gidip “sakın ha, bundan sonra bu
Bedevi’ye yaptığın hareketi tekrarlarsan fena yaparım” dedi. Ebu Cehl de gayet
sakin bir şekilde, bir daha böyle bir ha­reket yapmayacağını bildirdi. Orada
hazır bulunan Ümeyye bin Halef ve diğer müşrikler, Ebu Cehl’i gayrete getirmeye
çalıştılar ve “Sen Muham­med’in yanında öyle kuzu kesildin ki biz senin de
müslüman olacağını sandık” dediler. Ebu Cehl, “vallahi ben hiçbir zaman
Muhammed’e tabi olmayacağım. Fakat ben onun her iki tarafında birkaç mızraklıyı
gördüm. Bana öyle geldi ki Muhammed’in sözlerini dinlemezsem o mızraklılar ba­na
çullanacaklardır.” (Ensâb’ul-Eşrâf: c.1, s. 130)

27.1.10.
Muhalifler Hz. Muhammed (a.s.)’in Haklılığına İnanıyorlardı

Hazreti Peygamber (a.s.)’in ahlâki üstünlüğünün bir başka sebebi
da­vasının haklılığıydı. Kâfirler Hz. Muhammed (a.s.)’in Hak yolunda oldu­ğunu
ve kendilerinin Batıl’ı temsil ettiklerini çok iyi biliyorlardı. Hem
kendilerinin, hem savundukları davanın yalan olduğunun farkındaydılar. Ama
cehalet, atalarını körü körüne taklit etme, taassup, boş yere şeref ve
namuslarını koruma ve menfaatlerini sürdürme kaygısı gibi sebeplerden dolayı Hz.
Muhammed (a.s.)’e muhalefet ediyorlardı. Kendi içlerindeki zaaf ve suçluluk
duygularını saklamak için Hz. Muhammed (a.s.)’i mutla­ka durdurmaları
gerektiğine inanıyorlardı. Medeni cesaretleri yoktu. Bu sebeple, Hz. Muhammed
(a.s.)’in haklı ve kendilerinin haksız olduğunu ilân etmekten çekiniyorlardı.
Bunun bazı misallerini biz daha sonra vere­ceğiz. Biz, burada sadece şunu
söylemek istiyoruz ki; Rasûlullah (a.s.)’ın Ben büyük düşmanı bir defa değil,
bir kaç defa Hz. Muhammed (a.s.)’in haklılığına inanmış ve yanında çaresiz
kalmıştı. Ayrıca, Hz. Muhammed (a.s.)’e muhalefet etmek için de çok sudan ve
abes sebepler ileri sürü­yordu.

Beyhakî, Zeyd bin Eslem’e dayanarak, Hz. Muğire bin Şu’be’nin şu
hadisini nakletmiştir: “Ben henüz müslüman olmadığım sırada bir gün Ebu Cehl ile
birlikte Mekke’de bir yoldan geçiyordum. O sırada Rasûlullah (a.s.) ile
karşılaştık. Rasûlullah (a.s.), Ebu Cehl’e hitap ederek, “ey Ebu’l-Hakem,
Allah’a ve Rasûlüne gel. Ben seni Allah’a çağırıyorum.” Ebu Cehl, “ey Muhammed,
sen mabûdlarımızı kötülemekten vazgeçer misin? Sen bize Allah’ın emrinin
getirildiğinin şahitliğini mi istiyorsun? biz bu şahitliği yapmaya hazırız.
Fakat, inan ki, senin Hak üzerinde olduğuna gerçekten inansaydım sana iman
ederdim.” Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) yoluna devam etti. Daha sonra Ebu Cehl
bana dönerek, “vallahi, bu ada­mın dediklerinin doğru olduğunu biliyorum. Fakat
bir şey bana mani olu­yor. Kusayy’ın evlatları ‘hicabe’ (hacılara yemek yedirme)
bizde kalsın de­diler, bizde evet dedik. Onlar “sikaye” (hacılara su içirme) de
bizde kalsın dediler. Biz buna da evet dedik. Onlar “nedve” (toplantı ve
hazırlık çalış­maları bizde kalsın) dediler. Biz buna da evet dedik. Daha sonra,
“liva” (hac sırasında bayrak taşımanın da kendilerinde kalmalarını istediler.
Buna da ses çıkarmadık. Daha sonra onlar da (hacılara) yemek yedirdiler ve biz
de yemek yedirdik. O kadar ki, dizlerimiz onların dizlerine değdi. Şimdi de
diyorlar ki peygamber de bizden olsun. İşte buna izin vereme­yiz. Vallahi,
billahi, buna izin veremem.”

