İslâmiyetin Alenen Tebliği
Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) kendi ailesine ve kabilesine
Allah’ın dinini tebliğ ettikten sonra, Mekke’nin diğer aile, kabile ve
gruplarına ve bütün Arap halkına dinin esaslarını anlatmaya çalıştı. Hz.
Muhammed (a.s.) tebliğin açık bırakılmasından sonra Mekke’de kaldığı 10 sene
içinde her yerde ve her vesile ile halka Kur’an-ı Kerim’i okumaya ve onları
Allah’ın dinine davet etmeye devam etti. Hazreti Peygamber bu tebliğ işini
evde, çarşıda, pazarda, Beyt’ul Haram’da, özel sohbetlerde ve açık toplantılarda
aralıksız yürüttü ve karşısında hiçbir engel tanımadı, hiçbir şeyden yılmadı.
Rasûlullah (a.s.) dışardan Mekke’ye Hac, umre, seyahat veya ticaret, her ne
sebeple olursa olsun, gelenlere de İslâm’ın öğretilerini anlatırdı. Ukâz,
Mecenne ve Zülmecaz[9]
panayırlarına da gidip muhtelif kabileleri Hak dinine çağırırdı. Hac mevsiminde
herkes Mina’da toplandığı zaman da her kabilenin çadırına gidip meramını
anlatmaya çalışırdı. Kimse müsbet bir tepki göstersin ya da göstermesin,
Rasûlullah (a.s.) tebliğ işini metanet ve ciddiyetle yapardı. Bazıları sert
tepki gösterir, kötü sözler söyler, küfreder, hatta taş da atarlardı. Ama Hz.
Peygamber (a.s.) metanetini kaybetmeden vazifesini yapardı.
İbni Cerir Taberî kendi tarih kitabında ve İbni Esir de kendi
eserinde Kureyşlilerin Beni Hâşim ile Beni Muttalib’i sosyal ve ekonomik açıdan
boykot edip Şi’bi Ebi Tâlib’de mahsur ettikleri zorlu günlerde bile, Hz.
Peygamber (a.s.)’in tebliğ çalışmalarını sürdürdüğünü kaydetmişlerdir. Bu tebliğ
bazen gizli bazen açık oluyordu; ama gece-gündüz devam ediyordu. Kur’an-ı
Kerim’in sûre ve ayetleri bu devrede ard arda geliyor ve bunların halka
duyurulması da gerekiyordu. Hz. Peygamber (a.s.) bu ayet ve sûreleri halka
alenen duyuruyor, kâfirlerin itiraz ve ithamlarına cevap veriyor, onları hak
yoluna getirmeye çalışıyor ve müslümanların şüphe ve tereddütlerini gidermeye
çalışıyordu.
İbni Sa’d’ın ifadesine göre gizli davet ve tebliğ devri
bittikten sonra Mekke’de geçen 10 yılda Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) sürekli
olarak Minâ, Ukâz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarında her kabileye ve her
çadıra gidip; şu sözleri söylerdi: “Ey millet, Lailahe ilallah deyin, felahı
bulacaksınız ve bu Kelime-i şehâdet sayesinde Arabistan’ın hakimi olacaksınız.
Acemler de size tabi olacaklardır. İman ettiğiniz takdirde Cennet’de her şeye
sahip olacaksınız.” Hz. Peygamber (a.s.)’in peşinden de Ebu Leheb gelip halkı
kışkırtınca dinleyiciler derdi ki: “Ey Muhammed (a.s.) seni, senin aile ve
kabilenin adamları daha iyi tanıyor ve biliyordur. Onlar sana tabi olmadılarsa,
biz sana nasıl itaat edelim?” Bu soruyu duyunca Hz. Peygamber (a.s.) sadece
şunları söylemekle yetinirdi: “Ey Allahım, sen isteseydin, bunlar böyle
olmayacaktı.”
Taberânî, Hz. Haris bin el-Hars ve Hz. Münbit el-Ezdi’ye
istinaden hemen hemen aynı ifadeleri taşıyan hadisleri kaydetmiştir. Bu
hadislerde, adı geçen sahabeler şunları anlatmışlardır: “Biz bir defasında
Rasûlullah (a.s.)’ın halkı Tevhid’e davet ettiğini ve şunları söylediğini
gördük: “Ey İnsanlar, Lâilahe illallah deyin, felahı bulacaksınız!” Bu sözleri
dinleyen halk kendisine eziyet etti. Bazıları tükürdü küfür etti ve bazıları toz
toprak attı. Nihayet öğle vakti geldi ve herkes dağıldı. Daha sonra bir kız bir
kapta su ve mendil ile kendisine yaklaştı. Onun boynu açıktı. Hz. peygamber
(a.s.) su içti ve abdest aldı. Daha sonra o genç kıza, “Kızım, boynunu ört”
dedi. Biz sorduğumuzda, onun Rasûlullah (a.s.)’ın kızı Hz. Zeyneb (r.a.)
olduğunu öğrendik.”
