Akk’a Davet İçin Hz. Peygamber (a.s.)’E Verilen Talimat
24.1.14. Hakka
Davet Eden Kişi Herhangi Bir Karşılık Beklemeden Mücadele Etmelidir
Hakka davet eden kişinin bir meziyeti de herhangi bir karşılık
beklemeden çalışmasıdır. Zaten bu husus onun samimi, dürüst ve fedakâr
olmasının en büyük delilidir. Kur’ân-ı Kerîm’de ayrıca Hz. Peygamber (a.s.)’in
bütün çabalarının Allah için ve halkın iyiliği için olduğu da kaydedilmiştir.
Nitekim, En’âm sûresinde şöyle denilmiştir:
“De ki: Tebliğ için sizden ücret istemiyorum. Bu Kur’ân, âlemler
için öğütten başka bir şey değildir.” (En’âm; 90)
Yusuf sûresinde de şöyle buyurulmuştur:
“Sen onlardan risâletin için bir ücret de istemiyorsun. O
Kur’ân, bütün âlemlere nasihatten başka bir şey değildir.” (Yusuf; 104)
Bu âyetlerde muhatap her ne kadar Hz. Peygamber (a.s.)
gözüküyorsa da asıl nasihat ve telkin, kâfir ve müşriklere yapılmaktadır.
Burada denilmek isteniyor ki, “bakın ey müşrikler, küfür ve dalâletteki
ısrarınız ne kadar yersiz ve asılsızdır. Eğer peygamber (a.s.) kendi şahsi
menfaati için tebliğ ve telkinine başlamış olsaydı, o zaman belki de haklı
olarak, ‘biz bu menfaatçi adamın sözlerini ne diye dinleyelim?’ diyebilirdiniz.
Fakat görüyorsunuz ki, bu insan fedakâr ve dürüsttür. Herhangi bir karşılık ve
menfaat beklemeden sırf Hak ve Allah için çaba harcıyor. O, sadece sizin
iyiliğinizi düşünüyor, sizin dünyevî ve uhrevî refahınızı göz önünde tutuyor. O
halde, niye inatçılık gösteriyor ve vaazlarını dinlemiyorsunuz? Herkesin
iyiliğini ve menfaatini düşünen bir kişinin sözlerini niye reddediyorsunuz? Siz
O’nu açık bir zihin ve kalple dinleyiniz ve söylediklerini beğeniyorsanız kabul
ediniz, ya da reddediniz.”
Mü’minûn sûresinde şöyle buyurulmuştur:
“Yoksa, onlardan bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin ücreti daha
hayırlıdır. O rızk verenlerin en hayırlısıdır.” (Ayet; 72)
Yani, hiçbir kimse kalkıp da, Rasûlullah (a.s.)’ın bütün gayret
ve mücadelesinin kendisine bir takım menfaatler sağlamak için olduğunu
söyleyemezdi. Bu işi yaparken hiçbir şahsî düşüncesi ve çıkarı yoktu. Bilindiği
gibi, kendisi daha önce ticaretle meşgul oluyor ve iyi para kazanıyordu.