İbni Ebi Hâtim, Ebu Yezid Medeni’ye dayanarak şu olayı
kaydetmiş­tir: Bir defasında Ebu Cehl, Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) ile karşı
karşı­ya geldi ve kendisiyle el sıkıştı. Bir kişi lâf attı: “Bu da ne gözlerim
neler görüyor? Sen dininden dönen bu adamla el mi sıkışıyorsun?” Ebu Cehl onu
biraz uzağa götürüp kulağına fısıldadı: “Vallahi onun peygamber ol­duğunu
biliyorum. Ama bizim Abd-i Menaf a tabi olduğumuzu hiç gördün mü?”

İmam Süfyân-ı Sevri, Tirmizî ve Hâkim, Hz. Ali (r.a.)’ye ait
olan şu hadisi nakletmişlerdir: Ebu Cehl bir defasında Rasûlullah (a.s.)’a şöyle
de­di: “Biz seni değil senin getirdiğin şeyi yalanlıyoruz.”

Beyhakî ve İbn Hişâm, İbn İshâk’a dayanarak ve İbn İshâk da İmam
Zührî’ye dayanarak şu ilginç olayı nakletmişlerdir: Bir gece Ebu Cehl, Ebu
Süfyân ve Ahnes bin Şerik ayrı ayrı evlerinden çıkıp Rasûlullah (a.s.)’ın
namazda okuduğu Kur’an’ı dinlemeye çalıştılar. Her üçü de birbir­lerinden
habersizdi. Sabahleyin üçü de birbirini gördü ve utandılar ve bundan sonra bu
gibi bir harekette bulunmayacaklarına karar verdiler. Zi­ra onlara göre halk
kendilerinin böyle gizli gizli Hz. Muhammed (a.s.)’in okuduğu Kur’an’ı
dinlediklerini duyunca onlara karşı duydukları güveni kaybedecekti. Ama ikinci
gün yine aynı olay meydana geldi ve sabah yine birbirlerini görüp ileri için
sözleştiler. Tesadüf bu ya, üçüncü gece de aynı olay tekrarlandı. Bu sefer Ahnes
bin Şerik dayanamadı ve Ebu Süfyan’a gidip sordu. “Ey Ebu Hanzala, bana doğruyu
söyle, Muhammed (a.s.)’in okuduğu şeyler hakkında ne düşünüyorsun? Ebu Süfyan
dedi ki: “Ebu Sa’lebe, vallahi ben duyduklarımı anladım ve bunların ne demek
olduğunu da biliyorum. Fakat bazı şeyler var ki onların manasını ve gayesini
bil­mem.”[11]
Ahnes, “ben de aynı fikirdeyim” dedi. Sonra Ahnes, Ebu Cehl’e gitti ve
“Ebu’l-Hakem, Muhammed’den duydukların hakkında ne diyor­sun?” diye sordu. Ebu
Cehl dedi ki: “Duymak ne demek? Bizim ile Abd-i Menaf arasında büyüklük kavgası
var. Onlar da (hacılara) yemek yedirdi­ler, biz de. Onlar da bazı mes’uliyetler
taşıdılar, biz de. Onlar da mal ve mülk verdiler, biz de. Nihayet biz şimdi aynı
hizaya gelince diyorlar ki kendilerinde bir peygamber vardır. Bu peygambere
Allah’tan vahiy geli­yormuş. Şimdi bana söyler misin, biz böyle bir peygamberi
nereden bula­lım. Allah’a yemin ederim biz onu kabul etmeyeceğiz ve onu tasdik
etme­yeceğiz.” Hemen hemen aynı şeyleri Ebu Cehl, Ahnes bin Şerik’e Bedir savaşı
sırasında da tenha bir yerde söylemişti. İbni Cerir Taberî kendi tef­sirinde
Süddi’ye dayanarak şu olayı anlatmıştır: Ahnes, Ebu Cehl’e, “şu anda burada sen
ve benden başka kimse yoktur. Bana doğruyu söyle, Mu­hammed sâdık (gerçek bir
peygamber) midir”. Ebu Cehl dedi ki: “Vallahi Muhammed doğru sözlü bir insandır.
O hiçbir zaman yalan söylememiş­tir. Fakat Beni Kusayy, Kâ’be’nin bayraktarlığı
ile hacılara yemek yedirme ve su içirme vazifelerinin yanı sıra peygamberliği de
alıp götürürlerse di­ğer Kureyşliler ne yapsın?”

Ebu Cehl gibi ezeli bir düşmanın tutumu böyle olduktan sonra
diğer İslam düşmanlarının durumunu siz kendiniz kıyaslayınız.

İlgili Makaleler