İbni Hişâm, İbni İshâk’a atfen Rasûlullah (a.s.)’ın küçük-büyük
her toplantıya ve özellikle fuar ve panayırlara gidip herkesi İslâm’a davet
ettiğini ifade etmiştir. Aynı şekilde Hz. Peygamber (a.s.), Arabistan’ın
neresinden olursa olsun, Mekke’ye gelen herkese tebliğ ve telkinde bulunurdu.
İbni Kesir’in “el-Bidaye ven-Nihaye”de anlattığına göre Hz.
Peygamber (a.s.) gece gündüz, ister açık, ister kapalı olsun tebliğ, vaaz ve
telkinini yapardı ve kimseden korkmazdı. Özel sohbetlere ve toplantılara gider
kendilerine Allah’ın mesajını sunardı. Panayırlarda ve hac mevsiminde toplanan
cemaatlere gider ve onlara tebliğde bulunurdu. Rasûlullah (a.s.) zengin, fakir,
köle, hizmetçi, tüccar, esnaf, işçi, genç, yaşlı, kadın, erkek kısacası herkese
İslam’ın esaslarını anlatırdı.
Bu tarihi kayıtlar, Kur’an-ı Kerim’in Mekke döneminde inen
süreleriyle doğrulanmış oluyor. Bu ayet ve sûrelerde Kureyş’in saçma sapan
itirazları ve bunlara verilen cevaplar yer almaktadır. Belli ki, Kur’an-ı Kerim
Mekkeliler, Kureyşliler ve diğer Araplara açıkça duyurulmamış ve Hz. Muhammed
(a.s.) kendi peygamberliğinin kabul edilmesini istememiş olsaydı, Kureyşliler
kendisine, Kur’an-ı Kerim’e, Ahiret’e ve İslâmiyet’in diğer emir ve talimatına
itiraz ve ithamlarda bulunmazlardı ve Kur’an-ı Kerim’de bunlara gereken cevabı
vermezdi.
27.1.6. Hz.
Peygamber (a.s.)’in İtibarı ve Ahlâki Ağırlığı
Bu noktada şöyle bir soru aklımıza geliyor: Kureyşliler ve diğer
kâfirler neden Hz. Muhammed (a.s.)’i Beytullah’ta namaz kılmaktan ve Kur’an-ı
Kerim’i alenen halka duyurmaktan alıkoymadılar? Bu, her iki hareket de
Kureyş’in öfke ve nefretinin uyanmasına sebep oluyordu ve Hz. Muhammed
(a.s.)’den başka kimse bunları yapmaya cesaret edemezdi. Bunun sebebi, Hz.
Muhammed (a.s.)’in sadece Beni Hâşim ve Beni Muttalib tarafından kuvvetle
desteklenmesi ve bu ailelerden Kureyşin korkması değildi. Bir başka sebep, Hz.
Muhammed (a.s.)’in Kureyş ve diğer kabileler arasında korkunç itibar ve ahlâki
ağırlığa sahip olmasıydı. Kureyşliler öfkeden kuduruyor. Rasûlullah (a.s.)’ı ve
diğer müslümanları dövüyor, sövüyor, küfrediyor ve taş atıyorlardı, ama yanında
tir tir titriyorlardı. Onun manevî gücünden ödleri kopuyor, itibarı ve nüfuzuna
karşı çaresiz kalıyorlardı.
Hz. Peygamber (a.s.)’in bu manevî ve ahlâki gücünün çeşitli
sebepleri vardı. Birincisi, doğuşundan beri Hz. Muhammed (a.s.) ile ilgili
olarak öyle bazı olaylar meydana gelmişti ki, Kureyşliler ve Mekkeliler
kendisinin istikbal vaadeden büyük bir şahsiyet olduğuna inanmışlardı. Nitekim,
peygamberlikten önce de Hz. Muhammed (a.s.) büyük bir sevgi ve saygıya sahipti.