Mekke’liler arasında itibar ve şeref sahibiydi, herkes tarafından seviliyor ve
sayılıyordu. Ama birden bire bütün bunları terk edip her türlü eziyete ve
sıkıntıya katlanmaya başladı. Adamlar kendisine lâf atıyor, yollarına engel
koyuyor ve geçtiği yerlerde O’nu taşlıyordu. O kadar ki, canını kurtarması bile
zorlaşmıştı. Daha önce karısı ve çocuklarıyla beraber rahat ve sakin bir hayat
geçiriyordu. Şimdi dışarıya çıkması bile tehlikeliydi. Sadece çevredekiler
değil, bütün dünya karşısında cephe almıştı. Yakınları ve kardeşleri bile kanma
susamışlardı. Böyle bir işi, çıkarcı ve bencil bir kişi yapabilir miydi? Bir
çıkarcı ve bencil kişi herkesi düşman edebilir mi? Kendisine bir takım maddi
imkânlar ve menfaatler sağlamaya çalışan bir kişinin azami gayreti herkesin
kalbini kazanmak ve herkesi yanına almak olmaz mı? Öncelikle kendi akrabalarının
ve kabile üyelerinin yardımıyla mevki ve makam sahibi olmaya çalışmaz mı? Bunun
tam aksine, Hz. Peygamber (a.s.) bütün akraba ve kabile bağlarını koparıyor ve
müşrik Arap’lar üzerinde Kureyş’in öteden beri süregelen hâkimiyetine darbe
indiriyordu. Sadece bu değil, bağlı bulunduğu Arap milletinin desteğini
kazanmak için de olağanüstü herhangi bir çaba harcamıyor, üstelik Arap
milliyetçiliğine karşı İslâm kardeşliğini yüceltmeye çalışıyordu. Sebe’
sûresinde şöyle denilmiştir. “De ki, ‘Ben sizden bir ücret istemem. Ücretiniz
sizin olsun. Benim mükâfatım Allah’a aittir. O, her şeye şâhiddir.” (Ayet; 47)
Yukarıdaki âyetin ilk cümlesinin bir anlamı şudur. “Sizin
ücretiniz sizin olsun. Ben ücret filan istemem.” İkinci anlamı şu olabilir:
“Eğer sizden bir ücret istedimse de, bu sizin iyiliğiniz içindir.” Ayetin
ikinci cümlesinin anlamı da şudur: “Düşmanlar ve hasımlar ne kadar iftirada
bulunuyorlarsa bulunsunlar, Allah her şeyi görüyor ve biliyor. Allah’ı kimse
aldatamaz veya yanıltamaz. Allah, benim karşılık beklemeden ve herhangi bir
çıkar gütmeden çalıştığımı çok iyi biliyor.” Sa’d sûresinde şöyle buyurulmuştur:
“(Habibim) de ki: ‘Ben sizden tebliğ ve imârım için bir ücret
istemiyorum. Ve ben, size külfet yükleyenlerden de değilim.” (Ayet; 86)
Yani, “ben, kendime mevki ve makam temin etmek üzere yalan ve
asılsız bir iddia ile karşınıza çıkmadım ve sizi bir hiç uğruna yoracak ve
uğraştıracak değilim.” Bu sözler, Hz. Peygamber (a.s.)’in mübarek ağzıyla
kâfirlere sadece bilgi olsun diye söylenen sözler değildir. Çünkü kâfirler, Hz.
Peygamber (a.s.)’in yaşantısını ve karakterini çok iyi biliyorlardı. Hz.
Peygamber (a.s.) 40 yıl onların arasında yaşamış, onlarla haşır neşir olmuştu.
Bu âyette asıl üzerinde durulan şey, Hz. Peygamber (a.s.)’in hâşâ yalancı veya
sahte biri olmadığıdır. Hz. Peygamber (a.s.)’in hâşâ bir dolandırıcı ve
şarlatan olmadığı herkesçe biliniyordu ve bu itibarla O’nun kendisine mevki ve
makam aramak için peygamberlik iddiasında bulunduğu düşünülemezdi. Tûr ve Kalem
sûrelerinde şöyle denilmiştir:
“Yahut, onlardan bir ücret mi istiyorsun ki, bu borcu ödemek
kendilerine ağır geliyor?” (Tûr; 40, Kalem; 46)
Burada da asıl muhatap, Hz. Peygamber (a.s.) değil, kâfirlerdir.
Burada denilmek isteniyor ki, Rasûlullah (a.s.) kendisine herhangi bir maddi
kazanç sağlamayı tasarlamış olsaydı, o zaman bu kadar didinmesinin ve çaba
harcamasının ücretini kâfirlerden alması en doğal hakkı olacaktı. Fakat
Mekke’li kâfirler, Hz. Peygamber (a.s.)’in bu davetinin karşılıksız ve sadece
Allah rızası için olduğunu çok iyi biliyorlardı. O’nun tek düşüncesi
Mekke’lilerin ve diğer insanların ebedi kurtuluşuydu. Onun için bu âyette
Mekke’li kâfirlere, “bu durumda siz neden kayıtsız kalıyor ve menfi
davranıyorsunuz?” diye soru soruluyor. Bu âyette çok ince bir İstihzâ da
vardır. Bilindiği üzere, bütün dünyada olduğu gibi Arabistan’da da müşriklerin
bazı din adamı ve rahipleri vardır. Bu rahip ve kâhinler alenen din ticareti
yapıyorlardı. Bütün mevki, itibar ve kazançları bağlı bulundukları dinî inanç ve
kurallar sayesinde idi. Bu âyette bu din adamlarının durumu hatırlatılıyor ve
deniliyor ki bir tarafla dinî hizmetleri için kâfirlerden her türlü ücret, adak
ve hediye kabul eden bu kâhin ve rahipler, diğer tarafta da kendi işini, gücünü,
ticaretini ve diğer dünya zevklerini terk ederek, cahil ve dinsiz kimseleri
Allah’a çağıran, karşılık beklemeyen, fedakâr bir insan vardır. Böyle bir
fedakâr ve dürüst insandan bucak bucak kaçmak akılsızlık değilse nedir?
Bu konuda bir âyet daha vardır ki, meseleye bazı yeni boyutlar
getiriyor:
“De ki, Ben, risâle timin tebliği için sizden ‘qurbâ’da sevgiden
başka hiçbir ücret istemiyorum!” (Şûra; 23)
Bu âyette kullanılan Arapça “qurbâ” (akrabalık) kelimesinin manâ
ve mefhumu konusunda müfessirler arasında önemli bir ihtilaf ortaya çıkmıştır.
Müfessirlerin bir grubu bu kelimeyi akrabalık anlamında alarak bu âyeti şöyle
açıklamaya çalışmışlardır: “Ben sizden bu iş için herhangi bir ücret talep
etmiyorum, ancak sizden (ey Ehl-i Kureyş) hiç olmazsa benim sizinle olan
akrabalığımı unutmamanızı istiyorum. Sizin, aslında benim vaaz ve telkinlerimi
dinlemeniz gerekiyordu. Ama sözlerimi dinlemiyorsanız dinlemeyin. Fakat benim
en çok gücüme giden şey bütün Arabistan’da seçe seçe beni düşman olarak
seçmenizdir.” Hz. Abdullah bin Abbas (r.a.)’nin tefsiri işte budur ve bunu
çeşitli kaynaklar göstermek suretiyle İmam Ahmed, Buhârî, Müslim Tirmizî, İbn
Cerir, Taberânî, Beyhaki ve İbn Sâ’d v.s. kendi eserlerinde kaydetmişlerdir. Bu
tefsir ile Mücâhid, İkrime, Katâde, Süddî, Ebû Mâlik, Abdurrahman bin Zeyd bin
Eslem, Dahhâk, Atâ’ bin Dinâr ve diğer mümtaz müfessirler ittifak etmişlerdir.
Müfessirlerin ikinci grubu “qurbâ” kelimesinin “yakınlık”
anlamında olduğunu kabul etmişlerdir. Bu grup böylece âyetin tefsirini şöyle
yapıyor: “Ben sizden bu iş için herhangi bir ücret istemiyorum, fakat şu
istisna ile ki, kalbinizde Allah’a yakınlık (sevgi ve bağlılık) uyanabilsin.”
Yani, “benim ücretim, sizin doğru yola gelmenizden başka bir şey değildir.” Bu
tefsir Hz. Hasan Basrî’den naklolunmuştur. Katade de bu hususta bir rivâyeti
nakletmiştir. Hatta, Taberânî’de Hz. Abdullah bin Abbas’ın da bu âyeti aynı
şekilde tefsir ettiğini belirtilmiştir. Bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de başka bir yerde
aynı konuya temas edilmiştir.
“De ki: ‘Ben, sizden tebliğime karşı bir ücret istemiyorum.
Ancak Rabbine doğru yol tutmak isteyen kimseyi istiyorum.” (Furkan; 57)
Müfessirlerin üçüncü grubu, “qurbâ” kelimesinin “akrabalar”
anlamına geldiğini savunmuştur ve âyetin anlamını şöyle vermiştir: “Ben sizden,
bu iş için, akrabalarımı sevmenizin dışında bir ücret istemiyorum.” Aynı gruptan
bazı kimseler “akrabalar” deyiminin, Benî Abdulmuttalib’in tamamını ve bazıları
ise sadece Hz. Ali, Hz. Fatma ve evlâtlarını kapsadığını belirtmişlerdir. Bu
tefsir ve yorum Said bin Cübeyr ve Amr bin Şuayb’dan naklolunmuştur. Fakat bazı
hadislerde aynı tefsirin Hz. Abdullah bin Abbas ile Hz. Ali bin Hüseyin’e
(Zeynül Abidin) ait olduğu ifade edilmiştir. Ne var ki, çeşitli sebeplerden
dolayı bu tefsir kabul edilemez. Evvelâ, Mekke’de Şûra sûresinin nâzil olduğu
sırada Hz. Ali ile Hz. Fatma henüz evlenmemişlerdi, bu sebeple de evlâtları söz
konusu olamaz. Diğer taraftan, Beni Abdulmuttalib’in hepsi, Hz. Muhammed
Mustafa (a.s.)’dan yana değildi, hatta bazıları kendisine açıkça düşmanlık
ediyorlardı. Nitekim Ebû Leheb’in husumeti herkes tarafından bilmiyordu. Buna
ilâveten, Hz. Peygamber (a.s.)’in akrabaları sadece Abdulmuttalib sülâlesi
değildi. Hz. Peygamber (a.s.), anası, babası ve zevcesi kanalıyla Kureyş
kabilesinin hemen hemen bütün aileleriyle akraba oluyordu. Bu ailelerde Hz.