İkincisi, Hz. Muhammed (a.s.)’in ağzından hiçbir zaman yanlış ve
kötü sözler duyulmamıştı. Söylediği her söz gerçekleşiyordu. Bedduaları ve
istikbale ait haberleri aynen gerekleşiyordu. Bu sebeple Kureyşli kâfirler
ağzından menfi bir sözün çıkmasından korkuyorlardı. Biraz yukarıda gördüğümüz
gibi, Ebu Leheb gibi bir İslâm düşmanı bile, Hz. Peygamber (a.s.), oğlu Uteybe
hakkında ağır söz söyledikten ve beddua ettikten sonra hayli korkmuştu. Ebu
Leheb Suriye’ye yaptığı seyahat sırasında oğlunun emniyetinden korkuyordu ve
arkadaşlarının kendisine yardımcı olmalarını istiyordu. Fakat onun bütün
tedbirleri boşa çıktı ve Rasûlullah (a.s.)’ın dua ettiği gibi vahşi bir hayvan
Uteybe’yi parçaladı.
Üçüncüsünü, Rasûlullah (a.s.)’ın şahsiyeti ve karakteri tertemiz
ve lekesizdi. Kimse ne kadar çabalarsa çabalasın, kendisine dil uzatamaz ve
hakkında kötü bir şey söyleyemezdi. Güzel ahlâkına herkes hayrandı. Doğru
sözleri ve iyi muameleleri, Mekke ve çevredeki bütün bölge halkını kendisine
hayran bırakmıştı. Hz. Peygamber (a.s.)’in doğru sözlülüğü, dürüstlüğü ve temiz
karakteri ile güvenilirliğini düşmanları bile kabul ediyorlardı. Herkes
emanetini Rasûlullah (a.s.)’a vermek temayülünde idi. Nitekim, İbn Cerir’in
dediği gibi, Medine’ye hicret sırasında bile Mekkelilerin tümü kendisine
emanetlerini koymaya hazırdılar. Bu sebepten dolayıdır ki, Hicret’ten önce
kendisine yatırılan para ve kıymetli eşya sonradan sahiplerine iade edildi.
Rasûlullah (a.s.)’ın bu manevî ve ahlâki ağırlığı ve ihtişamı
karşısında en büyük düşmanları bile donup kalırlardı. Bunu Ebu Cehil’in başına
gelen birkaç vak’a ile ispatlamaya çalışalım.
27.1.7. Ebu
Cehl’in Şaşkın ve Çaresiz Kalışıyla İlgili Bir Olay
İbni İshâk diyor ki bir defasında Iraş[10]‘tan
bir kişi bazı develerle Mekke’ye geldi. Ebu Cehil bu develeri satın aldı, ama
paralarını ödemedi. Iraş’lı tüccar bir gün Ka’be’de Kureyşli kabile reislerine
gidip feryad etmeye başladı. Harem’in bir köşesinde Hz. Muhammed (a.s.) de
vardı. Iraş’lının feryadları boşa gitti ve kabile reisleri şaka olsun diye
kendisine şunu söylediler: “Biz bir şey yapamayız. Ama orada oturan bey var ya,
ona git. O senin paranı geri aldırır.” Iraşlı, Hz. Muhammed (a.s.)’e yöneldi. O
sırada kabile reisleri, aralarında “bugün iyi bir eğlence olacak” dediler.
Iraşlı, Rasûlullah (a.s.)’a gidip derdini anlattı. Rasûlullah (a.s.) hemen o an
onunla beraber kalktı ve Ebu Cehl’in evine yürüdü. Kureyşli kabile reisleri ise
arkalarından bir adam taktılar ki, olup bitenleri kendilerine anlatsın. Hz.
Muhammed (a.s.) Ebu Cehl’in evine gidip kapısını çaldı. Ebu Cehl, “kim o?” diye
seslendi. Hz. Peygamber (a.s.), “Muhammed” diye kendisine cevap verdi. Ebu
Cehl, şaşkınlık içinde dışarıya çıktı. Hz. Peygamber (a.s.) “bu adamın hakkını
ver” dedi. Ebu Cehl, herhangi bir ses çıkarmadan hemen evin içine dönüp
paraları getirdi ve develerin sahibine verdi. Kureyşli kabile reislerinin
gönderdiği adam bu vak’ayı görünce şaşkınlık içinde Harem’e koştu ve reislere
olup bitenleri şöyle anlattı: “Vallahi bugün hiçbir zaman göremediğim bir şey
gördüm. Hakem bin Hişâm (Ebu Cehl) evden çıkıp Muhammed’i görünce donup kaldı ve
Muhammed, ‘bu adamın hakkını ver’ dediğinde sanki o (Ebu Cehl) cansız bir
cesede dönmüştü”. İbni Hişâm, CII, s. 29-30. Belazuri de bu vak’ayı, “Ensâb’ul
Eşraf’ C.I, s. 128-129’da anlatmıştır.)