Peygamber (a.s.)’in en sadık taraftarı da, en kötü düşmanı da vardı. Bütün bu
akraba, dost ve ahbap dururken Rasûlullah (a.s.)’ın yalnızca Benî
Abdulmuttalib’i kendi akrabası olarak ilân etmesi düşünülemez. Bir üçüncü en
mühim nokta, bir nebînin işgal ettiği yüce peygamberlik makamından Allah rızası
için ücreti olarak insanların sadece kendi akrabalarını sevmelerini istemesi
kendisine yakıştırılmayacak kadar küçük bir şeydir. Böylesine hafif bir şeyi,
Cenâb-ı Allah’ın kendi peygamberine öğrettiğini ve Hz. Peygamber (a.s.)’in de
tepelere çıkarak Mekke’lilere böyle dediğini aklıselim sahibi bir kimse
düşünemez. Kur’ân-ı Kerîm’de bir değil, iki değil, üç değil, birçok nebinin ard
arda gelerek kavimlerine “ben sizden hiçbir ücret talep etmiyorum. Ücretim
Allah’ın rızasıdır” dediğini görebiliriz: (Yunus; 72, Hûd; 29-51, Şuarâ;
109-127, 145, 164-180). Yâsin sûresinde hakiki bir nebî için ölçeğin,
karşılıksız tebliğ ve telkinde bulunmak olduğu belirtilmiştir. (Ayet; 21).
Bizzat Hz. Peygamber (a.s.)’in mübarek ağzıyla Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli
vesilelerle, “ben sizden herhangi bir ücret istemiyorum” denmiştir, ki bunları
yukarıda aktardık. Hal böyle iken, “ben sizden bir ücret olarak akrabalarımı
sevmenizi isliyorum” diye söylemenin bir anlamı var mıdır? Bu tefsir ve yorumun
yanlışlığı, âyette muhatapların iman sahipleri değil kâfirler olmasından daha
iyi anlaşılıyor. Çünkü, daha önce muhatap hep kâfirler olmuş ve söz konusu
âyette de muhatap yine onlardır. Sözün gelişine bakılırsa, Hz. Peygamber
(a.s.)’in kâfirlerden herhangi bir ücret talep ettiğine imkân ve ihtimal
veremeyiz. Ücret veya karşılık, bir kişinin, kendisine minnettar olan bir
kişiden, yaptığı bir iyilik veya işten dolayı aldığı maddî menfaattir.
Kâfirler, Hz. Peygamber (a.s.)’in işlerini ve çabalarını takdir ediyorlar mıydı?
Tabii ki, hayır. Eğer takdir etmiş olsalardı, bunun imkânı vardı ve Rasûlullah
(a.s.) belki de bir ücretten söz edebilirdi. Ama burada durum bambaşka idi.
Kâfirler, Hz. Peygamber (a.s.)’in büyük bir suç işlediğine ve zararlı bir iş
yapmakta olduğuna inanıyorlardı ve bu yüzden O’nun canına bile kıymaya
hazırdılar.
24.1.15. Davet’in
Başlangıcında Ahiret Meselesine Ağırlık Vermek
Mekke’de Rasûlullah (a.s.), insanları Hakk’a davet etmeye
başladığı ilk yıllarda üç konuya büyük ağırlık veriyordu. Birincisi Tevhîd, yani
Allah’a ortak koşmamak. İkincisi Risâlet, yani Hz. Muhammed (a.s.)’in Allah’ı
Rasûlü olması ve üçüncüsü Ahiret, yani bu dünyanın bir gün yok olacağı ve yerine
bambaşka bir dünyanın kurulacağı. Ahiret akidesi, insanların ve diğer
canlıların ölüp tekrar dirileceği, kıyametin meydana geleceği ve mahşerde her
canlının hesap verip kendi ameline göre Cennet’e veya Cehennem’e gideceği gibi
çeşitli kuralları da kapsıyordu.
Bu üç akideden birincisi yani Tevhid’den Mekke’liler
hoşlanmıyordu. Fakat Allah’ın varlığını tamamıyla inkar ettikleri de
söylenemezdi. Mekke’liler en büyük bir Rab, Yaradan ve Râzık’ın bulunduğunu
kabul ediyorlardı ve mabud veya ilâh ve ilâhe olarak tanıdıkları diğer tanrı ve
tanrıçaların da Allah’ın mahlûkları olduğuna inanıyorlardı. Asıl anlaşmazlık
konusu, Allah’ın sıfat, kuvvet ve kudretine bu tanrı ve tanrıçaların ortak olup
olmamalarıydı.
Mekke’liler Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberliğini de kabul
etmeye razı değillerdi. Fakat, Rasûlullah (a.s.)’ın aralarında geçirdiği 40 yıl
gibi uzun bir müddet içinde temiz karakterine ve ahlâkına gölge düşürecek en
küçük bir kötülükte veya kötü davranışta bulunmadığını kabul ediyorlardı.
Herkes, Rasûlullah (a.s.)’ın akıl ve mantığına, doğruluk, dürüstlük ve güzel
ahlâkına hayrandı. Bu sebeple, kâfirler Hz. Muhammed (a.s.)’in her konuda doğru
ve dürüst iken sadece peygamberlik konusunda hâşâ yalan söyleyebileceğini kabul
etmede ve bunu başkalarına kabul ettirmede güçlük çekiyorlardı.
Demek ki,
Mekke’lilerin ilk iki akide konusunda, Hz. Muhammed (a.s.) ile o kadar büyük
ihtilâfları yoktu. Fakat, onları en çok düşündüren ve çileden çıkaran şey Ahiret
akîdesiydi. En çok alay konusu yaptıkları akîde buydu. En çok hayret ve
şaşkınlık uyandıran mesele buydu. Mekke’liler bu akidenin akıl ve mantıktan
uzak olduğunu söylediler ve en çok bu akîdeye karşı çıktılar. Ne var ki, kâfir
ve müşrikleri İslamiyet’e çekmek için Ahiret akîdesini kafalarına ve yüreklerine
iyice yerleştirmek gerekiyordu. Zira bu akideyi kabul etmeden kimse Hak ile
Batıl arasındaki mücadelenin ciddi ve çetin olduğunu anlayamazdı. Ahiret,
insanların hayır ve şer ile, ölüm, kalım ve insanî değerlerle ilgili
düşüncelerini, kısacası hayata bakış açılarını temelden değiştirecek nitelikte
bir akîde idi. Madde ve ruh arasındaki fark işte burada belli oluyordu, bu
dünyayı terk edip ahirete hazırlanmak ve İslâm’ın gösterdiği yolu takip etmek
işte bu akide sayesinde mümkün oluyordu. Bu sebepten dolayıdır ki, Mekke’de
davetin ilk yıllarında inen âyetlerde Ahiret inancına büyük önem verilmiştir.
Tabii, Ahiret ile ilgili deliller verilirken arada sırada Tevhid kavramı da
iyice anlatılmış, ayrıca Rasûlullah (a.s.) ile Kur’ân-ı Kerîm’in doğru olduğu
ifade edilmiştir.
[1] Rasûlullah
(a.s.)’ın yanında o sırada bulunan kabile reislerinin isimleri çeşitli
hadislerde kaydedilmiştir. Bunlar arasında Utbe, Şeybe, Ebu Cehl, Ümeyye bin
Halef ve Übeyy bin Halef gibi İslâm düşmanlarının isimlerine rastlanıyor.
Demek ki, bu olay, Hz. Muhammed (a.s.)’in bu kabile reisleriyle
münasebetlerini henüz kesmediği sırada cereyan etmişti. Daha sonra bu
reislerin olumsuz ve düşmanca tavırları nedeniyle müslümanlar ve Hz.
Muhammed (a.s.) ile bütün ilişkileri kesilmişti.